#YersizYurdsuz: Mülksüz.

Devleti meşru kılan vatan sınırlarıdır. Ve devlet kendi meşru tarihini sınırlarda yazar. Vatanı haritalandırmak, onu ticarileştirmekle başlar. Toprak bir kazanç, vatan bir kazanç kapısıdır.


Farkında mısınız bilemiyorum (mutlaka farkındasınızdır da) biz çok hüzünlü bir toplumuz. Çok hüzünlüyüz, bir türlü eğlenmeyi gülmeyi beceremiyoruz; kadınlar erkeklere güvenmiyor, erkekler kadınlarla şakalaşmayı beceremiyor, çocuklar hepsinden ürküyor; düzgün bir yemeği bile elimize yüzümüze bulaştırıyoruz, şöyle adam akıllı bir eğlenceyi bile beceremiyoruz. Ağır bir hüzün var üzerimizde, bir türlü tanımlayamıyoruz. Tanımlayamadığımızın öfkesi ev içinden çıkıyor ve dalga dalga dışarı taşıyor. 

Bir kere toplum değiliz. Büyük bir bölünme, dahası bölünenlerin her birinin ‘diğeri’ne müthiş bir kızgınlığı hatta düşmanlığı var. Sosyal bilim çalışan birisi olarak bu yapıya kestirmeden “toplum” adını vermek içimden gelmiyor. Olsa olsa “toplam” sayılabilecek bir haldeyiz.

Halk olamadık. Türkler halk olmayı başaramadı. Yazık ki! Kürtler halk olabildiler. Aleviler de halktır. Ne kadar hırpalansalar da. (Bunu sonra konuşuruz)

Millet tanımlarına uyduğumuz da söylenemez. Büyük bir sofranın bir ucuna ilişmiş, kırıntılarla doyabilmek için kendi içini çürüten yalanları gün boyu tekrarlamak zorunda olanların millet içine dahil olması mümkün değil. 

Çok hüzünlüyüz; bu hüzün yıllarca kabul edilmek için elinden gelen her kalıba girmeyi başarabilmiş; kırgınlığını sadece kabul edilebilmek için saklamış, ama onu da başaramamış, sonunda elinde kala kala bir parça toprak-bir de dökük ev belki, belki bir emekli maaşı ve yurtdışına yollanmış küçük evlatların her ay yolladıkları kırıntı Yurolar kalmış bir milletin ahvadı olmaktan ve bunu da acıyla idrak etmekten kaynaklanıyor. 

Kafkasların altında, bir akşam üzeri o güzelim köye doğru ilerlerken düşündüklerim tam da bunlardı: “Bizi millet kılan devletlere karşı kendimizi toplum yapmayı da başarabilecek, hatta halk kalabilmeye diretecek gücümüz ne olabilir?” Mesela “eğer bir devlete isyan giderseniz, o devletin neresinde- hangi ucunda yaşayabilirsiniz?” böyle sorularım vardı. Özetle, devletle vatandaşlık üzerine pazarlıklarımızın çatışmacı odaklarını arıyordum. Böylece insanların kendi varoluşlarını devlet dışı alanlarda nasıl başarabildiklerini görmenin de mümkün olacağını düşünüyordum. 

Yanılmışım: o pazarlıkların gizli, söylenmemiş çıkarcılıklarını da aramam gerekiyormuş. Mülke bakmak gerekiyormuş. Devlet bir yeri çevirip “burası vatan” dediğinde, içerde kalanların asıl derdi olan mülk edinme/mülkü tutabilme çaresizliğine, söylenmemiş bir işgalciliğin ara ara üzerimize kustuğu yalanlara bakmam gerekiyormuş.

Dedesi soykırımda Kanada’ya sığınmış Ermeni yoldaşım E., Kayseri’deki köyünü sadece onun aziz hatırası için ziyaret etmek istediğinde şimdi mülklere el koymuş olanların onu neredeyse öldürecek kadar nefretle kovaladığını anlatmıştı: “Tek dertleri şuydu” demişti. “Dedemin topraklarını geri istediğimi sandılar”. 

Bizde bu işleri soykırımın liberal bir “anma”sıyla sınırlanarak söylemek henüz mümkün: Kuruluşun mülkleştirilmesinin izlerini, bir toprağı vatan olarak rüşvetlemenin devlet yandaşlığıyla nasıl gerçekleştiğini, vatandaş olabilmenin hem kendini inkarla hem kendinden olanın mülküne el koyarak devletle giriştiği örtük işbirliğini ise, şimdilik çok az araştırmacı cesaret edip konuşabiliyor. Ama kırımları “anma”larla geçiştirmek iyidir tabi. Oysa yurd/t dediğimiz şey, sonuçta bir “baba mülkü”dür. Peki, bizim babamız kimdir? Onun mülkü neresidir? Bize kuruluşta devlet mülkü olarak sunulan bu vatanın hangi karışını kimin kanıyla sulayarak, onu almayı hak ettiğimizi düşünüyoruz? El koyduğumuz toprağın başkasının toprağı olduğunu dahi kabullenebiliriz, şimdiki neo liberalizm buna dahi cevaz veriyor... Kentsel dönüşümde mesela, istediğiniz müteahhit birkaç yüzbin Tl karşılığında bütün geçmişinizi aklayıp sizi mülk sahibi yapabiliyor. Da, ya biz o dedenin nesiyiz? Babamız kimdir? Bize o toprağı verene ihanetimiz ne? Bunu izlemenin şimdiki hüzne çare olabileceğini o köyde anlayabildim. O yüzden yazmam gerekiyor. Bu mülk belasıyla başetmeden, halk olamayacağımızı anlatmam gerekiyor. 

Bir akademi yoldaşımla bir süredir 1915’te yapılmış müthiş bir harita üzerinde çalışıyoruz: Harput Eyalet haritası. Topoğrafyayı siyasi coğrafyayla, onu da beşeri coğrafyayla birleştirmeye çalışmış bir harita bu. Elbette Türkiye’nin yasaklı bir haritası. Ve elbette tüm haritalar gibi kendi yalanlarını da içinde barındırıyor.(Bunu biliyoruz.) 

Üç yıldır deştiğimiz bu harita Harput Eyaleti’nin 1915’teki tüm köylerini, mezarlıklarını, kutsal yerlerini, sularını, hepsini eski Hayca adıyla veriyor. Yeni Hayca’ya çevirdi genç bir meslektaşımız. Sağolsun. Mesele bu değil. Üç yıldır meslektaşımla bu haritanın üzerinde çalışırken asıl sıkıntıya düştüğümüz konu, bazı köylerin artık olmaması değil. Bunu anlayıp anlatabiliriz: Zira liberalizm denen esneklik, soykırımla açıklanabilecek her hali kolaylaştırıcı bir insan hakkı temelini de meşrulaştırdı. “Sorry” toplumuyuz artık: Özür diliyorsun, bitiyor. Bizim derdimiz başka: 1915’teki köylerin bir kısmı duruyor: Nüfus projeksiyonlarına bakıyoruz: kendi gelişimlerini gerçekleştiriyorlar. Normal akışları var yani. Derdimiz şu: “Siz şimdi olduğunuz değil, o zamandan beridir olduğunuzsunuz” nasıl diyeceğiz! 

Meselenin sadece Dersim’e ait olmadığını bilmeniz lazım. Türkiye’nin hayli geniş bir kısmının tapusu yoktur. İşgal arazileri üzerine otururuz. İstanbul’dan tutun, Edirne’ye oradan Ardahan’a kadar. Tapu kadastro o toprağın üzerinden yeni geçti: HESler, barajlar, toplulaştırmalar ve enerji hatları mülke yeniden el koymanın elverişli bir meşruluğunu da becerdiler. Araziyi yeniden ölçer ve arsa haline getirirken de öyle bir kartografya yarattılar ki dedesi gelse tanıyamaz artık araziyi. Ama tapular sağlamlandı ve sonra satıldı. Kentsel dönüşümü de böyle okuyun. 

Devlet, bir toprak alanını önce arazileştirir sonra arsalaştırır. Bunu başarabilen devlete de iyi kapitalist devlet denir. Başaramıyorsa, başarısız devlet der geçeriz. Zorla yaparsa, #Sur’daki gibi, ona da totaliter deriz. Ama vatan dediğimiz yer, o vakitten bu vakte kadar iktisadi bir kazanç alanı haline dönüşür. Harita bir ticarettir. O yüzden “coğrafya kader!“ değildir. Olsa olsa seçtiğimiz hüzündür. Hüzün, o seçimdeki kârın lanetli payıdır (Bataille okuyun. Lanetli Pay’ı anlatır). 

Bilirsiniz, 2000'den beri kara sınırlarını çalışıyorum. Vatanın sonu olarak bildiğiniz o çizgiyi: Kanlı ve çok öfkeli. Bir devletin bir millete sahip olduğunun göstergesi olan çizgiyi. Bir ülkeye girerken, sınırından girersiniz ve o vatanın mülküne girmiş olursunuz. Zira devleti meşru kılan vatan sınırlarıdır. Ve devlet kendi meşru tarihini sınırlarda yazar. Vatanı haritalandırmak, onu ticarileştirmekle başlar. Toprak bir kazanç, mülk bir hak olmaya başlar: Vatan bir kazanç kapısıdır. 

Sınır çalışırken onun içindeki milletin oluşma ve meşruiyet biçimlerini, devletin kendini sınırlarla nasıl yasallaştırdığını, vatandaşlığı vs. bir çok konuyu çalışabiliyorsunuz. Ben de vatanın kazanç kapısında, eski deyimiyle maraba yeni söylendiği üzere sosyal yardıma muhtaç bir halde durmanın anlamlarını o köyde anladım. Akşamın çöktüğü bir anda, tanışlarla beraber köye girerken aklımda sadece insanlarını tanımak vardı. Neyle karşılaşacağıma hiç hazır değildim.

Bir Terekeme köyündeyiz. Evin içi şimdiye kadar görmediğim güzellikte. Büyük salonun dört bir yanı sedirli ve sedirlerin üzerinden tutun tavana kadar, el dokumasıyla döşeli. Yerdeki kilimlerden, odanın coşkusundan, renklerin zenginliğinin içimde yarattığı genişlik duygusundan o kadar etkilendim ki, hani nutkum tutuldu. Ortadaki üç büyük el oyması ahşap direk tavanı tutuyor: müthiş bezemeli , iyi korunmuş. Ev sahiplerini gözündeki ışıktan onların da benim hayranlığımı çok beğendiklerini anlıyorum. Terekemeler aşıklık gelenekleriyle ünlü. Aşık Şenlik gibi ünlü ozanları, sözlü aktarıcıları var. Türlü sözlü aktarım teknikleriyle, dudak batmazlarla, manilerle konuşuyorlar. Pırıl pırıl, neşeli, misafirperver insanlar. 

Köylerde aile ağacı tekniğiyle çalışıyorum: insanlar kendi soylarından, Türklüklerinden söz etmeyi çok seviyorlar zira. Bu konuşma sırasında da hangi köylere nerelerden gelin getirdiklerini, miras, aile bağı, sosyal hayat gibi büyük analizi yapabilmek mümkün oluyor. Herkes mutlu oluyor. Onlar tarihlerini, soylarını ve geçmişlerini anlatıyorlar ben mülk tarihi ve göç tarihi çıkartıyorum. Başladık:

Köy kaç babadır” diyorum: “6” diyorlar. Sayıyorlar, tatlı mı tatlı bir lakap takma gelenekleri var. “Bir de Miras A. gil var” diyorlar sonra. 

Ha! 7 baba” diyorum. 

Düzeltiyorlar: “Yok, o bizim amca oğludur. Bak şurada oturanlar, ama onları sülaleden saymıyoruz, kız alıp vermeyiz”.

Nasıl yani, amca kızı en kıymetli gelindir? Soruyorum. Israrla “aynı sülaleden olduklarını ama ayrı” olduklarını söylüyorlar. Üzerinde durmuyorum. Ama bu konuda bir açık kapı bıraktığımızı biliyorlar.

Bir süre sonra bana “Bak biz sana bu MirasA. Gili anlatalım” diyorlar.

Başlıyor:

H. Ağa (Köyün kurucu ailelerinden birisi ve ev sahibinin büyük dedesi) karısı ölünce bir karı getirmiş Revan’dan (Revan=Yerevan).Oğlu A’ya baksın diye. Sonra o karı bir çocuk yapmış O da, A. (konuşmayı olduğu gibi aktarıyorum) .

Sonra küçük A. İki yaşına geldiğinde bu sefer H. Ağa ölmüş. Karı da çocuğu alıp Revan’a dönmüş.

Büyük oğlan A, 15-16 yaşına geldiğinde aklına kardeşi düşmüş, meraklanmış, biçinden (hasat) sonra atlanıp Revan’a gitmiş. Revan’ın dış mahallelerine geldiğinde, bir grup çocuğun oynadığını görmüş, kardeşinin onlar arasında olabileceğini hissetmiş.”

(Tam burada birden bütün oda bir uçtan diğerine bir mani söylemeye başladı. Sözlü gelenek dile gelmiş, bana, bir yabancıya olağan üstü güzellikte bir kapı açıyorlardı. Kendilerinden bir hediye sunuyorlardı. Mutluluktan, hayranlıktan ve bana gösterilen büyük güvenden içim öylesine dolu kalakaldım ki, tek bir anı kaçırmamak için susarak, o güzel yumuşacık kilimli ışığıyla ve seslerle dolmuş odanın bana hasredilmiş büyük zenginliğini yudum yudum tadarak, hayranlıkla dinledim) .

Odanın bir yanı A oldu, karşıya seslendi 

Filan açtığında, filan uçtuğunda

fişmanca geldiğinde

kardeşim A. Sen misin?”

 

Odanın öteki ucu yanıtladı:

Filan açtığında, filan uçtuğunda

fişmanca geldiğinde

kardeşim A. Sen misin?”

Mani bir uçtan diğerine gidip gelerek, iki kardeşin kavuşmasını, kucaklaşmasını anlattı. Büyük oğlanın çocuğu kandırıp atının terkisinde Türkiye’ye getirmesini anlattı.

Müthiş anlardı. Seslerin odanın içindeki ritmi, yüksek ve geniş yankısı beni de kaplıyor, bu hediyenin değerini iyice anlamamı sağlıyordu. 

Odanın tavana yakın kısmında bazı fotoğraflar vardı: aynı genç adamın suretleri. Bizim için evdeki fotoğraflar ya genç bir ölümü, ya da asker veya gurbette olanları anlatır. Genellikle genç erkek fotoğraflarıdır ve onların orada bulunma nedeni ya ölüm ya askerlik ya ayrılıktır, ki hepsi aynıdır. Sormalıydım. Öyle etkilenmiştim ki, sormayı unuttum. 

Maniler bitti. Herkes gülümsedi. “İşte” dediler. “O andan sonra, A.nın ailesine MirasA. Giller dedik. Adlarının anlamı bu”.

Haddini bilen bir misafir olarak bu büyük hediyeyi alkışladım: Ailenin bütünlüğüne saygıyı anladığımı, A. nın ailesini birleştirme gayretinin ne kadar önemli ve yüksek bir ahlakın ürünü olduğunu, bu ailenin kuruluş hikayesini bana anlatmalarının değerinin nasıl farkında olduğumu, sözlü geleneğin yüksek değerini korumakta olmalarından çok mutlu olduğumu ve sonunda da bana verilmiş hediyeyi minnetle kabul ettiğimi... yeterince alkışladım.

Sonra, misafir hiç sormaması gereken bir soruyu sordu: 

Peki” dedim. “Bunlar nece danışmışlar ki?” 

Nasıl nece!” dediler. “E! A. Kardeşini gittiğinde Revan’ın dilini bilmiyormuş ki. Küçük A. da gittiğinde iki yaşındaymış. Birbirlerini dilini bilmiyorlar. Nece danışmış olabilirler?”

Uzun bir tartışma oldu: Sıkıntılı bir tartışma. Zira misafir (ben) kendisine verilenle yetinmemiş; işi deşmeye, sorulmaması gereken bir soruyu ortaya açıkça atmaya cesaret etmiştim. Onlar da zaten bu sorunun çoktan unutulmuş ve bir daha hiç üzerinde konuşulmamış bir soru olduğunu içten içe biliyordu. Bu yüzden sıkıntılı oldu.

Sonra, tartışmakla başedemeyip Babil efsanesine sarıldılar: “E o zamanlar herkes herkesin dilini biliyordu zaten!” dediler.

Sonra çok ama çok sıkılıp, “Hadi hadi çay dökün peynir çıkartın, misafir acıktı” diyerek lafı değiştirdiler. Büyük dede bana torunu için yazdığı manileri okudu. Bir hüzün vardı. Duvarda bir gencin fotoğrafları vardı. O genç fotoğraflarını sormalıydım. Ama benim de aklım bulandı, o hüzünden sıyrılıp bunu yapamadım. 

Tabi ki A. ile küçük kardeşi A. Ermenice konuşmuşlardı. Zira H. Ağa da zaten Ermeni idi. Ama Revan’dan aldığı eşinin doğurduğu çocuğun Ermeniliğini saklamak çok daha zordu. “Zaten MirasA gillerden amca torunu olmasına rağmen kız almıyor olmak”la temizledikleri soylarını açığa çıkartma tehlikesi olan MirasA. Giller köyde bir köşede bırakılırsa, devlete aslında Türk olduklarını söyleyebilmek daha kolaydı. Yeter ki MirasA. Gillerden kız almasınlar. Zira açıkça onlar apaçıkça Ermeni idiler. H. Ağa bunu gizleyebilirdi. Kendini inkar edebilirdi. Keşke MirasA giller olmasalardı. 

Evin mülkü de, toprak da el koyma değildi. Mezarlıktaki en eski sülalelerin tarihi 400 yıla kadar gidebiliyordu. Yani topraklar da mülk de yerleşiklerin elindeydi. Bir el değiştirme olmamıştı. Ev muhteşem bir el işçiliğiyle kendisini bağırırken toprağın yeniden başka bir millete ait olmakla tescillenmesinin büyük yalanı, soyunu inkardan geçmişti. Belki bu yüzden, belki de bundan sözlü aşık geleneğini sıkıca sürdürüyor; bu nedenle misafire kendilerini böyle büyülerle anlatıyorlardı. Ta ki benim o münasebetsizliğime kadar. 

O duvardaki genç fotoğrafını sormalıydım. Sonra anladım: “Yıldızlar kuşandık” diyormuş o duvardaki fotoğraf. 2005’te suikastçı/bombacı olarak vurulduğunda, dedesi öne düşüp: biz Ermeni değiliz, biz evladımızı eğitim için gönderdik, ne olduysa devletin içindeyken oldu,” derken; devletin de kendisinin de bildiği ama gizleneceğini umduğu o eski pazarlığın bittiğini de biliyordu. Devlet hep izlemişti, aileye yeniden haddi bildirilmişti. Tehlike altındaydılar. MirasA gillerden kız almamakla çözülecek bir sorun olmaktan çıkmıştı bu iş. Biliniyorlardı. Yeniden yeniden inkar etmek, ispat etmek gerekecekti. Mülkü elinde tutmanın yolu, vatanın içinde millette kalmanın yolu buydu. 

En genel hikaye buydu: devlet hafızası asla unutmuyor, kodluyor, zamanı gelince ailelerin önüne eski soy kayıtlarını atıyor, zamanın Tarih Kurumu Başkanı’na tehdit ettiriyor; listeler devleti ele geçirenlerin elinde kütükler halinde sürüp gidiyor ve bir sorguda hemen karşılarına çıkıyordu. 

Hopalıların ilk sorgularında önlerine dosya fırlatılıyor “Türk değilsiniz” deniliyordu. Faroz’un sert ayaklı çevik dansçılarını bekleyen de benzer bir ithamdı. Karaburun’da, Eğin’de, Hançapek’te, Tire’de, Samandağ’da evlerin duvarlarının söyleyemediklerini jandarma kumandanları hatırlatıyordu. Maden’in, Bayburt’un, Develi’nin Gümüşhane’nin, Almus’un, Posof’un daha binlerce yerin içli türkülerindeki ses renklerini devlet hemen farkediyordu. Hemen inkar olmazsa hemen tenkil geliyordu. Haritanın içinde bir nokta olabilmek için bile inkar zorunluydu. Hüzün buydu. 

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…