Yer'siz - İsimsiz / Bedensiz

Kendi ismini kendisi alan bir dünyadayız, başarabilen herkes kendi adını kendisi almak ister, veriliyi reddeder. Zira insan, kendisine isim koyabilendir.


İnsan kendisine bir isim verildiğinde, onu reddetme kudretini de kendisinde bulmalı. Mahkemeler kendisine verilmiş isimleri değiştirmeye çalışanların dosyalarıyla dolu. Kadınların kendi isimlerini sakınmak üzerine neredeyse 40 yılı aşkın mücadeleleri ve tartışmaları var. Çocuğun soyadı meselesi hala hayli tartışma götürür bir mevzu.

Kendi ismini kendisi alan bir dünyadayız, başarabilen herkes kendi adını kendisi almak ister, veriliyi reddeder. Zira insan, kendisine isim koyabilendir. Bu bir kahramanlıktır ve asıl kahramanlık da budur. Zira yüzyıllardır her evde, her zamanda, her adımda kendisine başka isimler bulan insanlarla var olabiliyoruz ancak. Adını reddedip kendini, mesela bir atmaca gibi, bir tilki gibi, bir aziz, bir katil ya da bir kahraman gibi adlandırabilen insanlarla. Kendisine takılan lakapları reddeder, sıfatları silkeleyerek kendi adıyla var olmak ister. Takma isimler, twt hesapları, sanal adlar, başka bir karakteri özleyenler.. Hepsi kendi adını özler. Ona verileni değil. Dört kitabın tamamı  isimleri kendince dönüştürerek var olduğuna göre, Dünya`daki en makbul ve en muteber işlerden birisi adını kendi koymaktır. İnsan bir kez adını kendisi koymaya karar verdiğinde de Dünya'daki her halin adını koymaya muktedir olacaktır. Adımızı bu yüzden değiştiririz.

Kimse kendi ismiyle dünyaya gelmez. Adımızın bizim tarafımızdan onaylanmadan önce, kamusal alanda onaylandığı bir zamanda yaşıyoruz. Oysa biz, kulağımıza üflendiği zamanı değil adımızı ilk kez duyduğumuz anı biliriz. Bize ilk kez bir ismin bir karakter kurguladığını, mesela neşeli olmayı, itaatkâr olmayı, erkek olmayı veya isim neyi gerektiriyorsa o olmayı öğütleyen ilk uyarıyı. Oysa adını reddeder (bazı) insanlar. Devletin kalıp kalıp soyadına bellediklerinin çoğu kendilerini başka isimler bulurlar, olmadı inkardan gelirler. Günümüzde de Kürtler, Lazlar, Adıgeler, Mergeller, Hemşinler ve dahi Türkmenler ya kendi seçtikleri isimlerde yaşıyor ya da kavgaya kuvvet devletin üzerine yürüyüp, ismini tescilliyor.

Kendimize verdiğimiz isimle kahraman, güzel, akıllı, kıvrak veya delice oluyoruz, başka bir ismin mirasçısı veya bir dünyanın başlatıcısı oluyoruz. Muktedirler bu nedenle insanların kendilerine isim koymasından pek hoşlanmazlar. Efendiler ismimizi kendileri koymaya pek meraklıdırlar.

Başka isimleri, başka bedenleri, başka anları yaratmanın reddetmenin, kendisini başka bir aleme akıtmanın ilk yolu ismi değiştirmekse, ikinci direniş bedeni bu yeni isimle birlikte süslemekten geçer.  O isme layık olmak, savunmak ve o isimle bütünleşmek gerekir. Bedeni, bize emredildiği üzre bir armağan olarak sunmak yerine kendi seçtiğimiz yaşama uyarlamak gerekir.

Bir kez adı verildikten sonra insan neden adını reddeder? Zira kendini yeniden bedenleyenler bir yere ait olduklarını ve o yerin kendi isimleriyle taşınacağını da bilirler. Dünyanın kadim adlarını sürdürmeye de soyunurlar. Mesela

Ardahan'da konuştuklarım “Sunduzkom'dan geçince" diye tarif ediyorlardı tarlalarını. “Cincirop'un düzünden inersen" diyorlardı mera kavgasını anlatmak için, “Lelevarginis bizden derler ama kulagasma" diye öteliyorlardı. Hopalılar kendilerine verdikleri bu adları söylemeyip sakınsalar da, bir gün gelip hiç unutmayarak önlerine kelep kelep dosya fırlatarak onları “Ermeni tohumu olmakla suçlayan“ kaymakamları çok eski hainlikleriyle tanıdıkları için, Metin Lokumcu'dan sonra artık karakolun önünde kendi dilleriyle bağırdılar mesela: Suçlandıkları dili, kendi dillerini Hamşence konuştular. Sarp köyünü bir sabah tam orta yerden böldüğünde devlet, bir gecede zihin haritaları paramparça önlerine koyulduğundan beri unutmaya ya da gizleme zorlandıkları, ama devletin hiç unutturmadığı o suçluluğun üstüne üstüne konuştular. Yerlerini geri almak için.

O yüzden bir yeri fethetmeye soyunan muktedir önce yer isimlerini değiştirerek, unutturmaya başlar. Sonra bütün coğrafyayı alır hepsini hooop haritalandırır. Derelerin geçitleri, koyakların çoban dilleri,  newaller, çiyanlar, köprüler, mahaller, şehirler isim değiştirir, yer değiştirir, öyle ki bir daha gelen bilişsel coğrafyasını şaşırır. Evini, toprağını, yerini tanımaz.

Haritada gördüğünüz o kentlerde, yerlerde artık herkes ölü çünkü artık o şehirler yok oldu. Artık kimse ŞebinKarahisarlı değil mesela. Doğduğun toprağın ismi öldürüldüğünde sen de ölürsün. Artık kimse Boğaziçi Köprüsü'ne karşı çay keyfi yapamaz. İsmiyle beraber kendi hafızası öldü. Kimse bir daha Türkiye'de olmayacak. Zira Sur öldü. Sur'da içtiğimiz çay öldü. Zihinsel yıkımın başlangıcı bu kayıptır, insan önce ismini sonra yerini kaybeder, böylece zihnini de kaybeder. Yersiz yurtsuz bırakılmaya inat kendi isimlerinde ısrar edenlerin, neden Dünya adlarını taşımakta direndikleri böylece malumdur.

Ama bundan söz etmeyeceğim. Simdi daha çok bu boşaltma halinde, insanın bedeninin isimle beraber boşaltılmasından söz edeceğim.

İsim bedenin giysisi, yerinin sembolü ve aidiyetidir. Yerin aidiyetini bedeninde bir kez giyinmeye başlayınca, muktedir de o bedeni hiçleştirmeye and içer: Kravatlandırır, pantolandırır, soyar, yeniden bedenlendirir, soyar, soymaya doyamaz. Esir aldığında mesela çıplak bedene kadar soyulur. Yetmez, aynı renkleri giyinmeye zorlar. İsmini kaybeden yerini de kaybeder, sonra bedenini de. Lacivertlere, karalara, plaza yakalara, çizgili gömleklere, çubuklu hapishane giysilerine büründürür. Yetmez, bütün ruhunu ele geçirmek için Dünya'nın en aşağılık suçlarını örnek alır, Guantanamo'dan biçici getirtir ki kendi rengini de sana boyasın.

Shakespeare "gül dediğin nedir ki" demiş

"İsim dediğimiz nedir ki?
Gül dediğimiz şu şey,
Kokar başka bir isimle de,
Aynı güzellikte.
Bu yüzden Romeo, çağrılmasa da Romeo diye,
Kaybetmez o güzel kusursuzluğunu,
İsimsiz de sahip olduğu...
". Oysa bilmezdi ki, gülü adıyla çağırmaya gidenlerin,  isimleri birbirine eklemek için yola çıkanların hem kendilerine hem Dünyaya koydukları isimler Guantanamo'dan getirtilmiş bir bombayla parçalandığında,  geriye kalan artık ne yerdir, ne memlekettir, ne vatandır.


* Harika, Faik S. (1929), Türkiye Coğrafyası, (Lise Kitapları IIII. Sınıf), Devlet Matbaası, İstanbul, kitabından

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…