Bahadır Boysal: Çizme yeteneğim dışında bana avantaj sağlayacak bir durumum yok



Artı Gerçek

Ünlü mizah ustası Bahadır Boysal: Dünya artık ezilenler üzerine dönüyor ki pozitif ayrımcılık kesinlikle yapılmalı ama azınlık olmayanlar ne yapacak?


Seran VRESKALA


ARTI GERÇEK – 90’ların başı, Leman gibi mizah dergilerinin okuma oranının çok yüksek olduğu ve çizerlerin, karikatüristlerin isimleriyle tanındığı zamanlar... Hangi karakter, hangi tipleme, hangi çizgi kime ait bilinirdi, en azından benim gibiler bilirdi. Bahadır Boysal da o zamanların mizah ustalarından biriydi. Anlattığı öykülerde kendi deyimiyle “hep kendi sefilliği” vardı. Üstadı Tuncay Akgün vesile olmuş tarzını ortaya çıkarmasında… Her ne kadar bazıları “duyduklarını anlatırdı sadece” dese de kendi hayatını baz alarak çizdiği öyküler, hem stil hem gusto olarak zamanın ruhunun çok ilerisindeydi, en azından sıradan bir hayatı olanlara çok uçuk gelirdi. Özellikle çizdiği Osmanlı işkenceleri ve ‘İster inan ister inanma hikayeleri’ alacakaranlık kuşağını temsil ederdi. Ülkenin en iyi çizgi romancılarından rahmetli Galip Tekin’in ortak olduğu Kemancı’da sık sık rast gelirdik kendisine ve Mehmet Çağçağ’a… Bahadır o zamanlar gözlerine sürme çeker, hızma takardı; ikisi de çok ‘cool’, yakışıklı ve gözde oldukları için etrafları kadınla dolu olurdu. 

Yaşar Kemal’le aynı köyden… Onun, önünde Çukurova’nın uçsuz bucaksız mümbit topraklarının uzandığı eski bir konakta yazdığı ünlü romanı İnce Memed sayesinde, Harkaçtığı dünyaca ünlü bir köy haline geldi. O konak da Bahadır’ın babaannesine ait… Öğretmen babası İbrahim Boysal ise köyün ileri gelenlerinden… Harkaçtığı Eğitim ve Kültür Müzesi’nin kurucularından biri olarak, aslında yaşamış olan İnce Memed’in heykelini de o yaptırmış. Bahadır daha öğrenciyken bir gün Yaşar Kemal’i Adana’da bir kitabevinde görmüş ve utana sıkıla yanına gitmiş. Edebiyatın çınarı önce ona köyü, konağı sormuş, sonra da “Kör Kemal derlerdi bana, kitaplarımı dağ yapıp yakarlardı” demiş. Bahadır arada hala köyüne gidiyor.  

Çizerliği kendi kendine keşfetmiş. Kendi deyimiyle ‘pısırık, içe kapanık’ bir çocuk olarak tek arkadaşı kâğıt kalemmiş, ‘sonsuz bir şekilde, hiç durmadan çizerdim’ diyor. Bu konuda ailesinden sonsuz destek görmüş. Belki Adanalı olmasından kaynaklanan bir bıçkın delikanlı durumu var hala. Sokak kültürünü, ağzını, jargonunu çok seviyor ve hikayelerinde bunları kullanıyor. “Saçlarımın ağardığını bilirim aşktan” diyecek kadar gerçek bir aşk insanı… Çizgiye de yaklaşımı aynı, körkütük bir aşık gibi… Amerika’nın ünlü çizgi roman yayıncısı DC Comics için çalışmış ama Süpermen’i çizen 15 kişiden biri olacağına, kendi hikayelerini anlatmayı tercih ettiği için geri dönmüş ve bu yüzden hiç pişman olmamış. Karikatürist olarak bilinmesine rağmen o kendisini iyi bir ressam olarak görüyor ve ressamlığa ağırlık vermek istiyor. Şimdilerde Netflix için, içinde Osmanlı ve uzaylıların olduğu bir proje hazırlıyor.  

GEY DEĞİLSİN, KÜRT ALEVİ DEĞİLSİN, GAYRİMÜSLİM DEĞİLSİN, SANATSEVER VE EZİLENDEN YANASIN, BİZİM DURUMUMUZ NE OLACAK? 

Hangi dergileri takip ederdiniz çocukken?

Piyasada ne varsa. Her tür çocuk, resim ve mizah dergisi vardı bizim evde. 

O dönemlerde Adana’da hangi dergiler vardı?

Tercüman Çocuk, Milliyet Çocuk, Ziraat Bankası’nın Başak Çocuk, İş Bankası’nın Kumbara dergisi, Türkiye Çocuk dergileri falan vardı. Adana çok zengindi bu anlamda. Eğer çizgi roman olarak soruyorsan çocukken en çok sevdiğim Tenten’di sanırım, bir de deseni keşfettikçe Barbar Conan… Barbarlık, mistik, Kimmerya dönemi falan… Bir de biz milliyetçi, mukaddesatçı topraklarız ya! Adana. (Gülüyor) Tuhaf bir kahramanlık, bir hayal alemi, tanrılar içinde mistik bir dünya, nasıl ilgini çekmez ki?

Kızıl Maske de öyleydi gerçi.

Ben Kızıl Maske’ye uzak kaldım, onun çok kolay, çok basit bir grafik dünyası vardı. Mister No’lar falan naif gelirdi bana. Zagor’u hiç sevmezdim mesela. Fazla zarifti bana göre.

Barbar Conan’ı insan anatomisi için de iyi bir rehberdi sanırım.

Öyleydi gerçekten. Desen meselesi çizerlerin hayatında çok önemlidir ve ben deseni kendi kendime öğrendim. Güzel Sanatlar’a da hiç hazırlanmadım, bir kursa gitmedim, bir ders almadım, birincilikle de girdim; gerçi bunun bir önemi yok ama bu dergiler bana yardımcı oldu hep. Leman’a da öyle girdim. Profesyonel olmadan… Tuncay (Akgün) Ağabey ikinci babam olarak elimden tutmuştur hep. Çizmek isteyen herkes tek tük, birkaç çizimle yanına giderken, ben yüzlerce çizimle gitmiştim. Yumurta gibi, eli yüzü düzgün bir çocuk gelmiş, hevesli, yetenekli, demek bende bir ışık gördü. Mimar Sinan’da espriler bulan bir arkadaşım zorla götürmüştü beni dergiye, yoksa nerede bende o kendine güven? 

Oğuz Aral dönemine denk gelmediniz ama, çok ufaktınız o zamanlar. 

Bir kere Oğuz Ağabey’e alt katta rastlamıştım, bütün mizahçılar müritleri gibi çevresinde toplanmıştı, yerde oturuyorlardı. Oğuz Ağabey bir şeyler anlatıyordu, bunlar da huşu içinde onu dinliyorlardı. Çok şaşırmıştım. O zaman öyle kameralar da yoktu, keşke olsaydı. Mesela dergi olarak Can Yücel için Harbiye’de bir gece düzenlemiştik; bir tane kayıt yok ya! Sezen Aksu’lar, Cem Yılmaz’lar çıktı, bir kayıt olmaz mı? Koca Can Yücel… 90’lı yıllar yani, çok acayip değil mi? 

Fotoğraf makineleri de vardı o zamanlar.

Demek ki o zamanlar insanlar pek makine kullanmıyorlarmış. O dönem faili meçhullerin çok olduğu karanlık bir dönem olduğu için makinayla dolaşmak sıkıntılı bir şey miydi acaba? Tehlikeli bir şey miydi acaba?     

O zaman kimse bir şeyi kayıt altına almayı düşünemiyordu sanırım. 

İlginç bir teori değil mi sence de? Belki de kamerayla dolaşmak tehlike arz ediyordu.

E, 80’lerden çıkmış bir ülke, 90’lar hala çok karanlık bir dönem... Faili meçhul siyasi cinayetler genellikle cadde ortasında, şehrin en işlek yerlerinde, gündüz işleniyordu; herhalde dediğiniz gibi gazeteciler dışında kimse makine taşımıyordu. Metin Göktepe buna en iyi örnek olabilir.

Olabilir gerçekten. O zaman için fotoğraf makinesiyle dolaşmak bir sıkıntıydı herhalde. Ama şimdiki dönem öyle değil! Çocukların elinde bile cep telefonları var ve her şey kolayca kayıt altına alınabiliyor. 

80’lerde de olmasına rağmen çizginin ve mizahın değeri 90’larda daha da arttı sanırım. İnsanlar neredeyse gazete kadar dergi okurdu.

Kapaklarımız hep konuşulurdu o zamanlarda. Lümpenleri, siyasetçileri, siyaseti en cesur bizler eleştirirdik. Tirajımız çok yüksekti. İnsanlar dört gözle beklerdi gelecek haftayı…

O zaman kapaklar ya da mizah daha mı cesurdu acaba?

Belki Ekrem’den sonra daha cesur olabilir. (Gülüyor) Genç siyasetçi sonuçta, yeni bir dile vesile olabilir. Artık eski dilin bitmesi ve 40 doğumluların siyasetten çekilmesi gerekiyor. Ben mizahın rahatlayacağını düşünüyorum genç bir enerjiyle… 

“ALLAH RAZI OLSUN, SÜLEYMAN SOYLU DA ÇOK İYİ ÇALIŞTI İMAMOĞLU İÇİN”

Eski siyasetçiler karikatürleri severlerdi, dergiler ve çizerler şimdiki gibi onlarca davayla uğraşmazlardı; belki yine öyle bir akım başlayabilir.

Genç enerji bu katı yaklaşımı değiştirebilir. İnsanlar gülmeyi özledi, öyle sıkışmış ve birikmiş bir enerji var ki o açığa çıkabilir.  Necip Fazıl’ın bir şiiri vardır ya, “Surda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes” diye; şimdi bir gedik açıldı, arkası gelir.

Peki, mizahın önünü görebiliyor musunuz? Rahatlayacak diyorsunuz ya!

Rahatlayacak ama önünü göremiyorum açıkçası. Bu biraz da eşyanın tabiatıyla alakalı bir şey. Kim görebiliyor ki önünü? Müzisyenler görebiliyor mu? Yazarlar görebiliyor mu? Sanatçılar görebiliyor mu? Sen görebiliyor musun? Mesela iki yıl sonrasını görebiliyor musun? 

Malum, ülkemizde yüzlerce gazeteci, akademisyen, binlerce öğrenci ifade özgürlüğü olmadığı için tutuklu. Mesela siz her istediğinizi özgürce çizebiliyor musunuz?

Bundan sonra özgürlük meselesi biraz daha açılacaktır diye düşünüyorum. Çünkü özgürlükten başka bir çare kalmadı. Ekonomi de feci zorluyor. Bu artık bu şekilde gitmez, bunu da bu son seçimde gördüler zaten. Özgürlük olacak yani, bu Allah’ın emri. İnsanlar gülmeyi özledi.

İnsanlar espri yapabilen, gülümseyen siyasetçiler arıyorlar artık. Çok ciddi, bağıra çağıra konuşan, tehditkâr politikacılardan usandılar. Mesela İmamoğlu’nun yumuşak üslubu ve devamlı gülümsemesi de etkili olmuştur kazanmasında…

O da önemli ama milletin haksızlığa karşı verdiği tepkiydi aslında o. İlk defa milletin gizli bahçesine girildi. İnsanlar, sadece seçmen olduklarında insan yerine konulduklarını gördü. Bu ülkede birey olduğunu seçim zamanlarında fark ediyor vatandaş. Seçimler iptal edildiğinde bu durumun bu hale geleceği belliydi çünkü insanların iradesi yok sayıldı. İnsanların bireysel tercihi yok sayıldı. Allah razı olsun, Süleyman Soylu da çok iyi çalıştı İmamoğlu için. (Gülüyor)     

Peki, şimdiki dergicilikle eski dönemleri kıyaslarsak neler söylersiniz? Mesela o dönemler bütün çizerler star gibiydi; hepiniz isminizle, çizginizle bilinirdiniz. Ben çizgisinden anlardım çizerin kim olduğunu…

O zamanlar sazın, sözün, yazının, çizginin, edebiyatın, kâğıdın çok kıymetli, kaliteli, değerinin çok yüksekte olduğu zamanlardı. Leman da bütün Türkiye’de devrim yapan bir dergiydi. Gittiğimiz her yer hınca hınç dolardı. İnsanlar büyük bir ilgi gösterirdi. Gelen mektupların sayısına inanamazdın. Hepimizi isimlerimizle tanırlardı. Cezmi Ersöz, Nihat Genç, Cem Yılmaz, Ahmet Yılmaz, Can Barslan, Ramize Erer, Bülent Üstün, Kaan Ertem, Kenan Yarar, Mehmet Çağçağ, Gökhan Dabak, Suat Özkan, Atilla Atalay, Suat Gönülay, Tuncay Ağabey gibi isimler çizgileriyle, karakterleriyle özdeşleşirdi. Bunların hepsi mizah devrimcileridir. Bak, birlikte yarattığımız karakterler hala yaşlanmadı, biz yaşlandık. (Gülüyor) 

Çok eğlenirdiniz herhalde birlikte çalışırken. 

Adeta bir medrese, bir okul, bir tekke gibiydi Leman. Dergide sabahlamayı çok severdik çünkü ayin gibi bir şeydi bizim için. Bize sokaktan, Tarlabaşı, Dolapdere, Kasımpaşa gibi semtlerden, halk pazarlarından jargonlar, deyimler, ‘İndira Gandi / Zonta / Maganda / trip atmak’ gibi tabirler gelirdi; onları öğütür ve çizgide kullanırdık. Sonradan o deyimler tüm Türkiye’ye yayılırdı. Ağır Roman mesela; bir belge olarak 90’ları, o duyguyu, o insanları, o zamanı en iyi anlatan filmdir. Bir daha öyle bir film yapılamaz. O insanlar da yok artık. 

Bıçkın delikanlı raconu, jargonları kalmadı artık. 

Özgün bir dildi onların kullandığı jargonlar. Kaybedenler Kulübü de Leman’ın çok etkisinin olduğu bir filmdir. Nüvesi, dili Leman’dır. Kaybedenler Radyosu Leman’ın üzerinden yükselen bir dalga aslında. Bu yüzden Leman’ın bir belgeseli yapılması gerekir. Çok önemli bir ihtiyaçtır bu çizgi ve mizah adına… Çizerlerin çoğu hala hayattayken yapılsa iyi olur tabii. (Gülüyor) Gezi’den beri çektiğimiz deneysel bir proje var, 6 yıldır her gün bir şey çekiyoruz, bitirmek üzereyiz; ben oynuyorum, bir sürü siyasi isimle röportaj yaptım. Michael Moore’un çektiği 9/11 Fahrenheit belgeselini bilirsin, o tarz bir şey… Komünist başkanla, Kılıçdaroğlu’yla, Enver Aysever’le, Meral Akşener’le, Doğu Perinçek’le, Nihat Genç’le gibi isimlerle konuştuk, bir tek Devlet Bahçeli kaldı, onunla da konuşacağız, umarım. 

Neler konuştunuz o isimlerle? 

Her şeyi… Siyaseti, seçimleri, gidişatı… 

Hepsi de açık açık konuştu mu?

Hem de konuşmaya susamış gibi konuştular. Apaçık ve çok sert. Veryansın etti çoğu.

Uzun zamandır belli isimler hariç, kimsenin çok sert konuştuğunu duymadım. 

Bilmem. Benimle çok rahat konuştular.    

Peki, belgesel mi olacak bu?

Yarı belgesel, 6 yıllık tek film. Avrupa için yani… O zamanki ismi -güya Yeni Türkiye idi ya- “Sıfır Nokta İki Türkiye” idi, ama isim sonradan bize çok doğru gelmedi, gördük işte yenisini… İsme daha tam karar vermedik ama bitmek üzere; bir defile ya da bir performansla, klip gibi ekstra bir final yapacağız, öyle bitireceğiz.    

“EĞER CHARLİE HEBDO’YA OLAN BİZE OLSAYDI, TOPLUM BİZE HAYATTA SAHİP ÇIKMAZDI, BİZ SADECE ÖLÜRDÜK”

Leman ve dergiler ne durumda şimdi? 

Dergiler diye bir şey kalmadı ki artık. Günümüzde her şey tıklanma sayısıyla ölçülüyor ama dergicilerin öyle bir şansı yok ki! Leman’ın kapağını koyuyoruz sosyal medyaya, 1 milyon kişi beğense ne olur, beğenmese ne olur! Bunun karşılığı ne bizim için yani? E-dergi’de en çok izlenen dergi Leman; eee? Bize geri dönüşü yok ki bunun! Bunun çizerlere bir faydası, bir getirisi yok. Nasıl yaşayacak bu insanlar? Leman eski ve kanaat önderlerinin olduğu bir dergi olduğu için zemini sağlamdır, ne olursa olsun yaşamaya devam eder, cep boyuyla bile ama böyle bir derginin ayakta kalabilmek için bu kadar mücadele etmek zorunda kalması müstahak mı yani? 

Kısaca çizerler yaşayabilecek durumda mı?

Değil! Ekstra işler yapmadan yaşamaları mümkün değil! En az 20 bin kişi dergi almazsa bunun dönmesi mümkün değil! 

Eskiden yüzbinlerce kişinin okuduğu bir derginin tirajının, 80 milyonluk nüfusa sahip bir ülkede en azından 20 bin olmasını dilemek ne acı bir durum… 

Almıyorlar ki! 10 bini gördüysek ne mutlu bize. Kâğıt zammı, dağıtım sorunu mahvetti bizleri. Dağıtım çok fena geçiriyor bize… 

Yine eski boyutuna gelecek mi dergi?

Umuyoruz ki büyüyecek yakında. Küçücük dergi olur mu, yazık. Benim derdim dergiye çizgi roman çizmek ama bu şekilde zor.  

Kâğıt zamlarına tepki olarak küçültülmüştü ya, okuyuculardan gerekli tepki gelseydi belki daha evvel büyürdü. 

Ne diyeyim bu konuda? İşte Charlie Hebdo’daki tüm çizerler bizim arkadaşlarımızdı. Olay olduğunda burada konuştuk, eğer Charlie Hebdo’ya olan burada olsaydı, yarımız katledilseydi, toplum bize hayatta sahip çıkmazdı. Tepki gösterenler olurdu tabii ama ülkenin geneline yayılmazdı. Biz sadece ölürdük. 

Olayı ilk duyduğunda ne hissetmiştin?

(Birkaç saniye duruyor) Korktum ya. Bütün çizerler adına korktum. Düşünsene çizersin, toplantıdasın ve birileri gelip seni tarıyor; ulan çizer öldürülür mü yani? Birlikte çok takıldık, gezdik, eğlendik, iş yaptık ve sonra bir duyuyorsun ki yarısı katledilmiş. Sen nasıl hissederdin?  

“KARİKATÜRÜN SANATSAL BİR SİHRİ VAR. TEK NOKTADA BİR ŞEY ÇİZİYORSUN, VURUCU BİR ŞEY!”  

Koskoca bir olayı minicik ve tek bir kareyle anlatabilme yeteneği her sanat dalında yok. 

Çok sihirli bir şeydir karikatür. O hafta olan bir şeyi bir karede anlatıyor, nokta atışı… O yüzden karikatür asla ölmez. Twitter’da dakika başı komik bir cümle yazmaya benzemez bu. Sanatsal bir sihri var yani. Tek noktada bir şey çiziyorsun, vurucu bir şey.  

Bunca yıldan sonra eliniz artık ezbere çiziyordur, ama en zorlandığınız taraf neresi?

Kurgu bence. Kurguyu oturtana kadar her şey çocuk oyuncağı, çizmek işin en kolay yanı. İbo’nun (Tatlıses) dediği şey çok doğru; filmin anası kurgudur… Doğru. Çoğu efsanevi yönetmen de aynısını söyler. 

Üretebilmek için gündemi, siyaseti takip etmek, insanları tanımak ve onlardan beslenmek zorundasınız. Okumayan biri karikatürist olamaz bence. 

Doğru çünkü bir müddet sonra elinde malzeme kalmaz. Ama çizgi roman apayrı bir şey, o 9’uncu sanat… Öykülemek, hikayeler anlatmak, söz söylemek apayrı bir şey. Kâğıt dolar üzerinden satın alındığı için maalesef şu an tam anlamıyla yapılamıyor.

Bir sürü mizah dergisi vardı eskiden; Hıbır, Uykusuz, Öküz, Penguen, Pişmiş Kelle, Komikaze, Limon, Çarşaf, L-Manyak gibi ama bugüne ulaşan çok az… 

Ben Pişmiş Kelle’yi çok severdim. (Gülümsüyor) Bayılırdım yani, Engin Ergönültaş’ın dehası vardı orada tabii. Orada bambaşka, taşralı bir dünya görürdün. Dolapdere’nin havası, kokusu vardı orada. Limon’un da hastasıydım. Benim çocukluğumda çok önemli bir yeri vardı. Kemal Aratan ağabey, Limon’u Limon yapan isimlerdendir.   

Sizde de biraz bıçkın delikanlı havası var, seviyorsunuz sokak kültürünü… 

Evet, hayatım roman durumum var. (Gülüyor) Adana’dan Çukurovalardan çıkıp da bu duruma gelmek… 

İyi de Çukurova pamuk tarlalarından gelmemişsiniz; durumu iyi, okur yazar ve eğitimli bir aileden gelmişsiniz.  En azından sizi hep desteklemişler. 

(Gülüyor) Babam hala kitaplar yazan, belgeseller çeken bir adam… Ama tabii kimse kimsenin neler yaşadığını bilemez, bu sadece aileyle ilgili bir şey değil! 17 yaşında bu hayata girmişim, düşünsene. Bir gün Anadolulu bir kadın okuyucum bana ‘gece alemlerinde, tuhaf ortamlarda, kalabalık yerlerde maneviyatını dışa vurmandan çok etkilenir, acı çektiğini hissederdim’ demişti. Mesele de buydu, kalabalıklardaki sancılarımı yansıtmak… Yazarlarda kalabalıklarda yalnızlığı sevmek gibi bir sendrom varmış, yazar hastalığıymış bu. Kendi içlerine dönmeyi, kendi tapınaklarına çekilmeyi severlermiş. Ben de öyleydim, biliyorsun hep kendimi çizdim ve hep kendimden beslendim. 

Bazen insanlara tuhaf gelmiyor muydu, her şeyini açık açık anlatman? Hele o dönemlerde… 

İnsanları şaşırtıyordu bu durum. Düşünsene oralardan gelmişim, devrimci bir güruhun içinden de gelmemişsin, böyle bir dergiye girmişim, inanılmaz tuhaf ortamlara giriyorum, kimi şaşırtmaz ki bu? Bu hikayeler, ortamlar seni öğütmüş, sentez yapmış senden... 

Sevgililerinle yaşadıklarını da açık açık anlatırdın. Kız arkadaşların kızmaz mıydı?

Ben dengeyi iyi tutturuyordum orada. Bir kere öncelikle zaman aşımına uğruyordu her şey. Kimse beni niye çizdin diye kafama kakmadı. Tuncay Ağabey’in çok emeği vardır üstümde bu anlamda, ikinci babam dememin sebebi o. Sormuştum ona, ne çizeyim diye, kendi sefilliğini, biricikliğini çiz demişti. Ona da üstatları aynısını söylemiş. Bunu da ona kesin Oğuz Aral söylemiştir, öncekiler söyleyemez; hani Akbaba falan hep frankofon, dö-lala mizahtı ya. Oğuz Aral’ın dehası hepsinden üstündü. Ülkedeki ilk defileyi yapan adam yahu! 

Ne alaka? 

Öyle bir adamdı çünkü. Dehası sadece çizgiyle alakalı değildi. Onun gibi çok değerli isimler var çizgide, mesela Galip Tekin de benim için önemli isimlerdendir. 

Ben de çok severdim. Onun Kemancı’daki odasından çıkmazdım. 

Kemancı çok önemli bir mekandı. Galip Ağabey’in mekânı olduğu için hepimiz orada takılırdık. İyi ki bir tık erken gelmişim de ucundan o dönemi yaşamışım. 

“BEYOĞLU BELEDİYE BAŞKAN ADAYI ÇIKIP ‘BEYOĞLU BENİM SEVDAM’ DİYOR, YAHU NE SEVDASI? BİR GÜNE BİR GÜN HANGİ GECE ŞU MEKÂNDAN ÇIKIP DA OTURUP AĞLADIN?”

Siz de çok beğenilen, merak edilen çizerlerden biriydiniz o dönemler. Hatırlıyorum, siz ve Çağçağ, Kemancı’dan içeri girdiğiniz andan itibaren, kızlar etrafınızı sarardı. 

(Gülüyor) Fena değildik o zamanlar ama inan ki unuttum o günleri. Dünya çok çabuk değişiyor, başka bir alemde yaşıyoruz. Herkes kendi çapında star şimdi, kendi profilleri var. Hayat başka bir çehreye büründü artık. Baksana Tayyip Erdoğan’a, geçmişini özlüyor mu? Kemancı’dan ve o eğlence anlayışından bayağı bir kuvvet aldık biz, bayağı bir beslendik; o sayede 90’ları alıp 2000’lere taşıdık. Hatta bir ara Türkiye’de en iyi ve en çok eğlenen 10 erkek listesine girmiştim; zamanımız var, gözlem yapıyoruz, devamlı partilerdeyiz, farklı farklı insanlarla iletişim kuruyoruz falan… 

Tarihi bir arşiv aslında. 

Tabii. O dönemi, hayatı, insanları ve eğlence dünyasını bizden daha iyi anlatan bir mecra olabilir mi? AKP öncesi son dönemlerdi onlar.  

Gerçekten de 90’lardaki gibi bir eğlence anlayışı ve eğlence mekanları olmadı bir daha. 

Şimdi görüyor musun Kemancı veya benzeri mekanlar ya da o eğlence anlayışını bir yerde? İçip içip, sevgilisinin ismini bağıran, özgürce eğlenen birilerini görüyor musun? Ben hiç görmüyorum. Nadirdir. Beyoğlu Belediye Başkan adayı çıkıp ‘Beyoğlu benim sevdam’ diyor, yahu ne sevdası? Bir güne bir gün hangi gece şu mekândan çıkıp da oturup ağladın? Kaldırıma oturup insanlarını seyrettin? Sabah oldu da kalktın Kız Kulesi’ne karşı sevgini aşkını haykırdın? Nasıl Beyoğlu senin sevdan ya? 

Beyoğlu’nun enerjisi çok değişti gerçekten, her yer beton oldu.

Bu cezalandırmaydı zaten. Mesela Araplar daha evvel de geliyordu -tabii ki gelecekler- ama eskiden Sultanahmet’e geliyorlardı. Beyoğlu’nun sosyolojik yapısını değiştirmek için müdahale ettiler; gece kulüplerini yok ederek, restoranları sınırlayarak, kültürden sanattan uzaklaştırarak çehresini değiştirdiler. Her şeyin fiyatını arttırdılar. Bak şimdi barlarda dolarla kadın satıyorlar mesela. 

“FİLMDE BAŞÖRTÜ ZULMÜ YOKTU. FİLMDE KEŞKE BİR ADAM O BAŞÖRTÜYÜ ÇEKİP ÇIKARSAYDI DA GÖRÜRDÜN O ZAMAN GİŞEYİ…”

Sizin Büşra isminde başörtülü bir genç kız tiplemeniz vardı. Neden öyle bir karakter yarattınız?

Aslında aklımda hiç öyle bir tipleme yoktu ama Abdullah Gül cumhurbaşkanı olduğunda aylarca karısının baş örtüsü konuşuldu. Bu büyük bir mesele haline gelmişti. Ben de böyle bir genç kız tiplemesi çizdim, örtülü ama fırlama… Her hafta başka bir hikâye, kısa maceralar ama başrol Büşra… 

Filmi de yapıldı sonradan. 

Evet çünkü çok ilgi görmüştü. Tuhaf, liberal bir film oldu. Ne İsa’ya ne Musa’ya yarandı. Çünkü elit ve zengin bir kız, arkasında cemaat yok, loca yok, lonca yok; hiçbir şey yok. Namuslu bir film olarak kaldı yani. (Gülüyor) Çizgi romana yaklaşıktır duygusu… 

Film iyi bir gişe yapamadı. Çizgideki fırlama genç kız karakterini filmde bulamadıkları için mi yoksa başka bir sebepten dolayı mı sizce?

Tabii ki o fırlama kız tiplemesi yoktu. Onu o şekilde perdeye taşımak, çizilen bir karakteri sinemaya yansıtmak çok zor zaten. Bir de konu Büşra olunca, mütedeyyin insanlar için rahatsız edici olabilirdi. Düşünsene yıl 2011, o zamanlar bu konu o kadar gündemdeyken, dindar izleyici kendilerini anlatan bir filme sahip çıkmadı. Niye? Çünkü başörtü zulmü yoktu. Filmde keşke bir adam o başörtüyü çekip çıkarsaydı da görürdün o zaman gişeyi… Mağduriyet meselesi… İkiyüzlülük olmadığı için…

Bu konuda “dini camialar bize sahip çıkmadı” demişsiniz bir yerde. Ne demek istemiştiniz orada? 

Başörtülü bir genç kızı anlatan bir filme, mütedeyyin insanlar ve tarikatlar sahip çıkmadılar diye serzenişte bulunmuştum, o kadar.

Şimdi olsa yapar mıydınız? 

Şimdi olsa hayatta öyle bir film yapmam. O filmden sonra televizyonlarla çalışan başörtülü kadınlar aradılar, “Bahadır Bey keşke bizim neler çektiğimizi yansıtsaydınız, bizlere neler yapmadılar” diye… Ağlaya ağlaya konuştular benimle. Ne yapalım, benim dergideki tiplemem böyleydi. 

Peki, şu an üzerinde çalıştığınız bir proje var mı?

Şimdi Netflix için bir iş hazırlıyoruz. Osmanlı zamanında geçen bir uzaylı hikâyesi. Tarihi anlamda resmen ilmek ilmek dokuyarak çalıştık. Şimdi kimse storyboard yani hikâye panosu istemiyor, Moodboard yani tema panosu istiyor. Hikâyeyi daha detaylandırarak, sahneleri duygularla birleştirerek anlattığın bir pano… 

Osmanlı ve uzaylı… İlginç bir konu. Neler var içinde?

Tarih, cinsellik, İstanbul, uzaylı E.T, bunların hepsi isteniyor. Bitirir bitirmez başlayacağız. 

Muhafız dizisi de büyük umutlarla başlamıştı ama izleyeni çok olmadı. Sizce bu hikâye tutar mı?

Doğru ama bizimki gerçekten çok farklı bir hikâye olacak. Bu yüzden çok heyecanlıyım. Mesela Netflix izleyenlerin yaş ortalamasının 15-25 arası olduğunu duyduğumda çok şaşırdım. Genelde istenen unsurlar cinsellik, keşke LGBT olsa falan diyorlar… Daha çok İstanbul istiyorlar. Bizimkinde hepsi olacak ama aynı zamanda E.T’yi düşün, o masumiyette de olacak. 

“DÜNYA ARTIK POZİTİF AYRIMCILIK, EZİLENLER ÜZERİNE DÖNÜYOR Kİ POZİTİF AYRIMCILIK KESİNLİKLE YAPILMALI AMA AZINLIK OLMAYANLAR NE YAPACAK?”

Kendinizi çizgi romancı olarak mı görüyorsunuz, karikatürist mi?

Maalesef acı ki karikatürist olarak ismim tarihe yazıldı ama aslında ben bir ressamım. Gerçekten resim konusunda çok iyiyim. Bunu insanın kendisi için söylemesi belki çok tuhaf ama profesyonel bir gözle bakabildiğim için söylüyorum. Aşığım resim yapmaya… Ressamlar karikatüristsin diyor ama ben kendimi ressam olarak görüyorum. 

Hayaliniz ne?

Nasıl anlatayım; şimdi bir yıkım mı yaşamam gerekiyor bu hayal için diye düşünüyorum arada. Ben Kürt değilim, Alevi değilim, gey değilim, Sabutay değilim; Sünni beyaz bir Türküm ve bu bir dezavantaj bu dönemde. E, bizim durumumuz ne olacak? 

Ama bahsettiğiniz azınlıklarla kendimizi kıyaslarsak, bizler yine şanslıyız…

Nereden baktığına bağlı! Bu kısmı sorgulayan yok. Bize kimse sormuyor, e bizim durumumuz ne olacak? Bak bu önemli bir konu, tez konusu aslında. Azınlık olmadığın zaman bir değerin kalmıyor. Bizim işimiz daha zor çünkü dünya artık pozitif ayrımcılık, ezilenler üzerine dönüyor. Ki pozitif ayrımcılık da kesinlikle yapılmalı ama azınlık olmayanlar ne yapacak?

İyi de onlar da ezilmişler.

İyi de ben ezmedim ki? Benim ne günahım var? Ben üstelik onlardan yana deli gibi çalışıyorum, peki benim kabahatim ne? Bizim zorluğumuzu kim düzeltecek? Bu konunun kesinlikle konuşulması gerekiyor. Bu durum ne zaman değişecek?

Herkes eşit haklara sahip olduğunda… ya da bizler azınlık olduğumuzda değişecek. 

Ölünce yani… (Gülüyor)   

Konuşmanızdan hayal ettiğiniz yerde olmadığınızı anlıyorum. 

Değilim tabii. Benim hayalim bir Mehmet Güleryüz, bir Komet (Gürkan Coşkun) olmak… Ama çizme yeteneğim dışında bana avantaj sağlayacak bir durumum yok yani. Bir okuyucum “ağabey senin her şeyin var ama bir düğmeye ihtiyacın var” demişti. Bir düğme, bir tık… Ama bilmiyorum onun ne olduğunu işte… Hikmet de orada gizlidir ya, o hesap… 

Değer bilmek, anlayış, takdir, kabullenme vs. o eşit haklardan geçiyor. 

Bence düğme önemli. Biz Amerikan Başkanı’nı çizerdik, masasında iki düğme vardır, biri çaycıyı çağırır diğeri nükleer bombayla dünyanın sonunu getirir. İşte, düğme önemli; çaycıyı mı çağıracağız, dünyanın sonunu mu? (Gülüyor) Önemli olan düğme… 

Düğmelerden bahsetmişken, Trump süper bir karikatür malzemesi değil mi?

Tabii canım, keşke burada olsaydı. Burada da çizmeyi sevdiğimiz karakterler var gerçi. 

Tipleme olarak karikatüre en çok yakışan liderler hangisi sizce? 

Ecevit’i çizmeyi severdik, yüzü çok kemikli olduğu için karikatüre çok müsaitti. Mesut Yılmaz’da tabak gibi bir çene vardı. Özal çok sempatik çizilirdi. Tansu Çiller’in çok spesifik bir suratı vardı, hamur gibi, o yüzden zorlanırdık. Şehlaydı üstelik. Şehla bir kadın çizmek çok rahatsız edicidir. Erdoğan’ın yüzü de çizgiye çok müsaittir ama İmamoğlu o kadar kolay değildir. Onun yüzünde sıkıntı var, dudakları ve dişleri ayrık, gözleri de biraz belertmiş olduğu için çok fire vermez. Devlet Bahçeli de poker surat, o da çok fire vermiyor.