‘Yürütme üzerindeki aşırı hâkimiyet’ takıntısı ve total iktidar

Rejimin dillere destan 'hizmet aşkı'na tekabül eden kalkınma, iktidarın ana payandası. Rejim tüketim üzerine kurulu sınırsız, fütursuz ve köhnemiş bir ekonomik model üzerinde yükseliyor.

16 Nisan’dan itibaren başlayan anayasasızlaşma ile birlikte rejimin denetsiz, danışsız, dengesiz ve sorumsuz yürütme talebi kemale ermiş bulunuyor. Bir demokraside var olan farklı denge ve denetleme kurumları artık külliyen lağvedildi. Baktım, konuyla ilgili ilk yazıyı Şubat 2012’de yazmışım.

Kalıcı tahribat yarattığı için ekonomiden birkaç örnekle başlayalım. AKP’nin, demokrasisiz, Türk tipi “vahşi Batı” usulü kalkınma modelini sevmeye başladığı yıl 2007’dir. Geçen gün ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısının hukukun iyi işlediği ülkelerde iş yapmak kolay ama kâr marjı düşük” diyerek mağdurların suratına çarptığı dogma…

Erdoğan başbakanken davul bizim boynumuzda, tokmak onların elinde” diyerek önce yarı özerk kurumları diline dolamıştı. Süreç Ağustos 2011’de düzenleyici ve denetleyici on kurumun göreceli özerkliğine son verilmesiyle başladı. Bu kurumlar Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, Telekomünikasyon Kurumu, Sermaye Piyasası Kurulu, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu, Kamu İhale Kurumu, Rekabet Kurumu, Şeker Kurumu, Tütün, Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkiler Piyasası Düzenleme Kurumu, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu idi. Zaman içinde görece özerkliğini kaybederek rejimin kontrolü altına giren bir diğer ekonomi kurumu Merkez Bankası.

Daha sonra iktidar AB uyumuyla gündeme gelen ve çevrecilerin sahiplendiği çevresel etki analizi araçlarını hedefe aldı. Önce büyük şantiyeler, ardından irili ufaklı, envai çeşit bütün özel ve kamusal inşaat projesi çevre analizinden muaf hâle getirildi. Kamuoyunun haberdar olduğu projeler bu kapsamda: Sinop ve Akkuyu Nükleer Santralleri, Amasra Termik Santrali, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Ilısu Barajı, OVİT Tüneli, Çanakkale Köprüsü, Kanal İstanbul, Gebze-Orhangazi-İzmir Otoyolu, vs. Artvin, Rize, Tunceli, Mersin, Küre Dağları, Kaz Dağları gibi biyolojik çeşitlilik hazineleri yatırıma açıldı. Akarsu havzaları arasında su transferi, 10.000 m2 ve üzerindeki deniz dolguları, ulaşım ve altyapı yatırımları, su depolama tesisleri, 10 mw ve üzeri nehir tipi hidroelektrik santraller, toplu konutlar, turizm tesisleri, maden ocakları ve bazı fabrikalar ÇED uygulamasından muaf.

Keza Kentsel Dönüşüm Kanunu ile merkezî ve yerel idareye gayrimenkuller üzerinde denetim dışı bir alan açıldı. Toprak Koruma ve Arazi Kullanım, Zeytincilik, Mera, Orman, Turizmi Teşvik, Boğaziçi, Askerî Bölgeler ve Kıyı kanunlarının arazi kullanımı bakımından kısıtlayıcı maddeleri bu kanunla kalktı.

Sırada, yıllardır bekletilen Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu var. Tasarı 1958’den bu yana doğa koruma konusunda edinilmiş tüm kazanımları bir kalemde siliyor. Korunan alanların sınırlarının değiştirebilmesi veya tümüyle kaldırılmasının önünü açıyor. Korumayı kullanma lehine yeniden tanımlıyor. Daha önceki tasarıda bilimsel çevreler, ilgili kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları ve koruma alanlarında yaşayanların karar süreçlerine dâhil olması, yani denge ve denetleme için öngörülen ulusal ve yerel kurulların tümü tasarıdan çıkarıldı.

Esasen ekonomik denge ve denetlemeye AB uyumu kapsamındaki çalışma, üretim ve tüketim ile ilgili bütün müktesebatı dâhil etmek gerekir. Tam da bu yüzden rejim için AB norm, standart ve prensipleri ayakbağıdır.

Diğer büyük başlık, mülkiye. Bugün rejime biat etmemiş hiçbir vali ve kaymakam yok. Mülkiye hiçbir zaman özerk olmadıysa da eskiden liyakat ve devlet adamlığı görece bir özerk alan açardı, bu artık bitti. Üstelik görece özerklikten neşet eden denge ve denetleme bütün bürokrasi için geçerli. Neo-liberal dogmanın sadık uygulayıcısı olan rejim için bürokrasi de bir ayakbağı.

Merkezî yönetim-yerel yönetim ilişkisinden doğan denge ve denetlemeye gelince, pek çok kez değiştirilen yerel yönetim kanunlarıyla merkezin sultası total hâle geldi. Yerel yönetimler giderek daha baskın bir şekilde merkezden dağıtılan malî kaynağın ağırlığı altında ezilir oldular ve bütün özerkliklerini kaybettiler. Merkezin sultasına aykırı davranan Kürt belediyeleri ise lağvedilmekle kalmadılar resmen mahvedildiler.

Diğer büyük başlık yargı. 2010 Anayasa değişikliği sonrasında başlayan kontrol altına alma mekanizması bugün artık tasfiye ve doğrudan yandaş ataması aşamasına gelmiş durumda. Türkiye’de yargının yürütmeyi denge ve denetlemede hiçbir varlığı kalmadı. Ekonomik denge ve denetlemeyle de kesişen Sayıştay trajedisi bunun veciz örneğidir. Türkiye’de bugün bağımsız ve yasamayla paylaşılan bir Sayıştay denetiminden bahsetmek mümkün değil.

Diğer klasik başlık yasama. 20 Mayıs 2016’da yasama, ana faaliyetinin olmazsa olmazı olan dokunulmazlığa dokunarak kendini siyasetten men etti. Şimdi 16 Nisan itibariyle yürütmenin yasamayla olan organik bağı da bitti, hiçbir ciddi denetleme yetkisi kalmayan meclis yürütmenin tam hâkimiyeti altına girdi. Yasama, başkanın başkanlığındaki yürütmenin noteri konumunda ve yeni rejimde varlığı fesih yetkisine sahip başkanın iki dudağı arasında.

Bir diğer başlık, dördüncü kuvvet medya. Türkiye’de artık haber vererek ve yurttaşı bilgilendirerek denge ve denetleme sağlayabilecek medya kalmadı. Bu konuda ziyadesiyle bilgi ve veri olduğu için ayrıntıya girmiyorum.

Ve son başlık, yurtdışı denge ve denetleme. Rejim Avrupa ile var olan ilişkiyi asgarîye indirerek Avrupa kurumlarına dâhil veya taraf olmanın getirdiği bütün denge ve denetlemeden kurtuldu.

Bir ülkede icraatın dengelenmesini, denetlenmesini reddetmek iktidarın paylaşılmasını da reddetmektir. Bu anlamda anti-demokratiktir. Bundan böyle millet egemenliğinin yegâne tecelli ettiği yer meclis değil, milleti temsil eden yürütme. Tüm diğer kuvvetler ve denge denetleme mercileri egemenliğin tek meşru kullanıcısı olan yürütmeye hizmet için varlar.

Rejimin dillere destan “hizmet aşkı”na tekabül eden kalkınma, iktidarın ana payandası. Rejim tüketim üzerine kurulu sınırsız, fütursuz ve köhnemiş bir ekonomik model üzerinde yükseliyor. Sistemin hızlı çalışması için danışsız, dengesiz ve denetsiz bir mevzuat ve icraat gerekiyor. Sonuçta çıkan işin düzensiz, hatalı, insansız ve doğasız olması önemsiz, hızlı olması ve hem iktisadî hem siyasî rant sağlaması yeterli. Cumhurbaşkanı Belediye Başkanıyken “cinayet olur” dediği üçüncü köprünün temel atma töreninde inşaatçı Koreli şirketin temsilcisine İngilizce “hadi çabuk çabuk” dediydi hani… Durmak yok yola devam, artık sıfır engelli parkurda.

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…