Artı Gerçek

İmamoğlu-Demirtaş-Babacan'ın misyonları ne olabilir?

Her üç aktörün de yeni bir uzlaşma ve toplumsal sözleşme vaadiyle ortaya çıkmaları halinde toplumsal karşılıkları olacağı kanısındayım.


Türkiye’deki rejim, kurmaca bir hukuk düzeni, siyasi suç ve delil icat etme geleneği ve Türk-İslam kodlaması üzerinden şekillenirken devlet aygıtı daima hukuk dışı alanda kalarak derinleşti.

Devleti temsil eden tek parti rejiminden çok partili rejime geçildikten sonra iktidara gelen siyasi kadrolar da demokrasi ve hukuk kültüründen yoksun aynı zihniyet doğrultusunda kodlandıklarından ülkeyi hukuksuzlukla malul daimi bir istisna rejimi içinde yaşattılar.

Cumhuriyet dönemi siyasetçilerinin geride yaptıkları hatalarla hesaplaşılmadı. Bu nedenle bize miras bırakılan çetrefil sorunların giderilmesi üzerinde tartışmalar yaşanmadı, çözüm üretilmedi. Kısmi çabalar anında bastırıldı.

Farklılıklarını yaşamak isteyen kesimlerden gelen hak ve özgürlük talepleri tartışma-uzlaşma-işbirliği ekseninde çözülmeye çalışılacağına, Osmanlı’dan tevarüs edilen bölünme paranoyasıyla güvenlik sorunu olarak görüldü, her daim şiddetle bastırılmaya çalışıldı.

Hak ve özgürlük vaadiyle iktidara gelen ve topluma yalancı bir bahar yaşatan AKP iktidarının serüveni de demokrasi ve hukuk kültürü olmayan kadrolarca aynı noktaya getirildi, parti ve iktidar devletin zihniyet kodları içine çekilirken, siyaset alanı boşaldı ve çözüm üretme alanı olmaktan çıktı.

İmparatorluk dahi 1876’da meşruti monarşiye doğru evrilme safhasına girmişken Türkiye’nin 21. yüzyılda seçimli bir mutlakıyetçi rejime savrulması fasit daireden çıkılamadığını göstermekte.

Demokratik ve hukuk devleti nitelikleri sadece kağıt üzerinde yazılı olan, hukukla bağı bulunmayan bir rejimde devlet kutsal, dokunulmaz, hatta kendi halkına karşı korunması gereken bir “leviathan”dır. ( Hobbes)

Soyut devlet tek kişide ya da oligarşik bir yapıda tecessüm edip; ordu, polis, istihbarat gibi güvenlik kurumları da bu örgütlenmede kapalı ve denetlenemez kurumlar olarak yer aldıklarında insan hak ve özgürlükleri kullanılamaz hale gelir, parlamento, hükümet ve yargı göstermelik kurumlara dönüşür.

Böyle bir rejimde devlet hukuka değil, her türlü yolsuzluk ve ayrımcılığa açık bir güce ve şiddete dayanır. Hak ve özgürlük talepleri isyan kabul edilerek şiddet ve bastırmayla yok edilmeye çalışılır.

Artık burada ne bir toplumsal uzlaşma ne de toplumsal barış umudu vardır. Bu tip rejimlerde devlet organizasyonunun somutlaşmış halinin, hiyerarşik yapıda silahlanmış, gücün kurallarını oluşturmuş, illegal yöntemler kullanan bir suç örgütlenmesinden farkı kalmaz.

Oysa sahih bir demokratik rejimde devlet sadece halka hizmet etmekle görevli bir örgütlenmedir. Toplum içindeki topluluklar farklılıklarını koruyarak, barış ve özgürlük içinde ve hukuk güvenliği altında yaşamayı güvence altına alan asgari bir uzlaşma temelinde devlet aygıtını oluştururlar. Bu nedenle devlet kutsal olmayıp, toplumun bu ihtiyaçlarını karşılayacak olan bir hizmet aygıtıdır.

“Devlet benim” (L’etat, c’est moi) sözü Güneş Kral diye bilinen Fransa Kralı XIV. Louis’ye ait. Mutlakıyetçi Kral, merkezileşmeyi ve bürokratikleştirmeyi arttırdı, yönetimi kişisel olarak kullandı. Merkezileşmiş Fransız monarşisi, merkantilizm uygulamasıyla yayılarak Avrupa’yı etkiledi. Ancak Fransa gerilimlere ve çatışmalara gebeydi. Oysa gelişen katılımcılıklarıyla ve uzlaşı kültürleriyle İngilizler daha istikrarlı bir sistem kurdular.

Osmanlı İmparatorluğu’ndaki mutlakıyetçilik de sınırlanamadı, sınırlanmaya kalkıldığında da kısa sürede bertaraf edildi. 1808’de Alemdar Mustafa Paşa’nın zorlamasıyla oluşturulan, aslında daha çok ayana yükümlülükler getirip, Padişahı yemin dışı bırakan Sened-i İttifak’ı II.Mahmut hiç uygulamadı, kendisini sınırlayacak yerel güçleri de tasfiye ederek merkezde iktidarını mutlaklaştırdı.

II.Abdülhamit, Meclisin (Heyet-i Ayan ), Rus Savaşı sırasındaki askerî başarısızlığı ve yolsuzluk iddialarını sorgulamasını tehlike olarak görüp, parlamentoyu tatil etti. Tanzimat ile oluşmuş bürokrasiyi kontrolü altına alıp kadir-i mutlak bir egemen olarak hüküm sürmeye başladı. Yıldız Sarayı’nda bir kontrol bağımlısı olarak hem merkezi daraltarak güçlendirdi hem de iktidarını mutlaklaştırdı.

Mutlakıyetçi kültür, Milli Mücadele’de yerel unsurlarla demokratik temsil yoluyla aşılmış gibi görünürken, Mustafa Kemal, yapılacak devrimlerle toplumu tepeden modernleştirerek Batı Medeniyeti’ne ulaştırma hedefiyle rejimi devletçi-merkeziyetçi-otoriter bir eksene oturttu, merkezde rakipsiz ve sınırlanamayan bir güç olarak iktidarını mutlaklaştırdı.

Bugün gelinen noktada da mutlakıyetçi kültürün değişmediğini, ütopyaları olan karizmatik liderlerin iradelerini engelleyen ve dengeleyen hiçbir sınırlamadan hoşlanmadıklarını, merkezi güçlendirmek ve bürokratik kurumları şeffaflaştırmadan onları denetimleri altında tutmak yoluna saptıklarını görmekteyiz.

Partili Cumhurbaşkanlığı olarak adlandırılan sistemin mutlakıyetçi kültür ve geleneğe zemin yarattığı açık. Bu sistemin uygulanmasıyla birlikte hukuka ve özgürlüklere ulaşma hedefinden tamamen uzaklaşıldığı, insanların soluk alınamaz şekilde bastırıldığı, düşmanlık, ötekileştirme, öfke ve nefret içeren söylem ve uygulamalarla toplumun bölündüğü açık.

Devleti yönetenler aslında bir toplumun zenginliğini oluşturan farklı kesimlerin topluma zarar verecek derecede tehlike oluşturdukları korkusunu politika aracı olarak kullanmaya başladıklarında toplumu iç çatışmaların ve faşizmin kıyısına getirmiş olurlar.

Bu durumun ülkeyi ekonomik çöküntüye götürdüğü, insanları fakirleştirdiği, hukuksuzluk endişesi sonucu sabit yatırımın azaldığı, yatırım yerine dış politikadaki beceriksizlik sonucu silahlanmaya para harcandığı, tarım ve hayvancılığın gerilediği görülmekte.

Okul, aile, siyaset, bürokrasi, yargı gibi kurumlar mutlakıyetçi kültürü beslemekte, demokratik değer ve kültür üretememekte. Bu nedenle siyasi ve ekonomik rant sağlayan mutlakıyetçi monark çevresinde şekillenmiş siyasi partiler, lidere körü körüne itaat kültürünü beslemekteler.

Liderini eleştiremeyen ve hem partiyi hem de ülkeyi tehlikeye düşürdüğü noktada onu sınırlayamayan ya da değiştiremeyen siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olmaktan çok, demokrasinin kuyusunun kazılmasına zemin hazırlamaktalar.

Tablonun vahameti ortada. Peki bu fasit daireden hangi siyasi aktörlerle ve nasıl çıkılacak?

Kuşkusuz 19 Mayıs 2019’da Samsun’da çekilen fotoğraftaki karede yer alanlar bu çıkışın aktörleri olamazlar. Çünkü bu tabloya hepsi çeşitli ölçülerde katkı yapmış durumda. Ayrıca bu döngüden çıkışı sağlayacak zihinsel berraklığa, cesarete ve vizyona sahip değiller.

Ekrem İmamoğlu, Selahattin Demirtaş ve sahaya inip inmeyeceği henüz belli olmayan Ali Babacan. Bu üç genç isim gelinen noktanın tarihsel analizini iyi yapar ve çıkışın asgari ilkelerinde anlaşabilirlerse Türkiye için bir umut olabilir.

Ekrem İmamoğlu, hem laik kesimin hem hızla sekülerleşen muhafazakâr dindar kesimin kaygılarını gideren ve toplumun ötekileştirilmiş kesimleri için de empati yapabileceğini gösteren profilini CHP’ye yansıtabilir, partinin tarihsel bagajını özeleştiri yoluyla boşaltabilirse, uzlaşı temeline dayalı bir çıkış için siyasi bir aktör olabilir? İmamoğlu’nun bunu başarıp başaramayacağını zaman gösterecek.

Siyasi suç ve delil icat edilerek haksız bir şekilde cezaevinde tutulan Selahattin Demirtaş’ın serbest kaldığında toplumun devlet tarafından mağduriyete uğratılmış tüm kesimlerinin hak ve özgürlüklerinin karşılanması, çoğulculuk, katılımcılık ve hukukun üstünlüğü konularında uzlaşma-işbirliği ekseninde tam katkı sunacağı, açık.

Siyasi alana aktör olarak girdiği takdirde Ali Babacan’ın da görev yaptığı dönemdeki performansı, dış güvenilirliği, AB ilişkilerindeki gayreti, özgürlükçü görüşleri ile yeni bir inşaya katkı yapacağı kanaatindeyim.

Her üç aktörün de yeni bir uzlaşma ve toplumsal sözleşme vaadiyle ortaya çıkmaları halinde toplumsal karşılıkları olacağı kanısındayım.

Söz konusu aktörler, Türkiye’de tartışma-uzlaşma-işbirliği ekseninde, geçmiş Anayasaları referans almadan, boş bir sayfaya (tabula rasa) yeni toplumsal sözleşmenin ilkelerini yazarak yeni bir toplumsal sözleşme yapma vaadinde bulunmalılar.

Yeni Anayasa sürecine halkın da aktif katılımı sağlanarak yeni sözleşmenin toplumsal meşruiyeti sağlanmalı. Bu sözleşmeyle kurmaca hukuk yerine evrensel hukuk, içi boşaltılmış demokrasi sözcüğü yerine çoğulcu, çoklu, katılımcı, özgürlükçü ve hukukun üstünlüğüne dayalı demokrasi inşasına geçilmesi zarureti bulunmakta.

Farklılıklarımızla birlikte etnik kimliğimize, dinimize, dilimize, kültürümüze, cinsiyetimize, cinsel tercihimize bakılmaksızın, ayrımcılığa ve saygısızlığa uğramadan özgürce, hukuk güvenliği altında, toplumsal barış içinde yaşamak istiyoruz. Kadim devlet tarafından mağduriyete uğratılan tüm toplumsal kesimlerin bunu istediğine inanıyorum.

Bu üç aktör belirttiğim amaçla yola çıkarlarsa, tartışma-uzlaşma-işbirliği ekseni içinde geçmişi referans almadan yeni bir inşaya geçebilirler.

Şu anda memleket ufkunda gözüken umut budur. Yeni aktörlerle, çökmüş bir rejimi canlandırma yerine evrensel anlamda bir demokrasi ve hukuk anlayışının sıfırdan inşası.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…