Artı Gerçek

Hangi kıdemli Türk diplomat 'ben de terörist ve darbeciyim!' dedi?

Bir sistem baştan aşağı çürümüşse, asgari vicdan sahibi ondan uzak durmayı bilmelidir. Çürümüş bir sistemin savunulacak hiçbir yanı yoktur.



Her şeyin artık zıvanadan çıktığı anlaşılıyor mu?

Umarım anlaşılıyor.

Bir şahsın mutlak iktidar kurma hezeyanını kendine avanta ve ikbal için yontan bir çete ülkede her şeyi ele geçirdi mi?

Kuru yaş, kadın çoluk çocuk demeden kim kendilerine ters geliyorsa 'temizleme', ezip tepeleme, kodese tıkma, hayatlarını karartma, çocuklarımızın geleceğini yok etme amacıyla ellerinden geleni artlarına koymuyorlar mı?

Adalet ve hukuk düzenini imha ettiler mi?

Etmeseler, bir tereddüt ve sabır timsali olarak temayüz eden ana muhalefet partisinin lideri neden elinde 'adalet' yazılı pankartla yollara düşsün?

Ettiler, hem de nasıl.

Mahkemeler 'şaklabanlığın ciddiyeti' şeklinde tezahür etmekte artık.

Enis'i de 25 yıl hapisle içeri aldılar.

Almaları mukadderdi, çünkü formatladıkları yol haritası inkar ve yalan üzerine bir faşizm nizamı kurmak.

Bunun önünde en büyük engel bu memlekette kökü bir türlü kurutulamayan dürüst gazeteciler. Siyasi eğilimi veya meşrebi ne olursa olsun, bunlar her zaman var oldu ve çetin ceviz çıktılar.

Bu Pazartesi o davalardan biri daha başlıyor.

Hani şu 'sübliminal' davası var ya, işte aynen o.

 

Ahmet ve Mehmet Altan ile Nazlı Ilıcak, bilmem kaç ay tutuklu kaldıktan sonra "Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya teşebbüs", "Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs", "Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs" ve "Silahlı bir terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek" suçlamalarıyla, ‘FETÖ’ gibi uydurma bir ad altında 'yargılanmaya' başlayacaklar.

'Uydurma' diyorum, çünkü Gülen Cemaati mensuplarını kapsadığı sanılan 'yapı'nın 'terör örgütü' olması için bir Yargıtay kararı gerekiyor, ama Ahmet Taşgetiren'in geçenlerde hatırlattığı gibi böyle bir karar yok.

Bir zamanlar aynı argümanla 'Yargıtay kararı olmadan Ergenekon Terör Örgütü diyemezsiniz' diye ortalığı - haklı olarak - birbirine katan çoğu asker veya Kemalist kesimden, bu 'güncellenmiş hukuk garabeti' hakkında nedense tek bir ses çıkmıyor.

Cumhurbaşkanı bu 'yapı'ya 'FETÖ' demeye karar verdiği için peşine takılan AKP'lilerin yanında yer almayı taktik gereği faydalı buluyor, onun dediğini papağan gibi tekrarlıyorlar.

Ne desem boş.

Bir arkadaşımın dediği gibi 'bu toplumun laik dindar şu bu, mayası bozuk'.

Geçelim.

Bu geniş kesim, maya bozukluğu yüzünden, her dönemde fatura kendisine çıkarılan gazetecinin yargılanmasını, süründürülmesini, günah keçisi ilan edilmesini öyle seyretmekle meşgul.

Ama ta Gezi'den beri, hele son 11 aydır görüyoruz ki, bu ülkede herhangi bir çetenin iktidarı gasp etmesi, demokrasiyi karşı-darbe ile lağvetmeye teşebbüs etmesi başarısızlığa mahkum.

Karmaşık bir toplum bu ve maya bozukluğuna isyan eden kesim, kaç zamandır çatır çatır direniyor. Direnecek.

Burası Sovyetler döneminde ezile ezile bunalmış Kafkas veya Orta Asya cumhuriyetleri değil. Burada 180 yıldır gelişen, nefes alan bir değişim dalgası var.

Pazartesi günkü duruşma da, aynen Temmuz'da yapılacak Cumhuriyet duruşması veya daha sonra gelecek diğer gazeteci davaları gibi, demokrasi kavgasının izlenmeye değer bir perdesi.

Yüzlerce yabancı temsilci de izleyecek bu davayı.

ARTICLE 19, Uluslararası Af Örgütü, Index on Censorship, Norveç PEN ve Uluslararası PEN temsilcileri, Uluslararası Kıdemli Avukatlar Projesi...

Türkiye'deki bazı meslek kuruluşlarının takıntılarının aksine, onlar için hangi gazeteci veya aydın olursa olsun, kim fikirleri ve mesleki icraatı nedeniyle mağdur olmuş ise, siyasi renk ayrımı yapmaksızın hepsi aynı 'kafes'te.

İnsan Hakları Örgütü ARTICLE 19’un internet sitesinde “Türkiye: İnsan hakları örgütleri, darbeye katılmakla suçlanan gazetecilerin davasını takip edecek” başlığıyla yer alan açıklama şöyle:

“19 Haziran'da aralarında gazetecilerin de olduğu 17 sanığın yargılandığı davanın ilk duruşması görülecek.

Sanıklar arasında önde gelen yazar ve siyasi yorumculardan Ahmet Altan, Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak da var. Dava, geçen yıl gerçekleşen başarısız darbe girişimine katılmış olmakla suçlanan gazetecilerin yargılandığı davalardan ilki ve mahkemelerin Olağanüstü Hal ortamında ifade özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı ile ilgili sayısız davaya nasıl yaklaşacaklarına ışık tutabilir.

Davalıların çoğunluğu ya ülke dışında sürgünde ya da neredeyse 10 aydır tutuklu olarak yargılanıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 14 Haziran'da, Altanlar ve Nazlı Ilıcak'ın da aralarında bulunduğu tutuklu yedi gazetecinin haklarının uzun süreli tutuklulukları nedeniyle ihlal edilip edilmediğini belirlemek amacıyla bir dizi sorunun yanıtını talep eden bir dilekçeyi Türkiye yetkililerine iletti.

Bu davanın siyasi amaçlı olduğuna inanıyoruz ve yetkilileri, uluslararası yasalar altında açık bir şekilde suç teşkil eden fiillerin kanıtını sunmadıkları takdirde tüm suçlamaları düşürmeye ve tutuklu sanıkları derhal ve koşulsuz olarak serbest bırakmaya çağırıyoruz.''

Bu gözlemci kuruluşların da aralarında bulunduğu çok yüksek sayıda örgüt, geçen Mayıs ayında Birleşmiş Milletler'e (BM) başvurarak Türkiye'de ayyuka çıkan insan hakları ihlallerini gündeme getirmesini istemişti.

Onların talepleri doğrultusunda konu en üst düzeyde ve en sert dozda gündeme taşındı. BM İnsan Hakları Konseyi 35. İnsan Hakları Oturumu'nda Türkiye’nin düşünce ve ifade özgürlüğü karnesi ele alındı.

Ve geliyoruz kıdemli diplomatımızın ürettiği harikalara, ve itiraflarına.

Türkiye’ye yönelik sert eleştirilerin yapıldığı oturumlarda BM Düşünce ve İfade Özgürlüğü Özel Raportörü David Kaye, Türkiye’nin yaptığı uygulamalarla 1982 darbe anayasasının da gerisine düştüğünü söylüyor.

Korkunç, ama gerçekçi bir tespit.

 

 

Kaye, “Biz raporumuzu hazırladığımız sırada en az 177 medya kuruluşu kapatılmış, 231 gazeteci gözaltına alınmış ve 150’den fazla gazeteci ise tutuklanmış ve cezaevinde tutuluyordu. Tabii ki binlerce gazeteci ve medya çalışanın görevden alındığını, en az 778 gazetecinin basın kartının iptal edildiğini belirtmek de gerek” diyor.

Uzun uzun anlatıyor Kaye.

Raporu tam 21 sayfa.

Ayrıntı üzerine ayrıntı.

Kaye, Türkiye’nin tam olarak sınırının nereye kadar vardığı belli olmayan “Belirsiz” bir terörle mücadele yasasını gerekçe yaparak, gazetecileri, sanatçıları, yazarları, akademisyenleri, basın kuruluşlarını kapattığını, filmleri yasakladığını söyledi. Türkiye’deki durumu “Düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda son on yılın en kötü anlarını yaşıyor” şeklinde yorumlayan Kaye, yargıya yapılan müdahaleler nedeniyle adil bir yargılanma konusunda ciddi şüphelerin olduğunu söylüyor.

Çizdiği tablo içler acısı.

Yolunu, aklını, izanını, mantığını, insanlığını kaybetmiş bir yönetim.

Biat, ikbal ve maaş uğruna şuurunu, vicdanını ve onurunu feda etmiş bir bürokrasi.

Kaye'den sonra söz sırası Türkiye'de.

 

Türkiye BM daimi Temsilcisi Feridun Sinirlioğlu, Kaye’in raporuna itiraz ediyor

Çıkıyor ve diyor ki:

“Tutuklanan gazeteci yazar veya diğer insanlar mesleklerinden değil darbecilere destek oldukları veya onlarla hareket ettikleri için tutukludur.”

Sinirlioğlu, '12 Eylül dönemine dönüldü' diyen Kaye'i doğruladığını belki de farketmeden 'Türkiye’nin özgün koşullarının görmezlikten gelindiğini' söylüyor!

12 Eylül cuntasının koyu baskı günlerinde Türkiye'nin o zamanki kıdemli diplomatları da aynı 'gerekçe'ye başvuruyorlar, tabii ki hiç kimseyi ikna edemiyor, sinirleniyorlardı.

Sinirlioğlu OHAL’in gerekli olduğunu da savunuyor ve dinleyenlerin gülmemek için dillerini ısırmasına adeta vesile üretmek ister gibi, 'Türkiye’nin düşünce ve ifade özgürlüğüne saygılı olduğunu; özgürlüklerin anayasa tarafından da güvenceye alındığını''da ekliyor.

Kimse gülmüyor tabii.

Durum hiç bu kadar beter olmamıştı.

Haberi görünce ne diyeceğimi şaşırdım, inanın.

Türkiye'nin demokratikleşme ve reform sürecinde bir zamanlar en ön safta görünmeye gayret etmiş, demokrasi aşığı bilinen tüm aydın ve gazetecilerin en azından saygısını kazanmış, onlarla konuşmuş güven ilişkisi kurmuş, bu arada müsteşarlığa kadar yükselmiş bir diplomat söylüyor bu lafları.

Söyleyebiliyor.

Hiç sıkılmadan.

Öylesine.

Şu anda hapiste bulunan bunca arkadaşımın adına konuşamam elbette.

Haddime değil.

Ama bu diplomat o mahpus arkadaşlarımdan hangileri ile nerelerde, hangi ortamlarda el sıkıştı, yüzlerine güldü, konuştu, konferanslarda tartıştı, demokrasi asgarisinde buluştu (ya da öyleymiş gibi yaptı), bunları da söyleyemem.

Kendisi gayet iyi biliyor, hapisteki 170 arkadaşımdan hangileriyle tanışıklığı olduğunu, konuştuğunu; veya yazılarından onların gerçekte kim olduklarını bildiğini.

Onun vicdanına kalmış.

Bir fikrim yok tanışırlar mı, ama en azından şu soruyu sorayım:

Feridun Bey, bu sözlerden sonra mesela Kadri Gürsel'in yüzüne nasıl bakacak?

Bakabilecek mi?

Kadri Gürsel darbeci öyle mi?

Ahmet Altan darbeci öyle mi?

Enis Berberoğlu darbeci öyle mi?

Aslı Erdoğan terörist öyle mi?


 

Şahin Alpay, Nazlı Ilıcak, Murat Sabuncu, Murat Aksoy, Tunca Öğreten, Deniz Yücel, Büşra Erdal, Mehmet Baransu, İnan Kızılkaya, Zehra Doğan, Mehmet Altan, Ahmet Turan Alkan, Güray Öz, Mustafa Ünal, Turhan Günay, Nedim Türfent...

...say sayabildiğin kadar, demek bu insanlar darbeci...

Darbe destekçisi...

Öyle mi?

Ben de sadece şunu söylüyorum o zaman:

'Eğer bu insanlar, bu değerli meslektaşlar darbeci ise, BM Daimi Temsilcisi Feridun Sinirlioğlu da aynen darbecidir, FETÖ'cüdür.'

Bu kadar net.

Bundan sonra hangi diplomat bu deli saçması rutin laflarla karşımıza çıkarsa, hepsini tek tek teşhir edeceğim, belirteyim.

Utanın.

İşimizi gazeteciler olarak yapmaya çalıştığımız için hayatımız karartıldı, çıkmış böyle saçma sapan laflarla çamur sıçratmaya çalışıyorsunuz.

İnsan onuruyla böyle oynayamazsınız.

Son olarak şunu da ekleyeyim:

Bir sistem baştan aşağı çürümüşse, asgari vicdan sahibi ondan uzak durmayı bilmelidir.

Çürümüş bir sistemin savunulacak hiçbir yanı yoktur.

Aksi halde tarihin şeref defterine değil, utanç sayfalarına geçersiniz.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…