Artı Gerçek

‘2023 Eğitim Vizyonu’ Eleştirisi – İkinci Bölüm: ‘Felsefesi’

Bu ikinci bölümde, vizyon belgesi hicvine ‘felsefesini’ şerh ederek devam ediyorum.



Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından yayınlanan ‘’2023 Eğitim Vizyonu’’ adlı politika belgesi ‘akademik eleştiri’ hak edecek bir nitelik arz etmiyor. Akademik iddia kılığına sokulmuş süslü sözler arasına yerleştirilmiş taktik bir planla karşı karşıyayız. Bu plan, yerli ve milli sloganıyla yürütülen düşmanlaştırma ve yalıtma politikasının MEB eliyle eğitim sahasına taşınmasından ibaret. Bu yüzden, bir tartışma zemini aramayan ve kendi öznel anlam dünyasını tek doğru olarak dikte eden bu belge, politik açıdan da eleştiri disiplini usulleriyle ele alınamaz. Geriye kalan seçenek, hiciv. MEB’in taşeronluğunu yaptığı bu yerli ve milli hokus-pokus numaralarını açığa çıkarmak, bu vizyon hokkabazlığının boyasını sökmek demokratik mücadelenin gereğidir.

Bu ikinci bölümde, vizyon belgesi hicvine ‘felsefesini’ şerh ederek devam ediyorum. “Sözün Önü” başlıklı giriş kısmının hicvine buradan ulaşabilirsiniz.

Vizyon belgesinin ‘Felsefesi’ kısmı da giriş kısmı gibi hem kötü hem bozuk bir Türkçeyle yazılmış. Kötü, çünkü fikir-zikir ayrılığı sözü dolaştırmadan söylemesine engel oluyor. Bozuk, çünkü lafı kıvırmaya uğraşırken hem cümlelerin özne devamlılığı aksıyor hem de tamlama uyumu. Dil açısından ayrıca eleştirilmesi şart.

‘Eğitim Felsefesi’ daha başlangıç cümlesinde, bir felsefenin değil bir hayat görüşünün peşine düşüldüğünü velakin bu hayat görüşünün sözümona ‘evrensel değerler’ süslemesiyle felsefe diye yutturulacağını açık ediyor: “Eğitim sistemleri, içinden çıktığı medeniyetler kadar, evrensel insanlık değerleriyle de harmanlanırlar.” Bu ilk cümleyi izleyen ikinci ve üçüncü paragraflarda, felsefenin eğitimdeki yeri, önemi, vesairesi övülürken, herkesin felsefesi kendine diye aradan sıyrılmayı ihmal etmiyor: “Çeşitli dönemlere ait eğitim uygulamaları, köklü felsefi fikirler üzerine bina edilmiş ve atılan her adım, kendi insan gelişimi tahayyüllerine uygun bir paradigma inşasıyla sonuçlanmıştır.” Cümlenin öznesi, “çeşitli dönemlere ait eğitim uygulamaları” ve bu çoğul öznenin “kendi insan gelişimi tahayyülleri” var. Burada ‘onlar’ demeye çalışıyor, ‘onlar’ zamirine başvurmadan. Bu gizli ‘onlar’ zamiriyle metin boyunca haşır neşir olacağız. Kavga büyük. Yenecez seni ey ‘onlar’.

‘Onlar’ öyle yapadursun, biz ne yapıyoruz? Biz, eğitim başarısının insanı merkeze almakla mümkün olduğunu biliyoruz! ‘Felsefesi’ kısmı boyunca tekrarlanıp duracak bu “biz insanı merkeze alıyoruz” teranesi. ‘Onlar’ almıyor çünkü. Hani şu insanı maddi varlığı dışında tanımayan, gayrımedeni bazı medeniyetler var ya, işte onlar. Her punduna getirdiğine modernleşemeye çakmaktan geri durmuyor: [“Modernleşmeyle başlayan süreçle beraber, dünya tarihi, [onların] eğitim model ve uygulamalarının küresel ölçekte hegemonik/jeopolitik güç araçları hâline gelme örnekleriyle doludur.”] Hesap büyük. Yenecez seni ey modernizm!

Dördüncü paragraf (başka pek çok örneğini göreceğimiz gibi) iyi birşey söyleyecekmiş gibi başlayıp yine rakibine falsolu savurarak devam ediyor: “bugün … küresel bir norm olarak görülen eğitim yaklaşımı; yaratıcılık, iletişim, takım çalışması, eleştirel düşünce gibi “yumuşak becerilerin kazanılması” adı altında, insanın maddi dünyada başarabildikleri ışığında, gelişimi ve olgunlaşması anlayışını dayatmaktadır.”

Eleştirel düşünce oldu mu sana “yumuşak beceri”? Oldu. Ve “yaratıcılık, iletişim, takım çalışması” gibi kendi arasında bile bir kategori oluşturmayan bir dizi teknik beceriyle aynı sepete girdi mi? Girdi. İnsanın “maddi dünyada başarabildikleri” alanına hapsetti mi eleştirel düşünceyi? Hapsetti. Ve nihayet, “küresel bir norm dayatması” diye karaladı mı? Karaladı. Bütün bu hazırlık ne için? Maneviyata geçiş yapacak biraz sonra. Orada eleştirel düşünceyle baş edemeyeceğini seziyor. Hem küçülterek hem küçümseyerek önemsizleştirmeye çalışıyor. Aynı kümeye ait olmayan rastgele elementlerin arasına sıkıştırıp niteliğini sulandırarak etkisini azaltmayı deniyor. Bu kategorik kasti çarpıtma, bütün metin boyunca devam edecek.

Tek cümlelik beşinci paragrafta “eğitimin ana ögesi ve baş öznesi insandır” demekle güya dayatmacı olmayan bir poz alıyor. Hemen ardından, altıncı paragrafta, dayatmacıları kınıyor, kendine münhasır gördüğü bir meziyet örtüsüyle: “İnsana rasyonel ve başarmak zorunda olduklarından ibaret bir varlık olarak yaklaşmak, sadece bizim tarihimize ve nesiller boyunca aktarılan zengin medeniyet mirasımıza değil, beşerî mirasa da uygun düşmemektedir.” Bizi de bu kınamaya ortak etmek istiyor. Kim insana “başarmak zorunda olduklarından ibaret bir varlık olarak yaklaşmak” ister ki. Biz dahi kınayalım. Velakin, bu daraltıcı anlamı kınayacağız diye insanın “rasyonel varlık” olma halini de kınamış oluyoruz. ‘Ve’ bağlacıyla bağlanmış bu iki parçalı cümlenin ikinci kısmını kapatarak okuyacak olursak bize söylediği şudur: “İnsana rasyonel [akılcı]… bir varlık olarak yaklaşmak, sadece bizim tarihimize ve nesiller boyunca aktarılan zengin medeniyet mirasımıza değil, beşerî mirasa da uygun düşmemektedir.”

Nasıl ki eleştirel düşünceyi teknik bir sepete karıştırarak gözden uzaklaştırıyor, akılcılığı da kimsenin kabul etmeyeceği dar bir bakış açısıyla eşleştirerek kamufle ediyor. Sebebini sormak lazım: Akıldan başka ama aklın işini gören bir kabiliyet mi keşfettiniz? Veya, eleştirel düşünceden başka insana özne niteliği kazandıracak bir kimya mı icat ettiniz? Egemenlerin insanı nesneleştirmesine son verip öznelerin kendi iradeleriyle yaşamalarının yolunu açacaksanız, elinizde bu ikisi dışında ne var? Yoksa bakanlığınıza böyle bir bildirim gelmedi mi?

Vizyon belgesi, akılla ve eleştirel düşünceyle neler başardığımızdan hiç bahsetmeyecek. Akla ve eleştirel düşünceye başvurmadığımız için neler kaybedip nelerden mahrum kaldığımızı da hiç saymayacak. Aksine, ‘felsefesi’ bize öyle bir paradigma sağlayacak ki akılla ve eleştirel düşünceyle asla gerçekleştirilemeyecek mucizeler yaratacağız. Der demez, bu hedefe doğrultusunda bir yol temizliği yapıyor. Altıncı paragraf Cumhuriyet tarihindeki eğitim politikalarını şöyle bir silip geçerek eğitimin bugünkü basit ve yararsız mekaniklere indirgenmesinin bu politikalar sonucu olduğunu iddia ediyor. Keşke bu iddia, eleştirel düşünce kapsamında edilebilseydi de gerçekten bir eğitim felsefesi bahsi açılsaydı ve gerçekten bir eğitim politikaları eleştirisi başlayabilseydi. Buna mahal vermiyor, çünkü ‘felsefesi’nin derdi, eleştirel düşünceye maruz bırakılamayacak bir insan modeli vaaz etmek. Yedinci paragrafta bu vaazın özünü işitiyoruz: “Yetiştirmek istediğimiz insan profilini ortaya koymadan ve Türkiye’nin eğitimde ihtiyacı olan paradigmayı belirlemeden ruhu, istikameti, gaye ve felsefesi olan bir evrensel pedagoji yaratmamız güçtür.”

Birden fazla tema sığıştırmadan cümle kuramayan bir belge bu. Yoruyor ve bıktırıyor. Hemen her cümlede ya bir yanıltıcı eşleştirme ya bir kamuflaj ya da ikisi birden bulunuyor. Kısımlarına ayırarak analiz etmeye zorluyor: Bir evrensel pedagoji yaratmak isteyeceksiniz ama bunun yolu Türkiye’nin eğitimde ihtiyacı olan paradigmayı belirlemekten geçecek! Evrensel olana ruhunu, istikametini, gayesini, ve felsefesini yerelden vereceksiniz! Ve yetiştirmek istediğiniz belirli bir insan profili var! Aynı cümlede içiçe yuvalanmış kasıtlar zinciri:

1. Yetiştirmek istediği insan profiline karar vermiş.

2. Bu profile göre bir paradigma belirleyecek.

3. Ki bu paradigmaya göre bir pedagoji ortaya koyabilsin.

Pedagojiden profile gitmeye zahmet etmeyecek. Doğrudan, profil budur pedagojisi de şudur diyecek. O halde paradigmaya ne gerek var? Aradan onu da çıkarıp işi kestirmeden halledemez mi? Halletmesine halleder ama o durumda bu bir’ eğitim felsefesi’ olmaz, ‘eğitim doktrini’ olur. İyi ihtimalle, doktriner olmak istemiyordur. Kötü ihtimalle, dogmatik görünmek istemiyordur. Ne yazık ki, ilerledikçe, hem dogmatik hem doktriner olduğunu bütün çıplaklığıyla göreceğiz.

Giriş bölümünde sanki müthiş bir buluş yapmış gibi allayıp pullayarak önümüze sürdüğü “çift kanatlı” eğitim paradigması, sekizinci paragraftan itibaren ‘felsefesi’nin de başrol oyuncusu. Bu paragrafın başında “sadece beceri kazandırmak hayatı göğüslemeye yetmemektedir” diyerek ağzımıza bir parça prensip balı çalıyor ki itiraz edemeyeceğimiz açıdan yakalanalım. Tam kendimizi yakalanmaya bırakacakken suratımıza amentüsünü yapıştırıp prensiple falan işi olmadığını beyan ediyor: “Gerekli olan insana ait evrensel, yerel, maddi, manevi, mesleki, ahlaki ve millî tüm değerleri kapsayan ve kuşatan bir olgunlaşma, gelişme, ilerleme, değişim ve ahlak güzelliğidir.”

Bu metnin yazarının, yani Milli Eğitim Bakanlığı’nın, herşeyi birbirine doladığı böyle kuyruklu bir cümle kurabilmesi için saydığı hiçbir kavrama inanmıyor olması şart. Buna bağlı olarak, muhatabına da hiç saygı duymuyor olması da şart. Bu iki şart aynı anda sağlanmadan böyle bir cümle tasavvur edilemez. ‘İnsana ait’ öyle bir olgunlaşma, bir gelişme, bir ilerleme, bir değişim, ve bir ahlak ‘güzelliği’ hedefliyor ki [es verip nefes alalım] her biri her seferinde hem evrensel hem yerel hem maddi hem manevi hem mesleki hem ahlaki hem de milli değerlerin tümünü kapsayacak ve kuşatacak. Neyin peşinde olabilir? Bakalım: ‘Ahlak’ hem parantezin çarpanı hem de parantez içinde toplanan elementlerden biri. Bir kez ‘güzellik’ bir kez ‘değer’ kipinde. Ahlakla ahlakı çarpıp sonra da ahlakla toplayabiliyorsun. Varılacak hedef iyice belli oldu mu? Oldu.

Dokuzuncu ve onuncu paragraflar, bu vizyon belgesinin ve özellikle ‘felsefesi’nin kimlik kartı ayarında bir hulasa sunuyor. Sağolsunlar. Bu kısımda sıralanan safsataları metin analiziyle çıkarsamak zorunda kalmıyoruz. Ricamızı kırmayıp bu iki paragrafta safsatalarını dümdüz saçmışlar. Görelim, ne saçmışlar.

MEB’in ‘Eğitim Felsefesi’ “günümüz dünyasında itibar edilen ana akım sistemleri” sığ ve basitleştirilmiş bularak tek hamlede berhava ediyor. Bu ana akım sistemler kimdir nedir, bahsedilmiyor. Yine ‘onlar’ var karşımızda. Ne yapıyor ‘onlar’? İnsanı “bütüncül ve tutarlı bir ontolojik perspektif yerine, yüzeysel ve indirgeyici bir yaklaşımla sadece biyolojik olarak düşünen canlı, homo biologicus veya homo economicus olarak” tanımlıyorlar. “Halbuki,” ‘biz’ “insan sadece madde veya sadece manadan ibaret olmayıp, ikisini mezceden bir bütündür” diye tanımlıyoruz. Sanıyorsun ki ‘felsefesi’ bir eksiği tamamlayacak. Hayır. Kendini ait addettiği okullar da dahil olmak üzere ikibin beşyüz yıllık felsefe tarihini boşa düşürüp bizi yeniden spiritüalizmle tanışma şerefine nail edecek. Animizm’e kadar gider mi? Gitmediyse niçin gitmediğini sormak lazım. Yolu açmış bir kere.

Niçin homo biologicus ile homo economicus’u bir ‘veya’ ile geçiştiriyor? Bunlardan birincisi, insanı evrim süreci dahilinde inceleyen bir yaklaşım. Olacak iş değil. O yüzden üstü hemen çiziliyor. İkincisi ise insanı maddi ilişkileriyle değerlendiren bir disiplin. Kafadan uymaz. İkisi de MEB’in maneviyatına ters.

‘Felsefesi’, bu eksik manevi tarafı 2023 Eğitim Vizyonu’yla tamamlamaya azmetmiş. O kadar azimli ki modern biyoloji, psikoloji, sosyoloji, ve eğitim bilimlerinin her ne eksiği varsa tamamlamakla kalmayıp üstüne yerli malı ve mutlaka milli bir manevi merdiven koyup arş-ı alaya çıkacak. Şu modern bilimler yok mu, bunlar birer bilim olmaktan çıkmış ve “maalesef insanı yalnızca maddi/psikosomatik bir canlı olarak ele alan, insanın sadece bedensel canlılığına (vitalite) ve somatik yapısına vurgu yapan, manevi/psikospiritüel boyutunu yok sayan bir pratiğe dönüşmüştür.” Modernizmle hesaplaşma sürüyor. Bir şefkat ünlemi gibi görünen “maalesef” reddiyle, yolların ayrılığına vurgu yapmayı ihmal etmiyor.

Modern bilimleri, akılcılığı, ve eleştirel düşünceyi silkeleyip bir kenara koyduk mu? Koyduk. Maneviyata bilimsel gibi görünen teknik bir terim bulduk mu? Bulduk. Nedir o? “Psikospiritüel.” Mühim kavram. Modern bilimler bu kavramın muhtevasına rağbet etmediği için küme düştü. “Maalesef” yani. Neyse ki bizim vizyonumuzun ‘felsefesi’ var. Psikospiritüalite ‘felsefesi’. Bu sayede, modernizmin kıymetini bilemediği bilimleri, içine düştükleri “biyopsiko-sosyal” çukurundan alıp “somato-psikospiritüel” tahtına çıkaracağız. Modern bilimlerin bilemediğini biz biliyoruz: “İnsan varlığı, bedensel (somatik) ve ruhsal (spiritüel) canlılığıyla bir bütündür. Bu bakımdan insanın sadece bir yönünü/kesitini (psikosomatik) bütünüymüş gibi göremeyiz.”

Demek ki neymiş? Modern bilimler ruh kısmını yok sayıp insana safi et-kemik muamelesi yapıyorlarmış. Bu yüzden modern bilim kaynaklı eğitim felsefesi-yaklaşımı-paradigması da insanı bir mekanizma olarak görüyor ve girdi-çıktı dışında bir hadiseyle ilgilenmiyormuş. Sadece ne verip ne aldığına bakıyormuş. Bu sırada üzerinden alış-veriş yapılan kimdir nedir, insan mıdır, benim ona ettiğim muamele haktan reva mıdır hiç umurunda olmuyormuş. Halbuki ‘bize’ göre, insan bedeni olan bir canlıymış tamam ama aynı zamanda ve esas itibarıyla ruhu olan bir canlıymış. Bu ruh sebebiyle ona basit bir mekanizma muamelesi yapılamazmış. Mekanizma tarafı görmezden gelinecek değilmiş ama asıl gözardı edilmemesi gereken taraf mekanizma-olmayan tarafmış. İnsan, hem mekanizma hem de mekanizma-olmayan özellikleriyle bir bütünmüş. Zaten kadim medeniyetimizin öteden beri paradigması buymuş. Hani şu çift kanat meselesi: Ruh ve beden.

Sanırsınız ki ‘felsefesi’ yeni bir şey söyleyecek. Hayır. Bütün bir felsefe tarihini hiçe sayıp, felsefe-öncesi dönemden kalma ve öznel kabullere dayalı (dogmatik) bir anlayışı yeniden tedavüle sokmaya çalışacak. Üstelik bu anlayışı felsefe tarihinden örneklerle destekliyor görünecek. Giriş (‘Sözün Önü’) kısmından itibaren olur olmaz her yere “ontoloji” ve “epistemoloji” kelimelerini sıkıştırması bu yüzden. Bir ‘ikilik’ten oluştuğu halde bir bütünlük iddia eden paradigmasının ‘Ruh’ adlı ‘kanadının’ bedenden bağımsız bir varlığı (ontolojisi) olduğunu iddia edecek. Sanki bütün bir felsefe ve bilim tarihi bununla uğraşmamış, hala da uğraşmıyormuş gibi. Meğerse MEB meseleyi tamamen çözmüş. Bedenden bağımsız bir Ruh’un varlığını gösterme ve dolayısıyla bilgisini öğretme donanımına sahip olduğunu iddia ediyor. Bu donanımla, yerelden evrensele uzanan bir pedagoji kuracak. Nasıl ki yerelin, yani yerli ve milli kategorisinin ne olduğundan eminse, bu kurmaca kategorinin ahlaki doğrulara zaten sahip olduğundan da bir o kadar emin. Evrensele nasıl uzanacak? Bizim kadim medeniyetimiz bir fevkalade kabiliyetler kainatı. İşbu kabiliyetler arasında bedenden bağımsız Ruh’un varlığını tespit (ontoloji) ve bilgisini ispat (epistemoloji) yöntemleri de bulunuyor. Hal böyle olunca, kendi doğrusunu herkesin doğrusu yapma önünde bir engel görmüyor. Dolayısıyla, bir ahlak pedagojisi hazırlıyor. Akılcılık ve eleştirel düşünce yoluyla doğruyu-yanlışı yargılama becerisi kazandırma (etik eğitimi) yerine, hazır doğrulardan bir ezber (değerleri eğitimi) benimsediğine göre, ahlakçı bir pedagoji olacak bu.

Onbirinci paragraf, Ruh ve Beden ikiliği paradigmasına, Platon ve Aristo’dan destek devşirmeye çalışıyor. Herhangi birinin bir eserinden bir alıntı yapmaya gerek duymadan, Rafaello’nun Atina Okulu tablosunu kafasına göre yorumlamakla yetiniyor: “Platon elini yukarı kaldırarak “hakikat yukarıda” derken Aristoteles elini aşağı doğru tutarak “her şey bu dünyada” mesajını vermektedir.” Bu yorum, manipülatif sığlığı bir kenara, bu iki ismin şanından kredi apartmak dışında bir içerik barındırmıyor. Devamında yer alan cümleye onay almaya çalışıyor; yine herbiri birer literatür konusu olan, içiçe geçik veya tamamen ayrışık kavramları aynı hizadaymış gibi dizerek: “Özetle insan öz, ruh, kalp, akıl, madde ve bedeniyle bir bütündür.” Ve bir kez daha muhatabını, itiraz etmekte zorlanacağı bir prensip köşesine sıkıştırmayı deniyor: “Eğitim sistemleri, ancak insan doğasına ait tüm bu unsurlara bütüncül bir sorumluluk geliştirebildiği ölçüde başarılıdır.”

MEB, eğitim alanında “insan doğası” ibaresini saptanmış bir olguya karşılık geliyormuş gibi sarfetmekten hicap duymuyor. İnsanın sabit bir doğası olduğuna inancıyla, aksi yönde birikmiş nesnel bilgiyi küçümsüyor. Öz, ruh, kalp, akıl gibi birbiri yerine geçemeyecek kavramları canının istediği gibi kullanabileceğini zannediyor. Bu savrukluğu madde ve beden kavramlarında da tekrarlıyor. Hedefe kilitlenmiş, neleri devirdiğini umursamıyor. Daha özenli bir metin yazmaya tenezzül etmiyor.

MEB, ‘’insan doğası’’ ibaresini kullanmaya devam edecek. Kamuya karşı sorumlu devlet kurumu vasfını, her yinelemede biraz daha kaybedecek. Her farklılığın ihtiyacına göre eğitsel hizmet üretmek yerine, tayin edilmiş bir doğanın dışında kalan veya dışına çıkanları hizaya getirme aygıtına dönüşecek. Öğrenmeyi reddeden bir eğitim dairesi olmaya kararlı. Bağırarak emir yağdırmasa kimsenin sallamayacağı sevimsiz bir müdürün ham kişiliğinden farkı kalmayacak kurumsal kimliğinin. Zil çaldıktan sonra bet yüzünü görmek, okul bittikten sonra çürük nefesini işitmek istemeyecek hiçkimse.

Onikinci paragraf, yine muhatabıyla duygudaş ve düşündeş olmayı hedefleyen taktik bir cümleden ibaret. Sanki aksini iddia eden oldu: “Eğitimde başarının yegâne ölçüsü ders notları, sınav sonuçları, zekâ testleri ve mezuniyet sonrası edinilen mesleklerin maaşlarından ibaret olamaz.”

Onüçüncü paragraf ise – bir önceki cümleden bizi tavladığı zannıyla – ruh ve beden bütünlüğü paradigmasını muteber bir nesne gibi göstermeye yelteniyor. Lakin mızrak çuvala sığmıyor ve kabule dayalı (dogmatik) düstur aleme faş oluyor: “Medeniyetimizin kutsallık atfettiği insan düşünen, sosyal bir canlı sınırlarına hapsedilmekten azat edilmeli; somato-psikospiritüel (beden-psişe-ruh) fıtratıyla kabul görmelidir. … Zira insan; duyumsal, duygusal ve bilişsel ihtiyaçları olan bir beşerdir. Beşerin evrensel bilince ulaştığı insana erme, insan olma yolculuğunun başkahramanıdır.”

Psikospiritüel kelimesi derde yeterince deva olamıyor demek ki psişe kelimesi de yardıma çağrılmış. MEB, bir bilinmeyeni başka bir bilinmeyenle açıklamaya devam ediyor. Felsefi zemini güçlendirir zannıyla psikoloji çağrışımlı kavramlara başvurdukça, ruhu, bedenin bir fonksiyonu olarak saptamaya yaklaştığını göremiyor. Bu alanda cereyan eden araştırma ve tartışmalara dahil olacağına desteksiz ahkam kesiyor, yetinmiyor, ben bildiğimi okurum diyerek kestirip atıyor. Aldatma peşinde olmasa “beşerin evrensel bilince ulaştığı insana erme” hedefi, mecazi bir yol tarif olarak kıymetli bulunabilir. Ne var ki bu mecazın kastettiği hedefin hayatta neye karşılık geldiğini anlamak, metodolojisi sağlam bilimsel çalışmalar gerektirir; kabul edilmesi gereken bir koşul olarak öne sürülemez.

Ondördüncü ve onbeşinci paragraflar, ikili ruh-beden paradigmasının ‘aslında’ birlik ve bütünlük demek olduğunu anlatmaya çırpınıyor. Başaramıyor, çünkü bu yaklaşımı nesnel bilgi ve ölçmelerle desteklemek mümkün değil. ‘Felsefesi’nin elinde bazı köhne kabuller dışında bir araç yok. Bize bu köhne kabulleri nesnel bilgi edinme araçları gibi yutturmaya çalışıyor.

Platon ve Aristo’nun düşünsel mirasını, kendi sığ yorumunu destekleyecek şekilde yamulttuğu gibi yerelden çağırdığı kişilikleri de aynı özensizlikle kendine yontuyor. Bu kez, bir felsefeci veya bilim insanı olmaktan çok, hakkında ihtilaflı görüşler bulunan bir edebiyat eleştirmeninin bir sözüne atıf yapıyor. Üstelik sözün tamamına bile değil, sadece bir kısmına. Bu ayıklanmış parçayı, bağlamından kopararak ve anlamının dışına savurarak kendi görüşüne onay niyetine alıntılıyor: “Nurullah Ataç “Hayat konulara mı bölünmüştür sanki? Bir yanda bilim, bir yanda sanat, bir yanda ahlak…” tespitiyle insanın ve yaşamın ayrılmazlığına vurgu yapar.”

Hayır, yapmaz. Ataç, burada, ruh ve beden bölünmesinden bahsetmiyor; ahlakın, bilimin, sanatın birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini söylüyor. Ahlak da bilim de sanat da insanın edimlerinin ürünüdür, hiçbirinin gökten gelen ayrı bir ontolojisi yoktur diyor. MEB’in ‘felsefesi’nin tam aksini ileri sürüyor!

Onbeş ile onsekizinci paragraflar arası, bu vizyon belgesinin, bilim ve felsefe tarihinde üretilen hemen hiçbirşeyi ciddiye almadığının ibretlik bir kanıtını sergiliyor. Bilimsel veya felsefi hiçbir dayanağı olmayan “insanın doğası” ve “eğitimin doğası” gibi öznel kabullere dayalı (dogmatik) inanışlar, sorgulanamaz başlangıçlar (aksiyom) addediliyor. Biraz önce Aristo’yu tanık gösterirken, şimdi “ayrıştırmak insanın doğasına aykırı” savıyla, Aristo’yu ve onu izleyen tüm bir sınıflandırma metodolojisini yok sayıyor. Bunun yerine, yine bir dizi soyut kavramla teknik kavramı gelişigüzel harmanlayarak sanki metodolojiyi yeniden kurmuş gibi davranıyor: “İnsanı model alan, insana öykünen eğitim sistemimizde bireyi beşerlikten insanlığa tekâmül ettiren ruh, eğitim felsefesine; duyum, duygu ve biliş işlevlerini düzenleyen psişe, eğitim kuram, yöntem ve uygulama stratejilerine; somatik yapı ise eğitimin uygulama ortam ve araçlarına denk düşecektir.”

Bu cümlede, “beşerlikten insanlığa tekâmül” derken neyi kastettiğini zar zor da olsa görebiliyoruz nihayet. Beşer, sosyal insan. İnsan ise, ruhlu insan. Sosyal insan (beşer), bu vizyon belgesinin dayattığı dünya anlayışının kabul edebileceği cinsten bir ruh taşımıyor. Ne denli yüce nitelikler edinirse edinsin, insan ruh sahibi olmadıkça ‘insan’ sayılmıyor. Bir yanı hep eksik, hep yarım. Beşer, “tek kanatlı” bir sakat. MEB ‘felsefesi’ tam insan olma ayrıcalığını ruh taşıyana lütfediyor. Kendi tanımına uygun bir ruhtan kaynaklanmayan düşünce ve eylemleri ‘’bedenin fonksiyonları’’ sayarak azımsıyor, küçümsüyor, aşağılıyor. Bu fonksiyonlardan üretilmiş ürünler arasında çarpık ama titiz bir ayıklama yapıyor. İşine gelenleri fikrinden sıyırarak kullanıyor. İşine gelmeyenleri fikriyle beraber kapı dışına atıyor. Sorgulanamayan kabullerden inşa ettiği bu dünya görüşünden türetilmiş öznel bir ‘ahlak’ kabının şekline göre kesip biçiyor insanı. Binlerce yıllık bilgi ve deneyim birikimini, bu ahlak kabının biçimsiz darlığına sığdırmaya kalkışıyor. Eğilip bükülmüş kavramları kulaktan dolma söylemlere iliştirerek, derme çatma bir retoriği bize evrensel ontoloji diye satmaya tevessül ediyor.

MEB, bu ben-merkezci inanç dünyasını eğitim alanına taşımakta hiçbir beis görmüyor. Başkaları hakkında kalıcı ve belirleyici karar verme yetkisini kendi tekelinde görüyor: “Ülkemizin bugün için eğitimdeki en öncelikli konularından biri, ayrıştırıcı tüm özelliklerinden arındırılmış insana bir bütün olarak eğilebilen sistemi kurmaktır.” Bu kısa cümlenin tercümesi, yine binişik anlamlar sebebiyle, cümlenin kendisinden uzun: Bizim için eğitim, insanın sosyal varlık olmakla sahip olduğu potansiyeli geliştirme veya kendini gerçekleştirme alanı değildir. Bize göre, nesnel-olmayan bir varlık kipi daha vardır ve bu potansiyelin ne olduğunu o belirler. Biz ona ruh diyoruz (psişe kılığında, psikospiritüel renginde). İşte biz, beşer-insanı bu ruha bulaştırıp insan-insan yapacağız.

MEB ‘felsefesi’ öznel bir ontoloji vaaz etmekle yetinmiyor. Öznel bir epistemoloji peşine de düşüyor. Ne var ki epistemoloji sahasına daha da hazırlıksız. Bu derse hiç çalışmamış. Varlığın tespiti hakkında, hiç değilse bazı antika rivayetlerle bir illüzyon sahnesi kurabiliyordu. Bilginin ispatı hakkında ise sağdan soldan toplama tezler zevahiri kurtarmaya yetmiyor. Bir kez daha, aralarında kategorik ilintiler olmayan kavramları yanyana sıralayarak ve kendi kredisiz kavramını kredili kavramların arasına karıştırarak hazırladığı kirli bulamacı bize bilgi diye yedirmeye çalışıyor.

Yine bir duygudaşlık-düşündeşlik apartma tuzağıyla, yeni bilgi kuramlarına ihtiyaç olduğundan bahsediyor ve mevcudun kifayetsizliğinden şikayet ediyor. Epistemoloji alanında “yeni kuramlara gereksinim” olabilir olmasına da, bu gereksinime sebep “bilginin teorik, pratik, ideolojik ve inançsal biçimlerde parçalanması” olamaz. Birincisi, kimsenin bilgiyi parçaladığı yok. MEB’in “parçalama” diye karaladığı faaliyet, her düşünsel işlemin üstüne inşa olduğu en temel sınıflandırma işleminden ibaret. İkincisi, kısımlarına ayırmadan bir konu başlığının bilimsel metodolojiyle incelenebilmesi ne mantıksal açıdan mümkün ne de empirik açıdan. Mevcut sınıflandırmayı beğenmemek veya yetersiz görmek, felsefenin de bilimin de ilerlemesinin itici güçleri arasında. Sınıflandırma faaliyetinin kendisini hava cıva addetmek ise ancak bizim MEB gibi kendini dünya kitabına değil de dünyayı kendi kitabına uydurma saikiyle malul bir zihniyetin düşeceği haldir. Felsefe alanını bile işgal edilecek düşman ili görecek denli gözü dönmüş, ilerleme-karşıtı (anti-progresif) ve tepkici (reaksiyoner) bir zihniyetin.

MEB, bilgi felsefesine samimi bir ilgi duyuyor olsaydı “insan doğasındaki bütünlük kadar bilginin de bütünlüğüne ihtiyaç vardır” diye başı yanlış, sonu uyduruk bir cümle kurmazdı. MEB bu cümlede geçen “bilgi bütünlüğü” ibaresini bilginin kaynağının tekliği anlamına gelecek şekilde kullanıyor. İddiasını temellendirecek tutarlı bir cümle kuramıyor ama tehdit parmağını gözümüze gözümüze sallamayı iyi beceriyor: “Türk toplumunun bilgiyle olan pragmatik ilişkisini yeniden düşünmesi ve varlık-bilgi dengesini yeniden yapılandırması önemlidir. Aksi hâlde varoluşu, sadece maddi varlık dünyasını tecrübe yoluyla anlatmak, tek kanatla uçmaya ve yükselmeye benzeyen nafile bir çabadır.”

Şunu söylüyor MEB: Ey Türk toplumu! İyisin hoşsun pratiksin tamam da tecrübeyle (deneysel bilgiyle) bir yere varamazsın. Kurtuluşun, ruhsal rabıta yoluna girmek! MEB, görev alanının eğitim olmadığını ilan edeli çok olmuştu ama mürşitliğe soyunup mürit topladığını hiç bu denli aşikar etmemişti. Meğer işi tamamen ahlak pazarlamaya dökmüş. Eğitim bu pazar tezgahının paravanı: “İnsan odaklı eğitim anlayışının ve felsefesinin zirve yaptığı nokta, ontoloji ile epistemoloji birlikteliğini bir ahlak telakkisiyle taçlandırmaktır.”

Haddini bilmediği için durmayı da bilmiyor MEB: “Böylelikle eğitim düşüncesine yaklaşım, bir bakıma, modern eğitim süreçlerinin kısıtlayıcı sınırlarını da aşmalıdır.” Lafımızı koyduk mu? Koyduk. Peki söyler misiniz sayın MEB “modern eğitim süreçlerinin kısıtlayıcı sınırları” nedir ve bu sınırlar neyle ve nasıl aşılır? Hayır, söyleyemezsiniz; çünkü, bir rüya görmek istiyorsunuz ama neyin rüyasını görmek istediğinizi bilmiyorsunuz.

Ve elbette “işine gelenleri fikrinden sıyırarak kullanma, işine gelmeyenleri fikriyle beraber kapı dışına atma” ilkesinden asla taviz vermiyor: “Nihayetinde modern eğitim, bizim çift kanatlı paradigmamızın çoğunlukla tek kanadı konusunda araç, gereç ve bilgiler sağlamaktadır.” Gele gele geldik mi “Batı’nın tekniğini alalım ama ahlakını almayalım;” durağına. Geldik. ‘Bizim paradigmamıza’ yararlıysa mubah, değilse tek kanatlı (maddiyatçı, pragmatist, modernist) mekruh. İşte sefil Batı’nın kıskandığı muhteşem ahlakımız!

Ondokuzuncu ve yirminci paragraflarda baltayı taşa arsızca vuruyor MEB. Meydanı boş bulunca eli kolu uygun yerde mi değil mi hiç dert etmiyor. Beyinle ilgili ordan burdan işittiklerini ipe sapa gelmez kanaatleriyle birleştirip zırvalamanın zirvesine çıkıyor. “Karmaşık bir sistem olan beynin lineer olmayan işleyişi, bölümleme ve lokalizasyon çalışmaları üzerinden yorumlanamaz. Ancak biliş korteksle, duygular ise limbik sistemle ilişkilendirilebilir.” Sanırsınız ki memleketimizde eşi benzeri bulunmayan gelişkinlikte beyin araştırmaları yapılıyor da MEB bu başarının özgüveniyle böyle kostaklanarak atıp tutabiliyor. Ne gezer! Canının istediğine olur, istemediğine olmaz demekten çekinmeyen bir küstahlıkla beyne emir veriyor. Öyle kafana göre iş yapamazsın ey beyin; MEB nasıl isterse öyle çalışmak zorundasın.

Vizyon belgesinin beyinle ilgili desteksiz atışları gerçekten kalp kırıcı. Eğer MEB asgari bir edep dairesinde hareket ediyor olsaydı, asgari bir acıma hissedebilirdik. Hissetmemeli. Özellikle şu gibi tenasüp ve insicamla ilişiği bulunmayan hakaretamiz kurusıkı cümleler karşısında: “Dolayısıyla müfredatın; eğitim öğretim uygulamalarının ve hatta karnenin, beyin katmanlarını yansıtması beklenir. Ne var ki 21. yüzyıl becerilerini ölçme iddiasındaki PISA gibi uluslararası çalışmalar dahi sadece eleştirel düşünce, akıl yürütme gibi bilişsel içeriklere yönelmekte, kısacası tek kanatla uçmaya yeltenmektedirler.”

Demek ki maksadı neymiş beyinle ilgili bu sinekkaydı tıraş seansının? Hem eleştirel düşünceyi ve akıl yürütmeyi bir kez daha harcamak hem de PISA’ya haddini bildirmekmiş. Ey PISA, sen bizi öyle alt sıralarda gösteriyorsun ama biz mecbur değiliz sana itibar etmeye! Tanıdık geliyor mu bu ses? Biz zaten hiçbir değerlendirme veya derecelendirme kuruluşunun bizimle ilgili söylediklerine itibar etmiyoruz. Hepsi bize düşman. Eh, biz de onlara düşmanız. Alayının icabına bakacaz MEB sayesinde evelallah!

Bunca başıbozukluk MEB’i arzu ettiği mertebeye yükseltiyor yirmibirinci paragrafta ve talim sahasında memurunu sigaya çeken amir kolluğundan farkı kalmıyor vizyon ‘felsefesi’nin: “Düşünce, duygu ve eylemi insanda birleştiremeyen, kuramı ve pratiği uzlaştıramayan bu tek kanatlı uçma hevesi en önemli sorunumuzdur.”

Yirmiiki ve yirmiüçüncü paragraflarda, bir zihniyet sorunundan bahsediyor bu başıbozukluk. Anlıyoruz ki kendi zihniyetinden başka her zihniyeti ‘sorun’ addeden bir zihniyet bu. İtiraz nereden ve hangi sebeple gelirse gelsin cevabı hazır: “Türk eğitim sistemi için felsefi temelli sistematik bir paradigmaya ne kanunlar ne bütçe ne de alt yapı engeldir.” Kendi “felsefi temelli sistematik paradigma” iddiasını “hakikati parçalama çabasına girişmeyen, insanın evren içindeki muazzez yerini putlaştırmayan çift kanatlı bir varlık ve bilgi anlayışı” olarak açımlıyor. Ve birkaç cümle sonra, baştan beri düçar olduğu tutarsızlığını hiç sıkılmadan ifşa ediyor yeniden: “Hakikatin bütünlüğüne saygı duyan bir eğitim sisteminin her şeyden önce evrensel bir zemine gereksinimi vardır. Daha sonra bulunduğu toprağın boyasıyla boyanır ve millîleşir.” Yerelden evrensele uzanacaktı güya, baktı olmuyor, evrenselden yerele uzanmayı deniyor bu kez. Biraz sonra yine evrenselden yerele uzanacak. Ah, benim yerelle evrensel arasında bînamaz bakanlığım. Hep o şeytan Batı yüzünden bunlar.

MEB, ‘felsefesi’ne destek apartmak için referans gösterdiği kişileri ve eserlerini yamultmaktan çekinmediği gibi Edip Cansever’in iyi bilinen ve çok sevilen bir şiirini hiç etmekten de hicap duymamış. Yirmidördüncü paragrafta, Edip Cansever’in dizeleri ardına saklanarak yerelcilik güzellemesi yaptığını sanıyor:

İnsan yaşadığı yere benzer

O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer

Suyunda yüzen balığa

Toprağını iten çiçeğe…

Acep şiirin devamından bazı bölümleri de bu belgeye alır mıydı? Şu dizelere ‘felsefesi’nde yer verir miydi?

gülemiyorsun ya, gülmek

bir halk gülüyorsa gülmektir

...

gördün mü bak

dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar

ve dağılmış pazar yerlerine memleket

...

MEB, ne yapıyorsa bilinçli olarak ve kasten yapıyor. Yirmibeşinci paragrafta kendi ağzıyla söylüyor bu kastın ne olduğunu: “Sonuç olarak bir topluma yapılabilecek en büyük kötülük, o toplumu kendi kültüründen mahrum etmektir. Daha büyük bir kötülük ise onu kendi kültürüne mahkûm etmektir.”

İşte Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı tam olarak dediğini yapıyor: Bu toplumu hem kendi kültüründen mahrum bırakıyor hem de kendi kültürüne mahkum ediyor. Mevcudu çoğaltacağına azaltarak, küçülterek, sığamayacağı bir kalıba sokmak için eğip bükerek, sakatlayıp yamultarak, ve kendisinin bir karikatürüne dönüştürerek.

Vizyon ‘felsefesi’ son paragraflarda kendi tutarsızlığında boğulmaktan kurtulmaya uğraşıyor. Fayda etmiyor. Bizi tuzağa düşürme hevesi, kendi kazıp düştüğü kuyudan çıkmasına engel oluyor: “Kültürün uygarlığa dönüşümü evrensel olana bağlantısıyla gerçekleşir. Evrensel bakış, sağlam bir eğitim sistemi için temel şart olan toplumsal mutabakatı kolaylaştırır. ... Eğitim sistemimizin zemin bulamamasının en temel nedenlerinden biri, eğitimi herkesin haklılığını savunduğu bir zemin üzerinden tartışma geleneğidir.”

Yoruma hacet bırakmayacak denli açık söylemiş bu kez MEB. Yok öyle herkes haklılığını savunsun! Toplumsal mutabakat herkesin haklılığını savunmasıyla olmaz. Evrensel diye bir şey var. Nedir o? Tarif etti ya ‘felsefesi’ boyunca. Takacaksın çift kanadı, olacaksın evrensel!

Ne olurmuş MEB’in dediği gibi yapmazsak? Anarşi, hatta terör olurmuş: “Toplumun her bir parçası, kendi anlayışını tüm topluma hâkim kılmaya çalışmaktadır. Böylelikle gerçeği bölmeye çalışarak beşerden insana yolculuğun olgun bir şekilde seyretmesi sekteye uğratılmış olur.”

MEB ‘çoğulculuk’ kavramını duymamış değildir. Mesele hiçbir zaman – ne önceden ne şimdi – bilip bilmemek, duyup duymamak meselesi olmadı. Mesele her zaman “ya benim yolum, ya cehenneme kadar yolunuz var” meselesiydi. MEB’in çözümü basit: “Dolayısıyla yaşadığımız çağın meydan okumalarına karşı gerekli tüm hazırlıklarımızda, eğitim meselesinin ideolojik olmaktan çıkartılması ve pedagojik zemine oturtulması şarttır.”

‘Vizyon’ adını verdiği bu politika belgesiyle MEB, buz gibi öznel ideolojisini ‘felsefe’ kılığına sokarak bizi aldatabileceğini sanıyor. Dümdüz ahlakçı kafayla ve baştansavma kaleme alınmış safsata dolu birkaç sayfayı bir “pedagojik zemin” olarak görmemizi bekliyor. Bu mudur bütün hokkabazlık marifeti? Azıcık masraf edip biraz daha yetenekli bir-iki hokuspokusçu daha bulamamış mıdır? Hatırlatsak mı ki illüzyon yaratmanın da bilimi vardır ve cinlik işi değildir? Yok. Hatırlatamayız. Hatırlatmaya kalkarsak “gerçeği bölmeye çalışarak beşerden insana yolculuğun olgun bir şekilde seyretmesini sekteye uğratmış” oluruz. Ve kamuya karşı bütün sorumluluklarını red ve inkar eden bu eğitim bakanlığı namına işbu fiili suç addedecek bir savcı ve bu savcının dosyasını kabul edecek bir mahkeme ve bu suça ceza kesecek bir hakim bulunur elbet. Yoksa MEB bu vizyon ‘felsefesi’nden başka bir ürün mü bekliyor?

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…