Şehri Haseki’den seyretmek

Cerrahpaşa-Haseki semtine değer katan kültür merkezi Bulgur Palas, bizi, Aksaray 'dan Beyazıt’a, Yenikapı’ya doğru bakmaya davet ediyor. Kesinlikle farklı bir manzara bu. Eski İstanbul’a dair çok şey yok, ama bizi geçmişi hayal etmeye çağırdığı muhakkak.

Yusufpaşa’da mı ineyim Haseki’de mi emin olamadım. Kabataş-Bağcılar tramvayındayım. Eski kenti ortasından yarıp geçerek bir zamanların gecekondu mahallelerine doğru uzanan bu hat kentin de ilk gerçek metrosu sayılabilir. Açıldığında adı ‘hızlı tramvay’dı ve bir zamanların havaalanı Atatürk’e de bu tramvayla gidilirdi.

Şimdi müşterisi daha çok turistler ve yabancılar. Artık şehirdeki her yabancı turist değil. Benimle birlikte Eminönü’nde tramvaya binen sarışın renkli gözlü ‘turistler’le birlikte hafta sonu kent gezisine çıkan ‘yerli turist’ aileler ve kadın grupları da vardı. Onlar Sultanahmet, Beyazıt duraklarında indiler. Tramvay, Çapa-Topkapı istikametine doğru devam ederken ekseriyet göçmenlere geçti. Araplar, siyahlar ve slav dilleri konuşanlar… Tahmin ediyorum onlar da Zeytinburnu’nda iniyor, tramvayda ekseriyeti bu kez son durağın Anadolu insanları alıyordur.

Ben Haseki’de inmeye karar verdim. Navigasyon uygulamasına göre gideceğim yere en yakın durak orası. Burası kentin en eski mahallelerinden biri. Bir kısmı Cerrahpaşa Hastanesi’nin yolu üstünde ve dolayısıyla buralardan çok geçip gitmişliğim var. Bir zamanlar Bağcılar’daki Radikal gazetesine de buradan gittiğimi hatırlıyorum. Yusufpaşa istasyonunda tramvaydan inip Aksaray’a doğru yürür, Vatan Caddesi’nin başından kalkan otobüslere binerdim. Ama semtin sokaklarında çok fazla gezinmişliğim yok. Yine de buranın, Osmanlı İstanbul'u olduğunu kentin en gözde Müslüman mahallelerinden biri olduğunu biliyorum.

Haseki Hastanesi’nin simgesi olan tarihi yapı yerinde. Tipik bir son dönem Osmanlı binası bu. Ama yanındaki Cumhuriyet dönemi hastane binasının yerinde devasa bir yıkım alanı var. Bir zamanların Haseki Hastanesi 2019’dan beri Sultangazi’de hizmet veriyor. Sultangazi’de Haseki adı biraz garip tabii. Ne de olsa hastane ve semt adını burada bir şifahane kuran Kanuni’nin gözdesi, Haseki Hürrem Sultan’dan alıyordu… Elli sene sonra yerinden ve bağlamından kopan, Sultangazi’deki Haseki Hastanesi’nin adının nereden geldiğini hatırlayan olacak mı acaba?

Ben navigasyonun talimatlarına uyarak bir koku dükkanının yanındaki sokaktan yürümeye başlıyorum. Günümüz İstanbul’una karakteristik görünümünü veren kibrit kutusu gibi apartmanların kapladığı dar sokaklar boyu yürüyorum. Bu beş-altı katlı, küçük apartmanların her birinin muhtemelen cumbalı bir ahşap evin yerine yapıldığını söyleyebiliriz. Bir zamanlar sokak dokusunu oluşturan ahşap evler, bahçeler ve onların arasında yer alan konaklardan neredeyse bir tane bile yok. 1960’larda başlayan apartmanlaşma 80’lerde tamamlanmış. Tabii buralar aynı zamanda büyük yangın alanları. 1900’lere kadar devasa yangınlar mahalleleri silip süpürmüş. 20. Yüzyılda hala bomboş yangın alanları varmış. Buralar yeniden düzenlenip imara açılmış. Bir de Menderes yıkımları var. O dönem de pek çok yapının yıkıldığı yeni sokaklar açıldığı yazıyor çeşitli kaynaklarda. Neticede pek çok badireden sonra o eski Aksaray-Haseki’den geriye neredeyse hiçbir eski doku kalmamış. Mahallenin ne kadar eski, köklü olduğunu ancak sokak isimlerinden anlıyorsunuz: Tekke Çıkmazı, Vezir Odaları Sokak… gibi. Bir de karşınıza çıkıveren kadim eserlerden.

KADINLARA ADANMIŞ BİR MAHALLE

Sözünü ettiğim apartmanların sarıp sarmaladığı, adeta bir evlik yere sıkışmış bir antik yapı çıkıyor karşınıza. Devasa blok taşlardan yapıldığı için onu hemen fark ediyorsunuz. Ama ne olduğunu anlamak zor. Bir tabela filan da yok. Neyse internet var. Bu Arkadius Sütünu’ymuş... 403 yılında Bizans İmparatoru’nun Got isyanına karşı kazanılan zafer anısına diktiği 50 metrelik sütun. Tabii günümüze onun sadece kaidesi kalmış. Ama bize o kadim geçmişi hatırlatması için yeterli. Sütunun eski adı Avrat Taşı’ymış. Çünkü kadınların alınıp satıldığı esir pazarı buradaki meydanda kurulurmuş. Kadınlara adanmış bir semt gibi Haseki. Kaderini Hürrem Sultan’ın burada yaptırdıkları mı belirlemiş acaba. Haseki Şifahanesi kadınlara hizmet vermiş yıllarca, sonra kadınlar hapishanesi olmuş aynı yerde ve yine kadın hastanesi açılmış.

İstanbul Ansiklopedisi’ndeki Haseki maddesini yazan E. Nedret İşli de buna işaret ediyor: “Bizans döneminden beri bu bölgedeki yer adları kadınlarla ilgilidir. Arkadios Forumu’nun bu bölgede oluşu, Avrat Pazarı’nın yine birada bulunuşu ve nihayet 2. Mehmet Dönemi’nde (1451-1481) Keyci Hatun adlı bir hanımın mescit yaptırması ve Haseki Külliyesi’nin inşaası bu semte hep kadın isimlerinin verilmesine neden olmuştur.” Arkadius Sütunu’nu geçer geçmez karşıma çıkan tarihi külliyede de Haseki Kadın Vakfı tabelası asılı. Vakıf 1970’lerde kurulmuş, şimdi ne yapıyorlar, gerçekten faaller mi bilmiyorum. Ama kendilerine mekan olarak burayı uygun görmüşler.

Vakfın olduğu yapının adı Bayrampaşa Medresesi. 1635 yılında IV. Murat’ın sadrazamı Bayram Paşa tarafından inşa ettirilmiş. Cami değil ama medrese yaptırmış Sadrazam. Bugünkü Bayrampaşa semtine adını veren de aynı tarihi kişilik. Oralarda bir çiftliği olduğu var sayılıyor. 1978’te semte Sağmalcılar demekten vazgeçip Bayrampaşa adını vermişler. Bayrampaşa’nın medreseler yaptırdığı esas semti ile bu yeni yerleşim yerini birleştiren tek şeyse beni buraya getiren T1 tramvay hattı…

Cerrahpaşa’ya çok gittim geldim ama Cerrah Paşa Camii’ni görmemiştim. Burası da çok yanmış, yıkılmış ve defalarca yeniden yapılmış bir yapı. Beş yüz sene önceki ilk hali nasıl görünüyordu acaba? Haseki Sultan Camii’si ise bir külliyenin içinde olduğu için mi, Mimar Sinan yaptı diye mi bilinmez, daha güzel göründü gözüme. Böyle görkemli camilerin, en eski İstanbul hayatının tanığı küçücük mahalle camilerinin, apartman aralarına sıkışmış hazirelerin-tarihi mezarların önünden geçip, sonunda hedefime varıyorum: Bulgur Palas.

İstanbul’un sokaklarında böyle sürprizler her zaman vardır. Birden karşınıza çıkan bir eski köşk, sinema, han, hamam… Bulgur Palas da tuğla yapısı, küçük kuleleri, kemerli pencereleri ile çok göz alıcı, dikkat çekici bir yapı. Sosyal medya onun fotoğraflarıyla dolu. Tabii hemen ben de bir tane çekiyorum, bu gecikmiş buluşmamız hatırasına.

MAGNUM FOTOĞRAFINA YENİ BİR BAKIŞ

Bu yazıya aslında Bulgur Palas’taki Magnum sergisini yazmak için oturmuştum. Bulgur Palas’taki Magnum sergisi, Türkiye’de yakın zaman öncesine kadar çok popüler olan bu fotoğraf ekolünü tekrar hatırlatması bakımından önemli. Sergiyi görünce, Magnum Ajansı’nın günümüzde nasıl evrildiğini de öğrendim. ‘Anı yakalamak’ peşindeki fotojurnalizm, yerini ‘çağdaş fotoğraf’ sanatına bırakmış görünüyor. Ama Magnum hakkında daha fazla bir şey yazamayacağım, çünkü İstanbul ondan rol çaldı.

Böyle güzel binalarda sergi yapmanın sıkıntısı da bu. Bina, sergiden daha ilginç olabiliyor. Bulgur Palas için de söyleyecek çok şey var. En önemli özelliklerinden biri yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi bizi kentin unuttuğumuz çok eski ve güzel bir bölgesine çekmesi. Bu bölgeye, Cerrahpaşa-Haseki semtine değer katıyor bu kültür merkezi. Bulgur Palas’ın camlarından dışarıya bakıp, seyir terasında bir tam tur atmak da hem zevkli hem önemli. Çünkü benim gibi siz de şehre, eski İstanbul’a hiç bu açıdan bakmadığınızı fark edeceksiniz. Genelde eski İstanbul’u Pera’dan, Galata Kulesi’nden seyrederiz. Gravürler, resimler, fotoğraflar ve bugün canlı bakış bile böyledir. Buna Kadıköy vapurundan şehre bakışı ekleyebiliriz. Bulgur Palas ise bizi, Aksaray istikametinden Beyazıt’a, Yenikapı’ya doğru bakmaya davet ediyor. Kesinlikle farklı bir manzara bu. Eski İstanbul’a dair çok bir şey yok evet, ama bize kentin gerçek dokusunu gösterip geçmişi hayal etmeye çağırdığı muhakkak.

Bulgur Palas’ın bir seyir terası ya da sergi salonundan çok aslında bir kütüphane olarak tasarlandığını bilmiyor olabilirsiniz. Ben oraya gidince gördüm. Geniş ve bol pencerelerin aydınlattığı irili ufaklı okuma salonlarında, açık rafların önünde gezinip seçtiğiniz güncel kitapları okuyabiliyorsunuz. Ben kendimi kaptırıp öylece bir saat geçirmişim. Size de öneririm.


Cem Erciyes: Gazeteci, yayıncı. 1971 doğumlu Cem Erciyes, İzmir Bornova Anadolu Lisesi’ni ve Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. İstanbul Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler dalında yüksek lisans yaptı. Gazeteciliğe 1992’de Dünya Gazetesi’nde başladı. Dünya Kitap dergisi ve kültür sanat sayfalarında çalıştı. 1997 yılında Radikal’e geçti. Kültür Sanat Editörü ve Radikal Kitap Eki Yayın Koordinatörü, Ek Yayınlar Yönetmeni gibi görevler üstlendi… 2016 yılında Doğan Kitap’ın yayın direktörlüğünü üstlendi. Halen bu işi yapıyor. Çeşitli dergi, gazete ve internet sitelerinde yazıları yayımlandı. TRT’de, Açık Radyo’da kültür sanat ve tarih programları hazırladı, sundu.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Cem Erciyes Arşivi