Yığınakta yapılan hata

Toplumun yarısı iktidara karşı, diğer yarısı içinde önemli bir kesim rahatsızken, muhalefetin çabası neden etki yaratmıyor? Harbin başındaki yığınak hatası, sonuna kadar etkisini sürdürüyor.

Ana muhalefet partisi, geçen ay kamuoyunda oldukça ilgi toplayan, giderek -nasıl gerçekleşeceği bilinmez- umutlar bile yaratan yürüyüşün ardından, şimdi de bir kurultay topluyor. Toplumun 'adalet'e olan açlık derecesindeki ihtiyacından yola çıkarak, 'Adalet Yürüyüşü' adı verilen yürüyüş gibi, bu kurultayın adı da 'Adalet Kurultayı!'

Gerçekten, 'adalet' kavramını yüksekte tutan bir yönetim anlayışı, buna bağlı olarak hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı kurallarına uygun bir hukuk düzeni, uzunca bir süredir ülkenin en büyük ihtiyacı.Bu açıdan, muhalefetin bu kavram çevresinde toplumsal birliktelik oluşturma çabasını anlamak kolay.

Ancak, talebin haklılığına ve yakıcılığına, -partisinden bir milletvekilinin 25 yıl hapse mahkumiyetinin ardından- ana muhalefet genel başkanının yaz sıcağında 25 gün kendini yollara vurmasına karşın, bu gayretler sonuçta bir saman alevinin etkisini geçmiyor.Yargı organları, adalet talebinin kitleselliği karşısında daha özenli bir tavır alma ihtiyacı duymadığı gibi, siyasal iktidar da hukuku buyrukla yönetme tavrını kararlılıkla ve fütursuzca sürdürüyor.

Burada yüzeysel bir bakışla insanı şaşkınlığa uğratan, hayatın olağan akışına  aykırı bir durum var. Bu durumu sorgulamak, irdelemek gerekiyor.Ana muhalefetin -geç de olsa- onbinlerce insanla birlikte haftalarca yollara düşmesi, ardından milyonu bulan bir toplulukla taleplerini paylaşması, gerçekten neden sonuç alıcı olamıyor? Toplumun yarısı iktidarın tutumuna açıktan karşı, öteki yarısının içinden de önemli bir kesim rahatsızken, muhalefetin hiç bir adımı, sözü, eylemi neden etkili olamıyor. Durumu açıklamak için galiba askerlerin çok kullandığı bir erkan-ı harp deyişinden yardım almak gerekiyor: Harbin başında yapılan yığınak hatası, harbin sonuna kadar etkisini devam ettiriyor. İktidar ve muhalefet arasındaki siyasal mücadeleyi bu kurmay özdeyişinin ışığında irdeleyince, muhalefetin bütün çabalarına karşın yaşanan etkisizliği ve işlevsizliği anlamak kolaylaşıyor.

Gerçekten ana muhalefet partisi, uzunca bir süredir ülkede yaşanan olayları anlamakta ve tanımlamakta zorluk çekiyor. Bu zorluk nedeniyle de, sonuçta olaylara, -kamuoyunu yönlendirmekte, algıyı yönetmekte çok daha başarılı olan- iktidarın gözü ve tanısıyla bakmaya başlıyor. Bu bakış açısı, yüzeydeki bütün karşıtlığa rağmen, muhalefeti derinde bir yerde, zihin altında iktidarın ideolojik hegemonyasına mahküm ediyor.

Son üç-dört yıl içinde bunun sayısız örneği var. Son üç- dört yıl içinde Türkiye, herhangi bir çok partili sistemde iktidarı değiştirmeye yetecek sayısız olay yaşadı. Bu olaylar sonucunda bırakınız iktidarın değişmesini, bu vahim olayların, krizlerin, skandalların her birinden iktidar -neredeyse- güçlenerek çıktı. Yolsuzluk tartışmaları, 7 Haziran seçimi, Suruç ve Ankara katliamları, nihayet halkın büyük çoğunluğunun açıkça 'hayır' dediği 16 Nisan! Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Bütün bu eşiklerde muhalefet ülkenin önüne tüm toplumu ayrımsız kucaklayan gür bir sesle çıkmak yerine, parlamento koridorlarının dışına taşmayan sınırlı ve iktidar kalabalığı tarafından püskürtülmeye mahküm etkisiz yöntemleri tercih etti. Daha da vahimi, milletvekili dokunulmazlıklarıyla ilgili Anayasa'ya aykırı düzenlemeler yapılırken, bu aykırılığı bile söyleye destek verdi. Yolsuzluk olay ve iddialarını grup konuşmalarına hapsedip, Brezilyadan Avrupa'ya kadar bütün dünyada yapıldığı gibi kitlesel 'temiz toplum' eylemleri düzenlemeye kalkışmadı.

7 Haziran'dan sonra ülke tehlikeli yöntemlerle yeni bir seçimin tuzağına sürüklenirken, gidişi doğru teşhis etmek ve karşı çıkmak yerine, 'istikşafi' görüşmelerde zaman ve umut tüketti. Kararları yüzünden ilk hakim, ilk savcı ağır yaptırımlara uğradığında, bu uygulamanın hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı için ne büyük bir tehlike olacağını görmedi, göremedi.  Meclis'ten bir muhalefet partisi lideri alıp götürülür ve hapsedilirken, bunun demokrasiye ve ülkenin en önemli sorununun barış içinde çözümü umutlarına karşı nasıl bir darbe olduğunu anlatamadı. Evet örnekleri çoğaltmak mümkün. Ama derdimiz ve gündemimiz ana muhalefeti yormak, hırpalamak, hele polemik yapmak hiç değil. Son zamanlardaki yoğun ve gerçekten fiziki zahmetleri olan gayretlerine rağmen, bu emeğin neden sonuç alamadığını irdelemek.

Bütün bu eşiklerdeki sonuç alıcı eylem, tutum ve kararlılıklar ihmal edilince, bu saatten sonra yapılacak şeylerin etkisi gittikçe azalıyor. Yığınakta yapılan hata etkisini sürdürüyor. Meclis'ten dokunulmazlıklarla ilgili hukuka aykırı karar çıkıp, Mahkeme de bir hüküm verdikten sonra istediğiniz kadar yürüyün, toplanın, konuşun. 16 Nisan'da sandıktan çıkan sonuca sahip çıkamadıktan sonra, istediğiniz kadar meşruiyet tartışması açın; gerçekten "Atı alan Üsküdar'ı geçti!" İktidar bunu çok iyi biliyor. Muhalefete karşı sözde sert tutumu, muhalefetin bu çizgide devamına katkı yapmaktan ibaret.

En vahimi, ana muhalefet, kendi terim ve kavramlarıyla değil, iktidarın terim ve kavramlarıyla konuşuyor. İktidar, karşıtlarıyla ilgili gergin, önyargılı, ötekileştirici, suçlayıcı tanımlar ve tarifler yapıyor, kendince bir dil üretiyor. Algı yönetiminde başarılı. Muhalefet de buna karşılık iktidarın yargılarını ters yüz eden yeni bir dil üretemiyor;  onun kavram ve tanımlarıyla konuşuyor. Bu söylem, bütün yıpranmışlığına karşın, iktidarın düşünsel hegemonyasını sürdürmesine, fikren ve fiilen ayakta durmasına yardım ediyor.

Oysa, ön yargıları yıkan yenilikçi ve cesaretli bir yeni söylemin hangi tabuları yıktığının ve hangi sonuçları aldığının, çok uzaklara gitmeye gerek yok, ana muhalefetin yakın tarihinde somut ve başarılı örnekleri var.

Belki çok konuşmak yerine, biraz tarih okumak gerekiyor.

 

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…