Artı Gerçek

Sen de mi!

Sevdiğiniz bir dostunuz, akrabanız, meslektaşınız, dava arkadaşınız, saygı duyduğunuz bir aydın ya da hayran olduğunuz bir sanatçı tecavüzle suçlansa ne yaparsınız?


Sizin hiç karısına ya da çocuğuna dayak atan, tecavüzcü ya da cinsel istismarcı bir yakınınız oldu mu? Irkçı ya da yabancı düşmanı? Homofobik? Katil?

Şöyle de sorabilirim: Sevdiğiniz bir dostunuzun, akrabanızın, meslektaşınızın, dava arkadaşınızın ya da saygı duyduğunuz bir aydının, hayran olduğunuz bir sanatçının bu tür davranışlar sergilemekle suçlandığını öğrenirseniz ne yaparsınız?

“Kesin yapmamıştır” mı dersiniz yoksa mahkeme kararını bile beklemeden derhal ilişkinizi mi kesersiniz? Karar vermeden önce olayı araştırmak istersiniz ola ki: Bu bir iftira olabilir mi? Ya değilse?

“Onca meziyeti var, bu kadarcık kusur kadı kızında da olur” diye yakınınızı hoş görür müsünüz? Ona mazeret üretir misiniz? Affeder misiniz? Hangi koşullarda? Yoksa onu en çok siz mi yerden yere vurursunuz? Bir zamanlar yakın olduğunuzu bile inkâr edip artık asla adını anmaz mısınız? Yan yana göründüğünüz tüm fotoğrafları yakar mısınız?

Olmaz olmaz demeyin. Cinsiyetçilik, ayrımcılık, şiddet ve nefret suçları sadece belli toplumsal kesimlere özgü değildir, herkesin başına gelebilir. Gelmiyor mu? Nice kollar kırılmıyor mu yenler içinde kalarak? Ne demiş Necatigil? “Evlerde nice nice cinayetler işlendi / Ruhu bile duymadı insanların…”

Ben sevdiğim sanatçıları (şahsen tanımasam bile) yakın dostlarımla bir tutarım. Hepsinin bende emeği vardır. Ve ne yazık ki son zamanlarda bazıları hakkında yukarıdaki soruları kendime sormaktayım.

Yanıtları çok kolay olmayan sorular bunlar. Kestirip atmakla olmuyor. Sanat eseri ve sanatçıyla ilişkide iki kere iki her zaman dört etmez. Duygular ve bilinçdışı, matematik formüllere sığmaz.

Woody Allen’le ilişkimi ele alalım örneğin. Ben onunla 1972’de, daha 14 yaşımdayken Paris’te Le Champo sinemasında tanıştım: Yeni çıkan Bananas filmini ilk flörtümle kahkaha ata ata izlemiştik. Üstelik kız çıkışta beni ilk kez öpmüştü. Nasıl unuturum!

O günden beri, bugün 83 yaşına gelmiş sinema dehası küçük komik adamın filmlerini hep izlerim. Hepsini aynı zevkle değil kuşkusuz… Fanatik olmayan istikrarlı bir izleyicisiyim neredeyse yarım yüzyıldır: Bir ömür!

Son filmi New York’ta Yağmurlu Bir Gün’ün kendi ülkesinde dağıtıma girmesi engellenmiş. Bir sonraki filmi ola ki hiçbir yerde gösterilmeyecek. Nedenini biliyorsunuzdur, duymuşsunuzdur: Olayın geçmişi 1992’de, Mia Farrow’la fırtınalı ayrılmaları sırasında, ortak evlat edindikleri çocukların velayet davasına kadar gidiyor.

İtiraf etmeliyim ki bu dava sırasında Mia Farrow’un ünlü sevgilisini o zamanlar yedi yaşında olan kızları Dylan Farrow’u cinsel olarak istismar etmekle suçlamasına birçok “WoddyAllenperver” gibi ben de pek kulak asmamıştım. “Hollywood ünlülerinin medyatik özel hayatları ve efsanevi kavgaları” beni hiç ama hiç ilgilendirmiyordu!

Gerçi o sıralar 57 yaşında olan Woody Allen’in, sevgilisi Mia Farrow’un önceki evliliğinden kalma 22 yaşındaki bir başka evlatlık kızıyla beraber olup sonradan evlendiğini duyduğumda biraz yadırgamamış değildim, yine de üstünde durmadım. Farrow ve Allen’in o yıl çıkan son ortak filmleri Karılar ve Kocalar’ı hatırlıyorum ama: Ayrılmakta olan bir çifti canlandırıyorlardı; adam karısını bırakıp 21 yaşındaki bir kızla beraber oluyordu…

Yıllar geçti. Derken, artık genç bir kadın olan Dylan Farrow cinsel istismar suçlamalarını yeniden dile getirdi ve iddia bu sefer ciddiye alındı. İşlerin değişmesinin nedeni, yüz küsur kadını taciz ettiği, saldırıda bulunduğu hatta tecavüz ettiği ortaya çıkan yapımcı Harvey Weinstein skandalının patlak vermesi ve 2017 yılı sonundan itibaren #MeToo (#BenDe) hareketinin tüm dünyada ortalığı kasıp kavurmaya başlamasıydı. Bu süreçte birçok çevre Woody Allen’e sırt çevirdi ve iş (şimdilik) son filminin ABD’de dağıtılmasının iptaline kadar vardı.

Cinsel tacize, istismara, saldırıya uğrayan kadınların, bu yaşananlardan ötürü mağdurların değil faillerin utanması gerektiğini vurgulayarak başlarından geçeni açıklamalarının kısa ve uzun vadeli etkileri bu yazının sınırlarını çok aşan başlı başına bir tartışma konusu. Zaten hız kesmeden dünyanın dört bir tarafında ve sanattan politikaya, akademiden ekonomi dünyasına her alanda dalga dalga yayılan açıklamalar ve bu hareketin yol açtığı tartışmalar henüz sürecin başında olduğumuzu gösteriyor.

Şu var ki #MeToo hareketi, özellikle buzdağının en medyatik yüzü olan sinema sektöründe daha şimdiden tam bir tsunami etkisi yarattı. Dustin Hoffman’dan Morgan Freeman’a, Claude Lanzmann’dan Roman Polanski’ye kadar dünyaca ünlü onlarca oyuncu, yönetmen ya da yapımcı taciz, istismar ve tecavüzle suçlandı, kimi inkâr etti, kimi özür diledi, mağdura para ödeyip suçunu örtbas etmeye çalışan oldu, beraat eden ya da mahkûm olan da.

Sürece paralel olarak Alfred Hitchcock ya da Charlie Chaplin gibi eski kuşak sanatçıların cinsiyetçi suçları da ortalığa saçıldı; birininkiler Kuşlar filminin baş oyuncusu Tippi Hedren’in anılarında, diğerininkiler çocuk yaştaki ilk eşlerinden boşanma belgelerinde. Listeye Marlon Brando’nun Paris’te Son Tango filminin çekimi sırasında yönetmen Bertolucci’nin talimatına uyarak Maria Schneider’e cinsel saldırıda bulunduğunun anlaşılmasını ekleyebiliriz.

Kimi epey ünlü oyuncu olan bu kadar çok sayıda kadının dile getirdiği suçlamalar, meselenin birkaç münferit erkeğin bireysel kusuruyla sınırlı olmadığının kanıtı. Belli ki sektörde bir tür “cinsel saldırı kültürü” oluşmuş. Doğaldır: İktidar ilişkisi temelinde onca paranın döndüğü erkek egemen bir sektör, kalabalık kadrolar, ego şişiren aşırı ilgi, güç kirlenmesi, şöhretin koruyucu kalkanı…

Peki, bu kusurlu erkek sanatçıların ürettikleri ya da içinde yer aldıkları filmler ne olacak? Yani Woody Allen’in filmlerini seyretmek, artık cinsel istismarı örtbas etmek mi sayılacak? Polanski’nin filmlerinin gösteriminin geçenlerde Fransa’da olduğu gibi yasaklanması her yerde örnek mi alınacak?

Bu kadar çok sayıda kadın taciz edilmiş, saldırıya uğramış, kariyerleri zedelenmişken, mağdurların değil de suç işleyen erkek sinemacıların filmlerinin akıbetini dert edindiğim, işledikleri suçların görmezden gelinmesini savunduğum düşünülmesin lütfen.

Sanatçı olmanın, ünlü olmanın kimseye suç işleme ayrıcalığını tanımadığı apaçık. Dolayısıyla kült bir oyuncu ya da dahi bir yönetmen de olsalar, bir kadına cinsiyetçi şiddet uygulayanlar elbette yargılanmalı ve herkes gibi öngörülen cezaya çarptırılmalıdır.

Gerçi, “herkes gibi” ifadesi bu bağlamda biraz sorunlu, çünkü “uygar” Danimarka’da bile tecavüzcülerin yalnızca %10’u mahkemeye çıkıyor ve hâkim önüne çıkanların da sadece %10’u, yani toplamda tecavüzle suçlananların sadece YÜZDE BİRİ mahkûm oluyor… Bu ayrı mesele! Ya da asıl mesele bu!

O zaman soruyu şöyle sorayım: Suçlu olduğuna inandığımız sanatçıların eserleri ne olacak?

Sanatçıyla eserini birbirinden tümüyle ayırmak gerektiği iddiasıyla meseleyi çözmeye kalkmak işin biraz kolayına kaçmak olabilir. Sonuçta, sanatçıyla eseri arasındaki elbette bir ilişki vardır, karmaşık bir ilişki.

Gelgelelim, cinsiyetçiliği öven, tecavüzü teşvik eden ya da nefret söylemi yayan bir filmden söz etmiyorsak, bir sinema eserini onu yaratan ya da içinde yer alan sanatçının olumsuz kişilik özellikleriyle özdeşleştirebilir miyiz, işlediği suça indirgeyebilir miyiz? Suç işleyen bir sanatçının lanetlenmesi, saygınlığını yitirmesi doğal. Ancak böyle bir gerekçeyle eserini yasaklama, sansürleme ya da yok etme hakkımız var mı gerçekten?

Sanatçının bireysel özelliklerinin, özgeçmişinin ve değer yargılarının eserine nasıl yansıdığı incelenebilir kuşkusuz. Ancak bir birey olarak sanatçının kişilik özellikleri, kusurları, inançları ve siyasi görüşleri, hatta işlediği suçlar ne zamandan beri bir sanat eserini değerlendirmenin ölçütü oldu?

Belki meseleye şöyle bakmak daha anlamlı olabilir: Bir sanat eseri, onu yaratan sanatçının mahremiyetinden çıktığı andan itibaren özünde kamuya mal olmuştur, kamuya ait olmalıdır. Bu durumda eseri yasaklamak, suçlu sanatçıyı mı cezalandırmaktır yoksa kamuyu bir sanat eserine erişimden menetmek midir? Dileyen elbette suç işleyen ya da görüşlerini beğenmediği bir sanatçıya tepki olarak onun eserini izlemez, boykot eder. Ancak aynı yaklaşımı benimsemeyenlerin böyle bir sanatçının eserini izleme haklarını ellerinden kim ne hakla alabilir?

Sanatçının bireysel suçu ya da kusurlu kişiliği gerekçesiyle eserini sansürleme ve yasaklama cinini şişeden çıkarıp meşrulaştırdığımızda, bunun ucunun nerelere varacağını, bu yasakların nerede duracağını kestirebiliyor muyuz? Bu mantık benimsendiğinde, toplumun “çoğunluğunun” ya da siyasi iktidarın ve onun denetimindeki yargının “terörist”, “din düşmanı” ya da “ahlaksız” olarak damgalayacağı tüm sanatçıların aforoz edilmesine nasıl karşı çıkılacak? Bu yolu biz de onayladığımızda, “çoğunluğun” değerleriyle ters düşen tüm eserlerin yasaklanmayacağından, yani sanat yapma olanağının tümüyle ortadan kalkmayacağından emin miyiz?

Ben kendi adıma Woody Allen’in insani pespayelikleri yüzünden Annie Hall’un yasaklandığı, Chaplin’in cinsiyetçi suçları nedeniyle Diktatör filminin kopyalarının yakıldığı, Lanzmann’ın cinsel davranışları ya da Araplara karşı ırkçılığı nedeniyle Shoah filminin gösterilemeyeceği bir dünyadan yana değilim.

Kaldı ki, sinema kolektif bir sanattır. Polanski’nin filmini yasakladığınızda, o filmde oynayan aktörlerin, film müziğini, dekorları ve kostümleri yapanların, set işçilerinin de emeğini hiçe saymış ve sansür etmiş olmuyor muyuz? Hem… Eğer cinsel suçlu oldukları gerekçesiyle Hitchcock ve Bertolucci’nin filmlerini yok edersek, aynı zamanda o filmlerde oynayan ve maruz kaldıkları cinsel saldırı nedeniyle kariyerleri zaten kesintiye uğrayan Tippi Hedren ve Maria Schneider’in de en iyi filmlerini yok etmiş olmaz mıyız? Onları da sinema tarihinden silmiş olmaz mıyız?

Kaldı ki, bu dar yazıda sadece Batı sinemasının ünlü birkaç isminin cinsel nitelikli suçlarından söz ettik. Bunlara tüm çağlarda, tüm dünyada, tüm diğer sanat dallarındaki sanatçıların işlediği benzer ve eşdeğer suçların tümünü, yani diğer ayrımcılıkları, ırkçılığı, homofobiyi, militarizmi, totalitarizmi, vb. eklersek, elimizde “siyaseten doğru” kaç sanat eseri kalacağını biliyor muyuz?

Sonuçta kim demiş sanatçılar suç işlemez diye? Ya da suç işleyen biri aynı zamanda sanatçı olamaz diye?

Öte yandan, işledikleri suçlar bu tür sanatçıların yanına kâr mı kalsın? Eserini övüp sanatçının çirkin yüzünü görmezden mi gelelim?

Bir uçtan öbür uca savrulmak zorunda değiliz kuşkusuz. Eseri yasaklamasak dahi, esere eşlik eden öyküleri, anlatıları, efsaneleri değiştiremez miyiz? Sanatçıyı gözü kapalı göklere çıkarmak yerine hem dehası hem karanlık yüzüyle birlikte kendi çelişkili gerçekliğine oturtamaz mıyız? Suç işlediği sabitse, ondan söz ederken örneğin mağdurlarını da anamaz mıyız?

Her şey bir tarafa, bu tür gerçekler ortaya döküldükçe, söz konusu sanatçılara da eserlerine de bakışımız zaten ve kendiliğinden de dönüşmüyor mu?

Woody Allen’den bir örnekle bitireyim: Geçen gün bir toplantıda Annie Hall filminden bir parça gösterildi: Ana kahraman Alvy’nin ilkokuldaki halini oynayan çocuk aktörün, yan sıradaki kızı zorla öptüğü okul sahnesiydi bu. İtiraf etmeliyim ki sahnenin devamında, Alvy’nin yetişkin halini oynayan Woody Allen, öğretmeninden fırça yiyen kendi çocukluğunu savunmak üzere birden o sınıfın ortasında beliriverdiğinde içim bir tuhaf oldu: Orada sanki yedi yaşındaki Dylan Farrow’la yaşlı velisi Woody Allen’i yan yana görmüş gibi oldum.

Woody Allen kendisine yöneltilen cinsel istismar suçundan masumdur ya da değildir. Bilemem. Ama artık olan oldu. #MeToo’yla beraber örtbas etme çağı kapandı.

Suç varsa suçlular cezasını çeksin, ama eserler bize kalsın!

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…