'Yeni Türkiye'nin Siyasi Dili': Sen kimsin?

'Yeni Türkiye'nin Siyasi Dili': Sen kimsin?
Tanıl Bora ile siyasette sıkça tekrarlanan söyleyişlerin, sloganların ve kalıp sözlerin izini sürdüğü kitabı 'Zamanın Kelimeleri -Yeni Türkiye’nin Siyasi Dili'ni konuştuk.

Ayşegül KARAKÜLHANCI


ARTI GERÇEK- Tanıl Bora kitapları, araştırmaları ve çevirileriyle Türkiye'nin entelektüel dünyasına önemli katkılarda bulunmuş bir yazar, çevirmen, editör ve de yayıncı. Özellikle kendisi gibi düşünmeyenlerin düşünce sistematiğine, nerelerden beslendiklerine kafa yoran bir yazar. Bora, 'sağ'la başlayıp zamanla daha geniş bir alana yayılan fikir dünyası üzerine yazılar yazdı, yayınlar yaptı. Bora son olarak 'Zamanın Kelimeleri -Yeni Türkiye’nin Siyasi Dili' adlı kitabıyla karşımızda. 

'Zamanın Kelimeleri' yakın tarihin siyasal hayatında döne dolaşa tekrarlanan deyim ve söyleyişlerin, sloganların, kalıp sözlerin izini sürüyor. Sorgulanmadan kullanılan kelimelerin ve söz kalıplarının, kimi zaman nasıl "iktidarın lafları" olmaktan da çıkıp doğallaştığını, hatta bazen muhalefetin de ezberine yerleştiğini ortaya koyuyor.

Tanıl Bora ile Artı Gerçek okuyucuları için hem yeni Türkiye'nin siyasi dilini ve bu kelimelerin yitik anlamlarını hem de söz ile bilgi arasındaki ilişkiyi konuştuk. 

- 'Zamanın Kelimeleri – Yeni Türkiye'nin Siyasi Dili' kitabınızda hem siyasetin hem de toplumun kullandığı bir çok kelimeyi adeta bir dil arkeoloğu gibi tek tek incelediniz. Kitabı okumayanlar için soruyorum: Bu kitabı hazırlamaya nasıl karar verdiniz?

Çok teşekkür ederim ama öyle bilimsel bir çalışma değil bu. Deneme üslubuyla yazılmış yazılar… Bu vesileyle söylememe izin verirseniz, Türkiye’de kavramlar tarihi ve zihniyet tarihi çalışmalarında çok yapılacak iş var. Ağır ağır bu alanlara girenler de var, yolları açık olsun.

Bu yazılar, 2013 Mayıs’ında, Gezi isyanının çıkışından üç hafta kadar önce "Marjinal" lafı üzerine yazdığım bir yazıyla başladı. Tabii o sıra böyle bir seri düşünüyor değildim. O yılın Eylül’ünde "samimiyet" üzerine yazdım, o sırada daha bir seri fikri yoktu. Ardından 2015 sonlarında Birikim’in internet yayınında on beş günde bir düzenli yazmaya başladıktan bir süre sonra, giderek bu çeşit laflar üzerine yazmaya konsantre oldum. Dillere pelesenk olan, günlük siyasette adeta parola gibi kullanılan laflardı bunların çoğu. Kah demagojik mahiyetleriyle, kah bizzat aşırı sık kullanımlarıyla, ifrit edici bir etkileri vardı üzerimizde. Hâlâ da var! Bazıları da iktidarla o kadar özdeşleşmeyen, kitaba adını verdiği gibi "zamanımıza" damgasını vuran laflar. Klişeleşen ve her klişe gibi zihni kitleyen… Genel olarak klişelerden çok rahatsız olurum, hatta bazen marazi sayılabilecek derecede… Duyduğum bu rahatsızlık ve aldığım itkiyle, meşgul oldum bu lügatla. Biriktikçe, bazı arkadaşlarım da biraraya getirilmesi için teşvik ettiler.

- Yeni Türkiye'nin siyasi dili tarihsel olarak nerede başlıyor?

Milat saptamak şart değil, ayrıca tartışmaya açık. 2009-2010 eşiğinde, -aşağı yukarı-, iktidar kendisini daha bir muktedir görmeye başladı, öncekine göre daha celâlli bir dil kullanmaya meyletti. 2013’ten itibaren, bu eğilim gitgide vites yükseltti. Celâlli dil, hem daha çok bağırarak konuşmak demek, hem kesip atarak, lafının üstüne laf tanımayarak konuşmak, dinlemeden konuşmak demek, hem bolca zemmederek, kahrederek konuşmak demek.

- Bu dil, 'yeni Türkiye'nin bir taraftan da kültürel dili oldu. Kitapta dikkatimi çeken başlıklardan biri 'sen kimsin'in kullanımı. Türkiye'de toplumun her kesimi birbirine 'sen kimsin?' diyor. Mesela Almanya'da bu kullanımı çok nadiren duyuyorum. Neden toplumda hemen herkes birbirine bu soruyu soruyor? Neyi ihtiva ediyor 'Sen kimsin?'

Özellikle Erdoğan’ın dilinde, bu bir güç ve tahakküm ifadesidir. Gücün ne kadar? Hasmına ya da basitçe karşısındakine, giderek herkese, had bildiren bir söz. Herkese had-hudut çekiyor. Lafın esası, gayet yalın, tanımamanın ifadesidir. En vahimi de o aslında. "Sen kimsin?"in düz, yalın anlamı nedir? Senin kim olduğunu bilmiyorum. İşte: Tanımıyorum. Tanımanın etik ve politik anlamına geçiyoruz buradan hemen: Tanımıyorum, yani kaale almıyorum, varlığını-hukukunu kabul etmiyorum, "saymıyorum", seninle aramda bana sorumluluk yükleyen bir bağ görmüyorum. Evet, zaten kullanılırdı, iyice yayıldı bu laf… Ve anlamının gerçekten vahim olduğunu, berbat bir laf olduğunu düşünüyorum.

- Kitaptan devam edecek olursam başka bir başlık da 'samimiyet' kelimesi. Bu kelime de hem sağda hem solda sevilerek kullanılıyor. Otorite ve samimiyet arasında nasıl bir ilişki var?

Samimiyet, sahiden değerlidir, insana iyi gelir, ona şüphe yok. Karşıtı malûm, yapaylıktır, hesabîliktir. Samimilik iddiası, yapay olmadığını, sahici olduğunu, otantik olduğunu ileri sürer. Burada bir nokta; şu dünyada, çağımızda, kapitalizmde, vs. kapitalizmde samimiyetin ne derece ve nasıl mümkün olduğu… Bunu yazıda ele alıyorum. Bir başka nokta: Samimiyet iddiasının bizzat bir siyasi meşruiyet dayanağı olarak kullanılması, samimiyete dair oluşturulan hâlenin, adeta bir siyasi argüman işlevi görmesi. Samimiyetin bir otorite talebine dönüştüğü nokta işte burası.

- Siyasetçi ile halk arasındaki ilişki samimiyet üzerine mi kurulmalı? Samimiyet çıkarsız olma halini ifade ediyor. Oysa siyasetçi ve halk arasında bir çıkar ilişkisi var. Bu çelişkiyi siz nasıl görüyorsunuz?

Şeffaflık, açıklık nemize yetmez! Dediğiniz gibi çıkarsızlık, çıkardan azadelik anlamında samimiyet zaten siyasette yersiz, hatta aldatıcı; siyasi jargonla söylersek, "kimse bize bununla gelmesin"! Dürüstlük, açık sözlülük anlamında samimiyete eyvallah, ama ona da işte dürüstlük, açıksözlülük diyelim. Samimiyetin mahremiyeti, içli dışlılığı ima eden yanına da şüpheyle yaklaşalım; siyasetçiden talebimiz bu değildir. Mahremiyetin içtenlik anlamına da itirazımız yok, "kendi gibi olmak" yani, ama onun da sahiden "sahici" olması lazım, yoksa sırıtıyor. Bir de tabii nasıl bir "kendi"nin gibisi, o da önemli! Nasıl birisinin sahicisini isteriz, yani aslında nasıl birisini isteriz? Mesela Selahattin Demirtaş için bu cumhurbaşkanlığı kampanyasında kullanılan slogan: "Yurttaş, arkadaş, yoldaş". "Arkadaş" gibi olmak adına bir samimiyet iddiasıyla karşılaşıyoruz burada; Demirtaş’ın sahiden "arkadaşça" bir hali ve üslubu var, kurduğu samimiyet imgesi, haline tavrına sözüne oturuyor. Ama daha önemlisi, buradaki "sahicilikten" önemlisi, samimiyetten önemlisi; burada arkadaşça, yoldaşça, yurttaşça bir ilişki vaadi ve çağrısı var, beşeri münasebetlere dair bir teklif bu, birbirimizle nispetimize dair bir teklif. Bir eşit ilişki talebi ve teklifi.



- Eski Yunanca'da 'logos' hem bilgi hem söz demekti. Yani Yunanlılara göre söz bir bilgi taşımalıydı. Sizce günümüzde söz ile bilgi arasındaki ilişki nasıl?

Retoriğin klasik felsefede üç unsuru var biliyorsunuz: Logos, söz, bunlardan birisi. Diğerleri: Ethos ve pathos. Ethos, yani ahlâkî veçhe, yani konuşanın, sözü söyleyenin erdemliliği, söylediği sözle uyumlu bir hal ve tavır üzre olması. Pathos, yani heyecan ve coşku, yani duygulara hitap ederek ikna edici olabilmek. İdeal ölçü, bu üçünün birbiriyle uyumlu ve tutarlı, uyumlu olmasıdır. Günümüzde denge nasıl? Genellikle epeyce kaymış vaziyette! Pathos ve Ethos, Logos’u geriye itiyor, araçsallaştırıyorlar. Ama yine de üçü arasındaki rabıta hâlâ önemlidir ve üçü arasındaki güçlü bir uyumun ben hâlâ bir kudreti olduğuna inanıyorum.

- Bir taraftan internet nedeniyle hiç olmadığı kadar kollektif bir biçimde fikirler üretiliyor. Fakat diğer taraftan da bu fikirlerin hiçbiri kalıcı, uzun süreli bir etki yaratmıyor. Bilgi ve kelime arasındaki ilişkiye yeterince dikkat edilmediği için mi bu kollektiflikten yeni bir düşünce, ideoloji gelişmiyor?

Evet artan sür’at, muazzam akışkanlık ve başlıbaşına ortalıkta dolanan söz ve yazı miktarının azameti, zihinlerin de buna göre işliyor olması, böyle bir duygu yaratıyor: Kalıcı, sağlam fikirlerin artık tutunacak dal bulamayacağını düşünmeye meylediyoruz. Ama kendi kendimi uyarma gereği de duyuyorum bir yandan: Belki de ihtiyar bir tutuculukla yaklaşıyoruzdur. Bu vasatta, bu koşullarda da düşünmeye ve konuşmaya devam ediyoruz neticede. Belki alışmadığımız türden yeni çığır açıcı fikirler, metinler çıkacak. Belki, sadece yazıdan ibaret olmayan, söz ve imgeyle konuşan, belki interaktif metinler.

- 'Zamanın Kelimeleri – Yeni Türkiye'nin Siyasi Dili' başka dillere de çevrilecek mi? Çevrilecek olursa yabancı dilde bu kelimelerin anlamlarının kaymasından endişe eder misiniz? Yoksa dünyada yükselişte olduğu varsayılan sağ popülizmin zaten ortak bir dili mi var?

Heinrich Böll Vakfı’nın sitesi için kitabın meramını özetleyen bir yazı istediler, Almanca olarak yayımlandı.
Tageszeitung’da Oliver Kontny’nin "Lingua AKP" başlıklı bir tanıtım-eleştiri yazısı çıktı. Çevrilmesi halinde tabii bir zorluk olur. Bağlamı anlatmak, notlamak gerekir. Beynelmilel popülizmin tabii evrensel diyebileceğimiz lâfları, üzerinde konuştuğumuz "samimiyet" de bunlardan biri mesela. Ya da birbirine nispet edilebilecek lâfları var. Bunların yanında, "bize" özgü olabilecek laflar da var, bunlar da arka planları ve anlamlarıyla, popülizmin söylemsel analizini zenginleştirecek bir katkı sağlayabilirler.

- Önümüzde malum seçim süreci var. Şu anda en çok kullanılan kelimelerden biri de 'umut'. Umut nasıl bir kelimedir? Nasıl bir anlamı vardır umudun? Umutlu olmak gerekli midir?

Ernst Bloch’un Umut İlkesi’nin çevirmeniyim biliyorsunuz, en azından o kitap vesilesiyle umutla on yıl uğraştım! Umutla hep uğraşıyoruz aslında. Umut, onu mümkün kılmak üzere bir uğraşla umut olabilir ancak. Umut edilenin ruhunu yaşatan, o ruhu çağıran bir şeyler yaparak… Umut, sadece erek değil, gidiş yoludur. Doğrusu, erekten ziyade gidiş yoludur. Öyle anlıyorum.

Kapak fotoğrafı: Burak Ciritçi
İç fotoğraf: Can Gazialem

Öne Çıkanlar