Artı Gerçek

Türkiye'de ana muhalefet: Kaygan zeminde yolunu şaşırmak

Ana muhalefet ülkenin adım adım anayasasızlaştırılmasına ses çıkarmayarak, aslında siyasi kutuplaşmada iktidar bloğunun elini rahatlatan bir aparata dönüşme tehlikesini göz ardı etmemeli.


CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Ekrem İmamoğlu dün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüştükten sonra, gazetecilerin rakibi TBMM Başkanı Binali Yıldırım’ın görevinden istifa etmemesi ile ilgili sorularına şu yanıtı veriyor: 
“Bilemem, kendisinin takdiri.” 

Meclis Başkanı Binali Yıldırım da 3 Ocak’ta bu soruyu soran gazetecilere şu yanıtı veriyordu; "İstifa tartışmaları benim dışımda."

31 Mart seçimlerinin iki ana aktöründen İmamoğlu, TBMM Başkanı'nın Anayasa’yı apaçık ihlal etmesi noktasındaki takdiri TBMM Başkanı'nın kendisine bırakıyor; Meclis Başkanı da olay benim dışımda diyerek topu atıyor.  

Tam da burada topu göğüslemesi gereken birilerinin olması gerekiyor. O da yerel seçim yarışına giren Türkiye’de, muhalefetin en önemli aktörü olmayacaksa kim olacak?  

Anayasa’nın 94. Maddesi açıkça TBMM Başkanı'nın Meclis içinde ve dışında siyasi parti faaliyetlerine katılamayacağına hükmetiyor. 28 Aralık 2018 tarihinde Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından resmen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı olarak ismi açıklanan Binali Yıldırım da o günden bugüne her gün Anayasa’yı ihlal ediyor. 

Bu açık ihlale karşı çıkmak hem Parlamento’nun hem de Anayasa’nın onurunu korumak; bunun üzerinden de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne güçlü bir itirazı dile getirmek olacak. 

Sadece bununla sınırlı değil. Anayasa’nın 94. Maddesinin Meclis Başkanı'na verdiği tarafsızlık görevi aynı zamanda Parlamento’ya addettiği onurun da bir simgesidir. Ve siz Parlamento’nun onuruna karşı böyle açık bir kural tanımamazlığı sineye çektiğinizde Parlamento’nun onurunu da ayaklar altına almış olursunuz. Tüm kurumların olduğu gibi Parlamento’nun da zaten hâlihazırda başlayan haysiyetsizleştirilmesi, şahsiyetsizleştirilmesi sürecine göz yummuş olursunuz. 

Tam da böyle bir ortamda muhalefetin hedefi, İstanbul Belediye Başkanlığı’nı kazanmak kadar aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin kuralsızlığına, kurumlara yönelik şahsiyetsizleştirme politikalarına karşı dur demek olmamalı mı?  

Ekrem İmamoğlu için İstanbul bu gereksinimlerden daha önemli olacak ki; dün Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne ayak bastığında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan bu kural tanımazlığa son vermesini, Yıldırım’ın istifa etmesini istemiyor da Erdoğan’ın oyunu istiyor. 

İmamoğlu’nun kulağımızla duyduğumuz tek bir uyarısı var. O da Binali Yıldırım’a “Sayın Meclis Başkanı kendi titri ve makamıyla kalabalık bir heyetle İstanbul sokaklarında gezmekte zorlanabilir” şeklinde… 

Daha da acısı muhalefetin bu tavrının İmamoğlu ile sınırlı olmaması… 

Binali Yıldırım’ın adaylığının 28 Aralık’ta açıklanmasının ardından Parlamento ilk toplantısını 8 Ocak 2019’da gerçekleştirdi. Genel Kurul’da tüm muhalefet partileri Binali Yıldırım’ın Anayasa’yı ihlal etmesine karşı tepkilerini dile getirdi. 9 Ocak 2019’daki Genel Kurul toplantısı da aynı itirazlarla başladı.

Ancak itirazlar muhalefetin Meclis Başkanvekili tarafından, “Arkadaşlar bu konuyu dün de tartıştık, bugün uzatmayalım çünkü Meclis bu tartışma nedeniyle kendi faaliyetlerini yürütemiyor” denilerek, kapatıldı. 10 Ocak 2019’daki oturumda da bu konu tekrar açılmadı.  

Ana muhalefet ülkenin adım adım anayasasızlaştırılmasına ses çıkarmayarak, kutuplaşmanın bir parçası olmak istemediğini açıklarken, aslında siyasi kutuplaşmada iktidar bloğunun elini rahatlatan bir aparata dönüşme tehlikesini göz ardı etmemeli. Anayasa varmış gibi yapmayı bırakıp, Meclis Başkanı'nın istifa etmemesine tepkisini gerekirse eylemle ortaya koymalı.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…