Yeniden kimliksiz günler mi, dediniz?

Bir halkın oluşturduğu yönetim sokaklarda hizmet üreten bir güce dönüşmüş ise o halkı yeniden zorbaların egemen olduğu eski bağımlı, kimliksiz günlere döndürmek kimsenin harcı değil...


Körfez Savaşı’nın ilki 1991 yılının Ocak ayında başladı. Kısa süre sonra Kürdistan’ın güneyinde zayıflayan Saddam diktatörlüğü, Kürdistan’daki devlet kurumlarını ayakta tutamayınca bu bölgelerde gözle görünür bir idari boşluk yaşanmaya başlandı.

Mart ayına yaklaşırken neredeyse tüm Güneyli partilerin içinde yer aldığı Kürdistani Cephe geri dönüş kararı aldı. İlk olarak Bahdinan bölgesinin dağlarında kalan az sayıda peşmerge kentlere inmeye başladı. Kandil ve İran’daki askeri ve sivil kamplarda kalan peşmergeler de kentlere indi. Kısa süre sonra peşmergelerin aileleri de büyük çoğunlukla Kürdistan’a geri döndü.

Kürdistan Cephesi’nin varlığı her ne kadar işleri kolaylaştırıyor olsa bile yine de peşmergeler, yurt dışına çıkmak zorunda kalan siyasi kadrolar tamamen dönüp Kürdistani Cephe yönetime hakim oluncaya kadar belli bir zaman geçti. Bu aradaki kısa sürede Saddam’ın Kürt kentlerine yerleştirdiği Arapların, Kürt olmayan devlet çalışanlarının, ordu ve emniyet mensuplarının önemli bir bölümü yönünü Irak’ın Arap kentlerine doğru çevirirken Kürdistan’ın kent, kasaba ve köylerinde kalanlar ağırlıkla Kürtlerdi. Irak’ın ‘müsteşar’ adını verdiği korucu başlarının önemli bir çoğunluğu Kürdistan’da kaldı. Ara boşluk döneminde bunların her biri bulunduğu bölgede şu veya bu biçimiyle yönetimi ele aldı. Kürdistani Cephe’nin kararına korucularda uyum gösterdi ve yönetimi hiçbir sorun çıkarmadan zamanı geldiğinde Kürdistani Cephe’ye, ağırlıkla da KDP ve YNK’ye devretti.

Körfez savaşı sonrasında Kürdistan’a ilk gidişimde bu karmaşa henüz devam ediyordu. Birçok yerde özgürce dalgalanan Kürdistan bayrağını görmek sevindirici bir durumdu ancak Kürdistan’ın her köşesinde yaşanan idari yetmezlik göze batacak kadar keskindi. Kimse idari yetmezliği önemsemiyordu. Ancak bu idari yetmezlik devam eden yaşamı olumsuz etkiliyordu.

Kürdistan’a ikinci gidişim aradan geçen bir yıl sonraydı. 1992 yılında yapılan genel seçimleri izlemek için gitmiştim. İlk gidişimde gümrük kontrolü yoktu. Habur sınırını geçmek Kürdistan’a varmak için yeterliydi. Kimse size zorluk çıkarmazdı. Hele gazeteci, bir de üstüne üstlük Kürt iseniz tüm kapılar size açılırdı. Ancak seçim için gittiğimizde durum çok farklıydı. Artık oturmuş yönetimler vardı. Partiler kendi hakimiyetlerindeki bölgeleri kontrol altına almıştı. Eğitimden sağlığa, güvenlikten belediyecilik hizmetlerine kadar birçok hizmetin yürütülmeye çalıştığını en azından somut olarak gözleyebiliyordunuz.

Kürdistan'a seçimler nedeniyle tekrar gittiğimde dikkatimi en fazla çeken şey Duhok kent merkezinde gözüme çarpan trafik polisleri olmuştu. İlkinde bunlara rastlamamıştım. İkincisinde, parlayan ütülü üniformalarıyla trafik polisleri, elektrik olmadığı için yollarda oluşan trafik keşmekeşini kontrol etmeye çalışıyor, el kol işaretleriyle sürücüleri yönlendiriyordu. Bu arada köşe bucağa yanlış park etmiş sürücüleri uyaran, uyarılara uymayanlara para cezası kesen, polisler de gördüm. İlk gözüme çarpan trafik polisi ile bir fotoğraf çekip hemen ilk söyleşimi yapmaya başladım. Gazeteye gönderdiğim haberde de bu fotoğrafa yer vererek polislerin trafik keşmekeşinin giderilmesi için gösterdiği çabaya dikkat çektim. Haber izlenimdeki son cümlem de mealen şöyleydi: Kürt yönetimi şapkasıyla, üniformasıyla sokaklarda hizmet verenleri de oluşturmuş ise o bayrağı İbrahim Halil’den indirebilmek artık kimsenin harcı değil...

Aradan çok yıllar geçti. İniş çıkışlar yaşandı. Riskli kavşaklardan geçildi. Ancak o bayrak inmedi. Çünkü Kürtlerin yalnız güvenlik değil hizmet birimleri de vardı ve tüm eksiklik ve aksaklığına rağmen artık işliyordu.

Bunları aklıma getiren Rojava Kürtlerinin televizyonu Ronahi TV’de izlediğim bir program oldu. Ronahi TV’de izlediğim Çavê Sêyemîn, yani Üçüncü Göz adlı program, eksiklik ve aksaklıkları olsa da bana Kürdistan’ın ilk yıllarının daha da ilerlemiş, daha da yerine oturmuş halini anımsattı.

Rodi Mihemed Emin adlı genç bir gazeteci arkadaşımızın sunduğu programın konuğu, Trafik işlerinden sorumlu Jinda Oso adlı kadın trafik müdürüydü. İzleyicilerin sorularıyla aktif katılabildiği programda Rojava kentlerinin trafik sorunları tartışılıyordu. Derik’ten, Girkê Legê’den, Kamışlo, Kobani ve Afrin’den programa telefonla katılanların her biri kendisinin trafik ile ilgili sorununu ve varsa sorusunu aktarıp yanıtını istiyordu. Trafikten sorumlu Jinda Oso’nun yönettiği kurumu eksikleri nedeniyle eleştirenler çoğunluktaydı. Hatta neredeyse her konuşan eleştirdi. Trafik tescil işlemleri, araç muayenesi, ehliyetlerin yenilenmesi, trafik ışık ve işaretlerinin eksikliği, motosikletlerin kentlere alınmasında çıkarılan zorluklar gibi sorunların çözümünde ağır davranıldığını belirten izleyicilere Jinda Oso zaman zaman hak vererek, zaman zaman olanaklarının yetmezliğine dikkat çekerek, sinirlenmeden, her eleştiriyi dikkatle dinleyerek yanıt veriyordu. İzleyicinin biri öncelikle YPG ve YPJ’lilerin trafik kurallarına uyması ve davranışlarıyla örnek olmaları gerektiğini söyledi. Yol ortasında olduk olmadık yerlerde duran YPG ve YPJ’lilere ait araçların zaten dar olan yolları tıkadığını belirten izleyici, bu sorunun çözümü için hangi adımları attıklarını, atmayı düşündüklerini soruyordu. Bir diğer izleyici ise motosikletlerin güvenlik nedeniyle kentlere alınması konusunda çıkarılan zorluklara dikkat çekerek mağduriyetlerinin giderilmesini istiyordu. Oso, bunları sabırla dinleyip yanıtlarını verdi. Bazı izleyicilerin mağduriyet olarak dillendirdiklerini ise kabullenmedi. Örneğin 40 yıllık ehliyet sahibi olduğunu belirten bir izleyici, ehliyetini yenilemek için başvurduğunda sürücülüğünün yeniden sınandığını ve kendisinden sağlık raporu istendiğini belirterek, bunun haksızlık olduğunu söylüyordu. Oso bu soruyu yanıtlarken, kararlarının haklılığını şu sözlerle savundu:

"40 yıllık sürücü. Elbet gözlerinin durumu başta olmak üzere sağlığının sürücülüğe uygun olup olmadığı denetlenmeli. Sürücülüğünün sınanması da çok doğal... Olumsuzlukların, kazaların önüne geçmek için başvuranların cidden sürücü olup olmadıklarını anlamaya çalışıyoruz.”

Programla ilgili söylenecek çok şey var ama özetle şunu belirteyim; Çavê Sêyemin’de bir tek trafik sorunları değil. Asayişten belediyecilik hizmetlerine kadar her konu tartışılıyor. Her seferinde de en az bir sorumlu yayına çıkarak tüm kamuoyuna açık bir yayında, halkın yalnız sorularına cevap vermiyor hesap da veriyor.

Tekrar başa döneyim. Duhok’ta gördüğüm ilk Kürt trafik polisi, yönetimin Kürtlerin eline geçmesinden bir yıl sonraya denk gelmişti. Başlangıç aşamasında oldukları için elbet her şeyleri mükemmel değildi. Ancak kararlılıkları mükemmeldi. Rojava’da 2012’nin 19 Temmuz’unda Kobani’de başlayan devrimden bu yana ise hem çokça zaman geçti, hem de atılan çokça adım var. Kürtler, Rojava’da yalnız çetelere karşı savaşmadılar. Savaşın içinde yeni bir yaşamı da adım adım kurdular. Şimdilerde ise bu yeni yaşamı daha da güzelleştirmenin, kalıcılaştırmanın adımlarını atıyorlar. Daha da önemlisi topluma açık biçimde hesap vermenin mekanizmalarını kuruyorlar.

Bu kıyaslamayı niye yaptın, diye merak edeniniz olabilir. Şu yanıtı verip bitireyim: Kürdistan’ın güneyi yaşamı adım adım örerek, tüm risklerine rağmen kazanımlarını sonuna kadar koruyarak bugünlere geldi. Kimse canını sıkmasın, Kürdistan’ın batısı da o yaşamı adım adım örüyor, giderek de güzelleştiriyor, kalıcılaştırıyor. Hatta diğer halklarla birlikte geliştirdiği ortaklık sayesinde yaşam alanlarını da güçlendiriyor.

Son söz: Bir halkın oluşturduğu yönetim artık sokaklarda hizmet üreten bir güce dönüşmüş ise o yönetimi, o halkı yeniden zorbaların egemen olduğu eski bağımlı, kimliksiz günlere döndürmek kimsenin harcı değil...

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…