Artı Gerçek

Avrupa’da sosyal demokrasinin küreselleşme ile imtihanı


 

Seçimler gösteriyor ki, Avrupa demokrasisi adına Küreselleşme denilen kaydıraktan aşağı doğru kaymaya devam ediyor. Küreselleşmeci kapitalizmin son 30 yılda yarattığı muazzam tahribatın biriktirdiği tepki ağırlıklı olarak yerelci ve milliyetçi siyasi akımları beslemeye devam ediyor.

VAKİT
Mazlumun zamanına
ayarlayan kim
içimdeki saati
Kim, bu tik takların ebesi
Bozulmuş vicdanların ayarından
sorumlu kılan kim beni
Kim yerleştirdi
başkaları adına utanmayı
içimin kuytularına
……
YurdaerErkoca/ Yayımlanmayan Şiirler

 

Yurdagül ERKOCA 

Hollanda’da seçim sonuçları yaşlı kıtada “Özgür ve Açık Avrupa”yı savunanlara rahat bir nefes aldırdı. İslam ve yabancı karşıtı, yer yer anti kapitalist talepleri ile kitleler önüne çıkan, AB projesinin ipini çekmeyi vaad eden aşırı sağcı Özgürlük Partisi PVV sandıktan birinci parti olarak çıkmasa da geçen seçimlerde sahip olduğu 15 milletvekilini 20’ye çıkartarak parlamentoya giren partiler arasında ikinci sıraya oturdu. Seçimin galibi olarak kutlamaları kabul eden Başbakan Mark Rutte’nin liderliğindeki VVD, sahip olduğu 41 milletvekilinden 7 fire verdi ve 33 milletvekili ile hükümeti kurma görevini üstlendi.
Hollanda seçimleri en az 4 partili bir koalisyonu zorunlu kılıyor. Hükümet ortağı olması beklenen Hristiyan Demokrat Parti CDA’nın da İslam karşıtı yaklaşımları, Avrupa hükümetlerini çok rahatsız etmese de 180 ayrı etnik kökenin yaşadığı Hollanda nüfusunun önemli bir bölümü için geleceğin pek de huzurlu geçmeyeceğini söyleyebiliriz.

Şimdi sırada Fransa ve Almanya var. Ulusal Cephe FN’nin Başkanı Marine Le Pen, 23 Nisan ve 7 Mayıs’ta yapılacak iki turlu seçimde Cumhurbaşkanı adayı.
Le Pen, 1951 yılında Paris Anlaşması ile kurulan AB’nin 6 kurucu üyesinden biri olan Fransa’nın Avrupa Birliği’nde kalıp kalmayacağını referanduma götüreceğini ilan etti. Brexit’ten ağzı yanan Avrupa Başkentleri şimdi yürekleri ağzında Fransa seçimlerini kazasız belasız atlamayı bekliyor.
İslamafobi ve yabancı karşıtlığının en fazla yükseldiği Avrupa ülkeleri arasında ilk sırada yer alan Fransa’da Le Pen’in cumhurbaşkanı seçilmesinden ziyade alacağı oy oranı AB’nin geleceği için önemli bir psikolojik eşik oluşturuyor.
43 milyon seçmenin sandık başına gideceği Fransa’da 11-18 Haziran tarihlerinde de milletvekili seçimleri gerçekleşecek. Son yapılan anketler 7 milyondan fazla Müslüman için ciddi bir tehdit oluşturan Ulusal Cephe’nin oy oranın % 27’e kadar yükseldiğini gösteriyor.

Avrupa için son derece kritik olan Fransa seçimlerini Eylül ayında Almanya seçimleri izliyor. Almanya’da ise aşırı sağcı Almanya için Alternatif AfD’nin oylarının % 13’e çıktığı öne sürülüyor.

Bütün göstergeler, Avrupa’da İslam ve yabancı düşmanı ve AB karşıtı faşist partilerin kalabalıklar için bir çekim merkezi olmaya devam ettiğini işaret ediyor.

Avrupa ülkelerindeki seçimler gösteriyor ki, Avrupa demokrasisi adına Küreselleşme denilen kaydıraktan aşağı doğru kaymaya devam ediyor. Küreselleşmeci kapitalizmin son 30 yılda yarattığı muazzam tahribatın biriktirdiği tepki ağırlıklı olarak yerelci ve milliyetçi siyasi akımları besledi ve beslemeye devam ediyor.

Gittikçe gelişen milliyetçi ve yerelci eğilimler, neo faşizmlerin ve nasyonal solcuların değirmenine su taşıyor.

Yönetenler eskisi gibi yönetemese, yönetilenler de eskisi gibi yönetilmek istemese de bu durum ne yazık ki kendiliğinden bir aydınlık geleceği vaad etmiyor. Küreselleşmeci kapitalizme alternatif olarak enternasyonalist bir dayanışma eğilimi ne yazık ki hala çok zayıf.

Yaşlı kıta, son yıllarda yaşadığı kâbusu Küreselleşme politikalarının yarattığı bölgesel ve sınıfsal eşitsizlikler karşısında geliştirdiği politikalarla yarattı ve yaratmaya devam ediyor.

ABD’de inekler için alınan 2.75 dolar sübvansiyon ücretinin, Afrika’da bulunan nüfusun yüzde 80’nin günlük gelirinden daha fazla olması, Küreselleşmenin getirdiği bölgesel eşitsizliklerin düzeyini gösteriyor.
Yüksek gelirli ülkeler yüzde 16’lık nüfuslarıyla dünya gelirinin yüzde 81’ine sahipken, geriye kalan yüzde 84’lük dünya nüfusu dünya tüketiminin sadece yüzde 19’u ile yetiniyor.
Genellikle dünyanın güneyinde ve doğusunda yaşayan 1 milyardan fazla insanın günde 1 doların ve 2.7 milyarın ise 2 doların altında bir gelirle yaşamaya çalışırken, serveti elinde bulunduran Kuzey ile Batı’nın hamakta oturması giderek zorlaşıyor. Açlık, kıtlık, iç çatışmalar ve savaşlardan kaçan milyonlar başta Avrupa olmak üzere Batı ve Kuzey’in sınırlarını zorluyor.
Avrupa başkentlerin uykusuz geceler geçirmesinin bir başka nedeni de serbest ticareti yücelten Küreselleşmenin, dünyaya altın tepside sunduğu rekabetin sosyal devlet üzerinde giderek artan baskısı, azalan sosyal harcamalar, sayıları milyonlarla ifade edilen işsizler ordusu…

Bu durumdan en fazla etkilenenler ise, “eşitlik, özgürlük, dayanışma” prensipleri ile varlığını ifade eden ve 20. Yüzyılda neredeyse Avrupa’nın tümünü yöneten köklü sosyal demokrat partileri.

“Eşitlik” ideali 1989’dan başlayarak Berlin duvarının yıkılması SSCB’nin dağılmasının ardından demode bir kavram olarak rafa kaldırılırken, “Dayanışma” Kapitalizmin karşı enternasyonalist politikalar geliştirme fikri ile birlikte terkedildi ve Sosyalist Enternasyonal giderek etkisizleşti. “Özgürlük” ise, serbest ticaret özgürlüğü ile sınırlı kaldı.

Küreselleşmenin yıkıcı etkilerine karşı, Avrupa toplumlarının karşı karşıya kaldığı baskıcı ekonomik ve sosyal zorluklara karşı bırakın alternatif politikalar üretmeyi, neo liberal politikaları çoğunlukla hükümet ortağı olarak uygulayan, küreselleşmenin erdemini içselleştiren Avrupa’nın sosyal demokrat partileri artık yolun sonuna gelindiğinin farkında.

Her ne kadar Avrupa ülkelerinde aşırı sağcı partiler henüz iktidara yerleşmese de, önlenemez bir yükseliş içine girdikleri kesin. Ayrıca yapılan araştırmalara göre Almanya başta olmak üzere tüm Avrupa ülkelerinde aşırı sağın, merkez sağdan çok dünyanın küresel siyasi kurumlarının sağlayacağı yarardan umudunu kesmiş sıradan sosyal demokratlarla, soldan umudu kesmiş yoksul kesimlerden ve AB’yi sosyalist bir birlik olarak görmeyen kızgın bilumum marjinal sol gruplardan besleniyor.

Geleneksel sol veya sosyal demokrat seçmenlerin aşırı sağa verdikleri destek sosyal demokrat partileri ve parti içindeki çeşitli kanatları artık daha fazla tartışmaya ve çözüm aramaya zorluyor.
Geleneksel sol seçmen için en cazip alternatif, vatandaşların ekonomik ve sosyal korkularına basit, anlaşılır çözümler sunan aşırı sağ oluyor.

Avrupa’nın sosyal demokrat partileri bir süredir yüzlerini sola dönmekten başka bir çare kalmadığının farkında. İngiltere’de solcu Jeremy Corbyn’nin oyların %59’u ile İşçi Partisi’nin liderliğine getirilmesi, Fransa’da da cumhurbaşkanlığı önseçiminde Sosyalist Parti içinde sol kanadın adayı Benoit Hamon’un birinci gelmesi, Almanya’da, SPD’nin Martin Schultz’u aday göstereceğinin açıklanmasının ardından yüzde 20’lerde sürünen oy oranının yüzde 30’lara ulaşması da çözümün doğru yerde arandığının göstergesi olarak algılanıyor.

19 Mart’ta toplanacak SPD kongresinde adaylığı kesinleştirilecek ve büyük bir ihtimalle partinin genel başkanlığı koltuğuna da oturacak olan Schultz’un “sosyal adalet” vaadiyle sürdürdüğü seçim çalışması sonucu 13.000 yeni ve genç üyenin partiye kayıt olması da Alman sosyal demokratları heyecanlandırıyor.

Sosyalist Enternasyonal’in yenilenmesinin ve küresel sorunlara karşı küresel çözümler üretmesinin gerekliliğini savunan Avrupalı Sosyal Demokrat partiler içindeki bir grup sosyal demokratın kurduğu İlerici Allians 27 Şubat’ta Berlin’de yaptığı toplantının sonuç bildirgesinde “Tehlikeli ve yeni otoriter rejime ve artan sağcı popülizme karşı siyaset yapmak cesaret ve iyimserlik gerektirmektedir. Birlikte, barış, adalet ve özgürlükle tanımlanan bir gelecek oluşturmak için küresel güçlerimizi bir araya getirmeliyiz” diyerek, sosyal dayanışma ve sosyal adalet kavramlarının öne çıkartıyor.
Sonuç bildirisinde, ilerleme, güçlü ile zayıfın dayanışması ve yaşamdaki önemli risklere karşı birlikte korum sağlanması olarak yorumlanıyor ve işçi sendikaları ile birlikte, kabul edilebilir iş ve işçi hakları ile yoksulluk ve suiistimale karşı mücadele edilmesi gerektiği vurgulanıyor.

11 Mart’ta Friedrich Erbert Vakfı’nca, Hindistan, Brezilya, Türkiye, Gana, Uruguay, Malezya, Mısır, Filipinler, ABD gibi Avrupa dışı sosyal demokrat partilerin katılımlıyla Berlin’de gerçekleşen “Sosyal Demokrasinin Geleceği ve Değişim” toplantısından da “küreselleşmenin demokratik denetim altına alınmasında sosyal demokratların başarılı olamadığı” sonucu çıkıyor.
Konuşmacıların hepsi “Sadece ekonomik değil, tüm kültürel alanları da tekleştiren Küreselleşmeye karşı alternatif politikalar geliştirilmesinin gerekliliği”nde hemfikir.

Ağırlıklı olarak da sayıları giderek azalan örgütlü işçi sınıfı, beyaz yakalılar diye de tarif edilen yeni orta sınıf ile işsiz ve yoksulların aynı parti içinde bir araya getirecek politik perspektifler geliştirmeden, 1989’dan başlayarak büyük bir keyifle tarihin tozlu raflarına kaldırılan solu ve sol değerleri, bulundukları yerlerden usulca indirerek yeni bir yol bulamayan bir sosyal demokrasinin Avrupa’nın geleceği hakkında söz söyleme yeteneği bulunmuyor.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…