'İmamoğlu, hem aileden biri kadar yakın geliyor insana hem de lider niteliği var'



Artı Gerçek

Ünlü oyuncu Parla Şenol: ‘Ülkede kişiler ve kurumlar otosansür yapmaya başlamışlarsa, özgürlükler kısıtlanmış demektir.’


Seran VRESKALA 

ARTI GERÇEK – 63 yaşında ve yüzünde hala yaramaz bir çocuk ifadesi, muzip bir hali var. Odaya girer girmez kendini fark ettiren enerjisi ve yüksek kahkahası onunla birlikteyken çok eğlenirmişsiniz hissi veriyor. Aynı enerji telefonda konuştuğunuzda da mevcut. Çok berrak, çok duru ve güçlü bir sesi var, bu yüzden ülkenin en iyi dublaj sanatçılarından. Dili çok temiz konuşanlardan… Yanındayken Türkçeme özen göstermeye çalıştım diyebilirim. Duygularını kesinlikle saklamıyor, aklında hakkımda ne düşünürler acaba sorusuyla cevap vermiyor, ne düşünüyorsa dile getiriyor, hiç sakınmadan ve kahkahasını hiç esirgemeden... Bu da bana hile hurdaya başvurmayan, sevgisine ve öfkesine pranga vurmayan kadınları hatırlattı.

5 yaşından beri şöhret; ülkede bu kadar uzun şöhret olan bir sanatçı yoktur herhalde. Çocuk yaşta oyunculuğa başladığı için uzun süre üzerine yapışan çocuk imajından kurtulamamış, genç bir kadın olduğunu kabul edemeyen seyirci bu yüzden genç kızken çektiği filmlere çok ilgi göstermemiş. Daha minicikken gelen şöhret onu şaşırtıp şımartmamış çünkü çocukluğundan beri sahnelerle iç içe büyümüş, ailesinde de oyuncu ve müzisyen çok olduğu için bunun doğal bir şey olduğunu düşünmüş. Oyunculuk ve şarkıcılık yapmasına rağmen eğitimini ihmal etmemiş; Boğaziçi psikoloji mezunu… Bu yüzden belki de anlaşılmanın sevgiden değerli olduğunu düşünüyor. Tam 18 yıl onlarca gazinoda şarkı söylemiş. En uzun turnesini de Emel Sayın’la yapmış. Turnedeyken karşılıklı koltukların üzerine gitar kutusu koyup iskambil, araba saymaca, kibrit kutusu döndürme oynarlarmış. Kulis için öyle özel istekleri yok, çayı kahvesi olsun yeter. Dakiklik konusunda aşırı titiz. Sete özel bir sebebi olmadıkça geç gelen oyuncuyu sevmiyor. En çok oynamayı istediği roller arasında ‘Tarla Kuşuydu Jülyet’ var. Çizgileri çok net belirlenmiş, karikatür karakterleri canlandırmayı sevmiyor, daha gerçekçi ve yaşayan karakterleri seviyor, bu yüzden bir seks işçisini canlandırmayı çok istermiş. Kendi jest ve mimikleri büyük olmasına rağmen, doğal oynamak onun için çok önemli.

4 dil bildiği için 8 yıl profesyonel turist rehberliği yapmış. Her işi gocunmadan yapabilir ve hiç aç kalmazmış gibi geldi bana. 23 yaşındayken beraber olmaya başladığı Nazar Bey’le 40 yıldır evliler ve Aras isminde bir oğulları var. İnsan birbirine 40 yıl nasıl tahammül eder diye sorduğumda ‘edemiyor zaten, onun için önce yan yana sonra altlı üstlü iki dairede yaşıyoruz’ diye kahkahayla cevap veriyor. Bu süreçte sevginin bambaşka bir hal aldığını ama o sevginin asla azalmadığını söylüyor.

SESAM’ın ödül listesinde isminiz vardı ama bir anda ödülünüz iptal edildi ve siz bunu attığınız bir tweet’e yordunuz. 

Ben attığım o ‘her şey güzel olacak’ tweet’ine yorumladım, net bir şey söyleyemem çünkü elimde bir ispatı yok. Ödülün verilmeyişi ile ilgili gerekçeler o kadar komik ve çocukça ki, bu konjonktürde insanın aklına tabii ki bu geliyor. Hani gerekçeleri bu tweet değil idiyse bile, burada SESAM’ın ciddi bir beceriksizliği ve saygısızlığı söz konusu, en azından böyle bir ödül iptali yaptığı zaman akla bunların geleceğini bilmesi gerekirdi.

Ödül listesinde sinema sektörüne sizden daha az hizmet etmiş kişiler varken, Yeşilçam geleneğinden gelen birinin iptal edilmesi düşündürücü tabii.

Vallahi diğer ödül alanlar kimler diye açıp bakmadım açıkçası. Bana verilen isimler çok düzgün isimlerdi, dolayısıyla bu konuda bir yorum yapmak istemem ama sonuçta niyet olarak 105 isimle başlamışlar, sayıyı 90’a 70’e sonunda da 35’e düşürmüşler ama bir anda 35’ten de 33’e düşürüyorlar; o düşürdükleri iki kişi de Cahit Berkay ile benim. Gerekçe olarak süre kısıtlamasını veriyorlar. Çok uzun konuşanlar olduğu için listeyi daraltmaları gerekiyormuş. Seyirciler sıkılıyormuş. Olur, doğrudur ama sonrası daha tuhaf ve çirkin; “2 ay sonraki bir gecede verelim size ödülünüzü” diyorlar.

Ağzınıza bir parça bal çalmak istemişler.

(Gülüyor) Anaokulunda çocuklara yüzme yarışı yaparlar ama kimse üzülmesin diye hepsine madalya verirler, bu da aynı hesap. Bu yüzden böyle bir şey çok çocukça geldi bana ve doğal olarak bunun sebebini attığım o tweet’e bağladım. Zaten duruşumu hiçbir zaman saklamadım ki! Yıllardır beni tanıyanlar bilir nasıl bir duruşum olduğunu. Öyle çok sivri, çok göz önünde, militan ya da fanatik olmadım hiçbir zaman ama hayat ve dünya görüşüm bellidir. Doğal olarak kendi hayat ve dünya görüşüme daha yakın olan bir partiyi destekleyeceğim; Ekrem İmamoğlu’na da bu anlamda o tweet ile destek verdim. Çünkü artık bazı şeylerin değişmesi gerektiğine inanan kişilerin sayısı da çoğaldı.

Eğer gerçekten de ödülünüzün iptal edilmesinin sebebi tahmin ettiğiniz gibiyse, ayrışma sanatın bu tarafına da sızmış demektir. Çünkü yıllardır iktidarı destekleyen pek çok sanatçı, sporcu, gazeteci, aydın kesim rahatça fikirlerini söyleyebildi.

(Gülüyor) Hakikaten, evet ya! İktidara yakın sanatçıların isimlerini hemen herkes biliyor zaten, onlar tarafını özgürce gösterebiliyorlar ama dediğiniz gibi birinin bile başına buna benzer bir şey geldiğini görmedim.

Eğer dediğiniz gibi muhalif tarafını belli eden sanatçılar yaftalanıyorsa, 'yetmez ama evet' diyen sanatçılara ne demeli o halde?

(Ciddileşerek) Onlar hakkında konuşmak istemiyorum çünkü onlar beni deli ediyor. Açık söyleyeyim, birçok şeyin müsebbibi olarak görüyorum onları. Gerçi ben cumhurbaşkanının ya da özel kaleminin tutup da SESAM’ı arayarak böyle bir şey talep ettiklerini, bunu engellediklerini ya da bunun bir talimat işi olduğunu sanmıyorum ama bu büyük ihtimalle SESAM’ın uyguladığı bir otosansür. Korkaklıktan, çekingenlikten kaynaklandığını düşünüyorum, bu da şu sonucu ortaya çıkarıyor; ülkede kişiler ve kurumlar otosansür yapmaya başlamışlarsa, özgürlükler kısıtlanmış demektir.

Geçen yıl Hülya Koçyiğit bu konuda ülkede herhangi bir baskı, özgürlük problemi olmadığını söylemişti. Ne söylersiniz kendisine?

Bu ülkede baskı olmaz olur mu? Hapisteki düşünce suçlusu insan sayısına bakmak gerekir buna cevap için ama ben Hülya ablayı çok severim. (Gülüyor) O belki hükümete daha yakın bir yerde durduğu için baskı hissetmiyor olabilir ama en yetkili ağızların “kaydoluyor bunlar ha!” dediği bir yerde bir baskının olmadığı düşünülebilir mi? Bunları kaydediyoruz dedi, arşivler çıktı ortaya, bu kadar basit. Baskı bu değilse nedir baskı, gelip boğazını mı sıkacak?

İnsanlar birbirini anlayamıyor artık, anlamaya da çalışmadan direkt saldırıyor.

İşte anlaşıldığımı bilmek hayattaki en güzel şey bence. Bir insanın evladı tarafından, eşi tarafından, ailesi, çevresi, sevdikleri, hayranları tarafından anlaşıldığını görmesi, senin kendini tanımlamak istediğin ve tanımladığın biçimin karşıya da geçiyor olması harikulade bir şey. Ama insanlar bunun için mesai harcamıyor artık maalesef. 

“ŞİMDİ BENİMLE DALGA GEÇİYORLAR; ‘SEN O YARIŞMADA 1’İNCİ OLSAYDIN BELKİ TÜRKİYE FARKLI OLURDU’ DİYE…”

Ödülü almamayı çok dert ettiniz mi peki?

Kesinlikle hayır. Ödül benim çok umursadığım bir şey değil ki, takdir tavır ve üslup daha önemlidir benim için. Ödülün verilmemesi senin için bir madalyadır diyenler bile oldu fakat ben bunu da böyle görmüyorum. Bunu bu şekilde açıkladığım için kendimi yürekli ya da kahraman gibi de görmüyorum. Böyle bir şeyden kahraman yaratılmasını istemiyorum çünkü ben kahraman falan değilim. Ben sadece bir vatandaş olarak görüşümü bildirdim, böyle bir ortamda tarafını belli etmek belki de akıllıca değil ama nasıl ki ülkede birçok parti ve onların seçmenleri varsa ve bu seçmenler partilerine destek veriyorsa, benim yaptığım da buydu.

Ödülünüzün iptalini pek çok sanatçı boykot etseydi belki ‘her şey çok güzel olacak’ diyenlere bu tepkiyi göstermezlerdi belki, sizi destekleyen sanatçı arkadaşlarınız oldu mu?

3-5 kişi oldu tabii, Melike Demirağ, Işıl Yücesoy gibi çok sevdiğim sanatçılar aradı. Pek çok meslek gurubunda olduğu gibi bizim meslek gurubumuzda da öyle bir birlik pek olmaz maalesef. Çoğu kişi daha bireycidir, kendi bireysel çıkarlarının peşinden gider; çok zordur böyle günlerde destek görmek. Bir seslendirmede bile üç kere boykot yaptık, boykotlar çok çabuk kırıldı, üç boykotta da en sona kalan beş kişi kalmıştık sadece. (Gülümsüyor) Çok zor, bir yerden sonra o birlik hep kırılıyor bir şekilde.    

Şimdi sosyal linç günümüzün bir trendi haline geldi ya, mesela Füsun Demirel söylediği bir şey yüzünden 3 yıl işsiz kaldı; acaba bu yüzden size karşı da bir boykot yapılır mı? Böyle bir endişeniz var mı?

Ambargo endişem yok ama endişeden çok böyle bir düşünce var tabii çünkü akıllı bir insan herhangi bir eylem karşısında bütün alternatifleri dikkate alır. Bu da alternatiflerden biri olabilir ama ne yapalım, olacaksa da olur yani. Bir vatandaş olarak tarafımı belli ettim, bunun benim işimle karışması gerekmiyor. Yine de bu durumun beni çok etkileyeceğini zannetmiyorum açıkçası çünkü hem yumuşak bir kadın eş anne olarak çizgim çok belli, hem de ben hiçbir zaman siyasi görüşümü ön plana çıkararak hareket etmedim. Eylemlerde bulunmadım. Füsun Hanım öyle değil, kendisi daha aktif bu anlamda, daha ön planda hareket eden biri. Eşim bile bu yüzden “bu yaşa kadar politikadan kaçtın, çalıştın ettin ve 63 yaşında politik bir imaja sahip oldun” dedi. (Gülüyor) Çünkü bilir ki ben politika hiç sevmem, bulaşmak da istemem. Çünkü bir konuyla ilgilendiğimde gerçekten ilgilenmek isterim, politika da tehlikeli ve çirkin bir yer.  

İlle de her konuda aynı fikirde olmak gerekmiyor zaten.

Elbette. Mesela benim annem Bursalı, hatim indirmiş, dindar bir kadındı, babam da sanatçı kişiliği olan bir müzisyendi, annem oruç tutardı ama babam tutmazdı; buna rağmen babam Adalet Partisi’ne annem CHP’ye oy verirdi. Evde bu konuyla ilgili güler, şakalaşırdık. Eskiden karı koca olarak özgürce farklı partilere oy verebiliyorlardı. Hayat böyle bir şey, bu şekilde de olmalı, zaten bütün çabamız bu. Onun için 'her şey çok güzel olacak' diyoruz. Benim lisedeki din hocam damadın babası, Sadık Albayrak’tı mesela ve çok iyi notlar alırdım onun dersinden. Beni gayet iyi tanır ve çok sever. Ben de onu çok severdim. Farklı olmamıza rağmen bu öğretmen-öğrenci ilişkimizi hiç etkilemedi. Hatta Milli Türk Talebe Birliği’nin yarışmasına götürmüştü bizi okul olarak, o yarışmada Tayyip Bey 1’inci, ben 2’inci olmuştum. Kendisiyle bu anlamda yollarımız çok kesişti aslında.

Tayyip Erdoğan şarkı mı söyledi?

Hayır, ikimiz de şiir okuduk. Upuzun bir çocuktu. Çok hamasi, kahramanlık kokan, vurgulu, ajitasyon yaptığı bir üslubu vardı. O günkü ortama o üslup daha çok hitap ettiği için o 1’inci seçilmişti; ben daha doğal şiir okuma taraftarıydım, Cahit Sıtkı’dan 35 Yaş şiirini okumuştum. Şimdi benimle dalga geçiyorlar; “sen o yarışmada 1’inci olsaydın belki Türkiye farklı olurdu” diye… (Kahkaha atıyor) Bu işin latifesi tabii.

Yıllar sonra 1’inciliği kaptırdığınız o çocuğu ülkenin cumhurbaşkanı olarak gördüğünüzde ne hissettiniz acaba?

Ben başta anlamadım zaten. Tayyip Bey’in kendisi -ismini tam hatırlamıyorum- Usta’nın Hikayesi isimli programda kendisi söylemiş. Orada benden bahsetmiş. Öyle olunca eski fotoğrafları çıkarıp baktığımda gördüm ben de. Yoksa nereden nasıl hatırlayayım, onlarca okulun içinde bir çocuğu? Ama o hatırlamış çünkü ben o zaman çok ünlüydüm.      

Ödülü iptal edenler belki de daha dünyada yokken ya da ufacık bir çocukken siz bir yıldızdınız.

(Gülümsüyor) Bir gün artık unutulduğumu düşündüğümde oğlum bana “anne, internetten de silemezler ya seni, ismini yazsalar neler yaptığını görürler” demişti.  

Yüzünüzü unutsalar da Parla Şenol ismi kolay kolay unutulmaz gibi geliyor bana. Kaç çocuk yıldız vardı ki Yeşilçam’da?

Aslında senin yaş gurubun çok tanımayabiliyor, sen tam sınırdasın. (Gülüyor) Şu an 35-40 arası daha az tanıyor ve sadece yeni işlerimden biliyor beni çünkü 16 yıl bir ara vermiştim. 40 yaş üstü beni iyi hatırlar.

Magazinlere de konu olmadınız, belki de bir sebebi de budur. 

Evet, çünkü ben işim yüzünden hiçbir zaman özgürlüğümden ödün vermedim. Özgürlüğümden ödün veren bir sanatçı olsaydım, çok farklı olurdu. Bunlar seyirciye geçiyor işte. Elif’te kötü kadın rolü oynuyorum ama yolda beni tanıyanlar buna rağmen sevgilerini dile getiriyorlar mesela.

"SIRF BİR ROL İÇİN SEN O YATAĞA GÖNÜLLÜ GİRMEYİ KABUL EDİYORSAN, BU TACİZ DEĞİLDİR"

Peki, Yeşilçam’ın içinden gelen birisi olarak #metoo kampanyasının ülkemizde pek yankı bulmadığını nasıl açıklarsınız? Yeşilçam’da “ünlü olmak için rejisörün yatağından geçmek” diye bir tabir vardı üstelik.

Ama kendi isteğiyle girdiyse o yatağa bu taciz sayılmaz ki!

Ama başka seçeneği yoksa?

Olur mu canım hiç öyle şey? Her zaman seçeneğin vardır. Taciz koşullarını ben o şekilde görmüyorum. Taciz istemediğin halde sana dil veya el uzatandır. Ama sen sonuçlarını bile bile o yatağa girmişsen bu taciz sayılmaz.

Ya paraya çok ihtiyacı varsa?

Bedelini ödemiş o zaman. Kusura bakmayın, ben ona taciz gözüyle bakamam. Bu ülkede, dünyada kadınlar, çocuklar ne tacizler, tecavüzler yaşıyorken, sırf bir rol için sen o yatağa gönüllü girmeyi kabul ediyorsan, sen zaten bunu kabullenmiş, bedelini ödemişsindir. Bu taciz değil!

Yine de tacize uğramış olan oyuncu veya sanatçılar vardır, olmaması mümkün değil!

Olmaz olur mu? Tabii ki vardır. Ama ortaya çıkıp çıkmamaları, toplum baskısı sebebiyle bile olsa kendilerine bağlı bir şeydir. Onları bu yüzden yargılamamak gerekir.

5 yaşından beri yani 57 yıldır şöhretsiniz. Çocukken insanlar sokakta sizi tanımaya başladıklarında nasıl hissederdiniz? Aslında bu bir çocuk için travma bile olabilir.

Ben o durumu hiç travma olarak yaşamadım çünkü benim babam zaten çok meşhurdu. Yolda yürürken babamın hayranları bizi durdururlardı. Babamın dayısı Necdet Mahfi Ayral’dı. Onun tiyatrolarına giderdim. Kızı Jeyan Mahfi Tözüm’ün oyunlarına giderdim. Ablalarım, teyzelerim zaten oyunculardı. Dolayısıyla bu benim için doğanın bir parçası olarak devam etti. Birdenbire farklı bir eşiğe sıçramadım, hayatımın bir devamı gibi oldu bu. 

Şımarmadınız mı mesela hiç?

Asla çünkü bu tamamen çevrenizin size olan davranışlarıyla alakalı bir durum. Aileniz, öğretmenleriniz, çevreniz sizi olduğunuzdan çok daha önemli biriymişsiniz gibi kendinizi tanımanıza müsaade ederse, siz de kendinizi öyle sanmaya başlarsınız, dolayısıyla şımarma ihtimaliniz yüksek. Ben daima buna bir meslek gözüyle baktım, çocukluğumdan beri bu bilinçteydim.

Bir de o döneme göre çok iyi eğitim almış bir oyuncusunuz. Belki oyunculukta alaylısınız ama akademik olarak Boğaziçi Psikoloji mezunusunuz.

Hele o zamanlarda yoktu ama şimdi oyuncuların çoğu eğitimli. Bizim ailede eğitim her zaman çok önemli bir değerdi. Babaannem Fransızca öğretmeniydi, amcam avukattı, diğerlerini biliyorsunuz, sanatla eğitim hep paralel gitmişti. Ben de okumaya öğrenmeye çok aç bir çocuk ve gençtim. Çocukken 'neden, neden, neden' diye sorular sorardım, babama fenalık gelirdi. (Gülüyor)

O yıllarda Boğaziçi nasıldı?

Bir tane solcuların takıldığı bir kantinimiz vardı ama herkes gelebilirdi oraya, kimse ayrımcı bir muamele görmezdi yani. Forumlar yapılırdı. Türk toplumu da o yıllarda daha din ekseni üzerinden ayrılmamıştı. Dincilik daha yoktu şimdiki gibi, dindar kesim vardı sadece; bu ikisi birbirinden çok farklı şeyler tabii. İşin kötü tarafı da dincilerin dindarlara çok büyük zarar veriyor olması… Neyse, bizde ayrımcılık yoktu ama sağ sol ayrımı vardı ve hocalar bakımından hoşgörü her zaman ön plandaydı. Ben koştura koştura derse girer, dersten eve, oradan röportaja, oradan da gazino sahnesine gider çalışırdım. Ağır bir tempo olmasına rağmen asla eğitimimi aksatmayı düşünmedim. Şöhretin yanına başka değerler koyabildiğinizde, şöhret bir gün elinizden gittiği zaman tutunabileceğiniz bir değerler silsilesi oluyor. Oyunculuğu bıraksam bile elimde artı bir mesleğim daha oluyor sonuçta. Dikiş diktim, müzik yaptım, matkap kullanırım, örgü örerim, ev çizimleri yaparım, şiirler öyküler yazarım; sanatçıların çoğunda bu üretme, yaratma ihtiyacı vardır zaten.

Oturmayı pek sevmiyorsunuz sanırım.

Yok, çok güzel otururum ben. (Gülüyor) Çok güzel tembel tembel oturuyorum bazen, mis gibi Candy Crush’ımı oynarım, fal bakarım, kendi kendimle vakit geçirmeyi çok severim. (Gülüyor)

“ŞİMDİNİN SEYİRCİSİ SELFİE ÇEKTİRMEK İÇİN GELİYOR, ESKİNİN SEYİRCİSİ OYUNU İZLEMEK YA DA ŞARKIYI DİNLEMEK İÇİN GELİRDİ”

Sizce oyunculuğun hangi türü daha değerlidir?

Bir dizi oyuncusuyla bir tiyatro oyuncusunu asla ve asla mukayese edemezsiniz. Sen bile şu an bir dizide oynayabilirsin, öyle bir açıyla çeker öyle bir kurgu yapar ki bir anda çok güzel oynamış olursun ekranda. Dizi bu açıdan çok avantajlı, seni oynamış gibi gösterebilir ama tiyatroda bunu yapamazsın. Orası er meydanıdır. Saç telinden ayak tırnağına kadar teşhir halindesin. Yaptığın her eylem karakterinin bir parçası olmak durumunda. Bunun dışına çıkman, ara vermen mümkün değil! Sinema ise ikisinin ortasında bir yerde… Dizi oyunculuğunda bir hata yapsanız bile o dizi geliyor geçiyor, unutulması çok kolay ama sinema öyle değil, daha kalıcı bir sanat olduğu için orada da kusursuza yakın oynamak gerekir ve bunun için teknik olarak da bilgili olmanız lazım.

Kamera her detayı yakalıyor zaten, değil mi? Kötü oyunculuktan, sahte bakışlara hatta yüzündeki incecik çizgilere kadar… Bir de kamera sizi sevmediyse vay halinize!

Hele hele bu HD sistem mahvetti hepimizi, fondötenin altındaki sivilce lekesi bile belli oluyor. (Gülüyor) Kameranın sizi sevmesinden bahsetmişken, benim gençliğimde -sanırım Artist ya da Hayat Mecmuası yapıyordu- bir tür yarışma yapılırdı. Birbirine denk olarak kabul edilen oyuncular, sanatçılar arasında olurdu bu. Diyelim ki Fatma Girik ile Türkan Şoray arasında; işte vücut ölçüleri, saç kalitesi, bacakları, beli vs. kıyaslanırdı. Fotojeni diye bir bölüm vardı mesela, meşhur olmuş oyuncuların puanı hep yüksek çıkardı.

Photoshop da yok tabii o yıllarda.

Nerde canım! Ama tabii siyah beyazın da bir avantajı vardı. Siyah beyaz kusurları çok iyi saklar.

Bir seyirci olarak oyuncuların botoks yaptırmasına da karşıyım çünkü mimikleri istedikleri duyguyu veremiyor ve doğal durmuyorlar o zaman.

Oyunculuğuna bağlı aslında. Oyunculuğundan çok güzelliği, diriliği ile ön plana çıkmış insanlar bu şekilde kendilerini daha rahat hissediyor olabilirler. Oyunculuk yapmayan ama Seda Sayan gibi sunuculuk yapan, şarkı söyleyen insanların bu tip müdahaleler yaptırması sorun olmaz. Ama mesela oyunculuğunu ve kendisini çok sevdiğim için Nurgül Yeşilçay’a botoksu yakıştıramadım, fazla olmuş. Ben de dolgu da var botoks da var ama oyunculuğumu etkilemeyecek şekilde çok hafif var, sadece bakım için yaptırıyorum.

Eski tiyatro seyircisiyle şimdiki seyircinin arasındaki en büyük fark ne sizce?

(Gülümsüyor) Şimdinin seyircisi selfie çektirmek için geliyor, eskinin seyircisi oyunu izlemek ya da şarkıyı dinlemek için gelirdi. Şimdi sadece o etkinlikte bulundum demek için geliyor insanların %80’i.    

Peki son olarak, sizce 23 Haziran seçim sonucu ne olur?  İmamoğlu tekrar kazanır mı?

Hiçbir öngörüm yok çünkü bilme şansımız yok. Bu seçimlere neler müdahil olacak, neler etkileyecek bilemiyoruz.

CHP’ye hırsız deniyor.

Bu konuda bir yorum yapmak istemiyorum. Ama hırsızlıktan bahsedeceksek çok gerilere gitmemiz gerekebilir. Artık geriye bakmayalım, ileriye bakalım diyorum. Tabii ki gönlüm İmamoğlu’nun kazanmasını istiyor. Onun kazanmasından çok herkesin ona oy vermek istemesini istiyorum. Seçmenlerin öyle bir kafa yapısına ve ruh haline gelmelerini istiyorum. İmamoğlu’na doğru bir seçim olduğu için oy vermelerini istiyorum. Farklı bir müdahale olmazsa tekrar kazanacağını düşüyorum. Şimdi onun hakkında konuşuyorum ama, toplasan 10 kere karşılaştım kendisiyle ekranda, hem aileden biri kadar yakın geliyor insana hem de lider niteliği var. Bu ikisinin bir araya gelmesi çok zor. Başarısı da o yüzden zaten.