İnsanlığa karşı işlenen suçların failleri ve Türkiye



Artı Gerçek

Kendi ülkesinde ve uluslararası toplumun vicdanında çoktan mahkum edilmiş olan Ömer El-Beşir, Türkiye’de devlet protokolünde yer almasından sadece 6 ay sonra tutuklanmıştır.


Fatma KARAKAŞ*


Devletler kendi iç hukuklarında malvarlığına karşı işlenen suçlardan fikir ifade etmeye kadar varan birçok fiili, suçların ve cezaların nisbiliğine sığınarak ve egemenlik yetkilerine dayanarak yargılayıp cezalandırmaktadır. Oysa savaşlarda ve iç çatışmalarda oldukça ağır suçlar işlenmekte ve üstelik devletlerin ve uluslararası teşkilatların gönülsüzlüğü sebebiyle bu suçlar, cezalandırmaya konu olamamaktadır. Uluslararası sözleşme ve ilişkilerin tarafı devletler, birbirlerinin egemenlik yetkisi konusunda oldukca hassas ve çekimser davranmaktadır. Nitekim savaş ve çatışma döneminde Birleşmis Milletler de gerek suçlar ve gerekse diger hukuka aykırılıklar konusunda mümkün mertebe sessiz kalmakta, suçların mağdurları derin bir yalnızlığa ve vahim olayların akışına terk edilmektedir.

Uluslararası Ceza Mahkemesi, Roma Statüsü tarafından, ilk daimi uluslararası ceza mahkemesi olarak, bu eksikliği ve haksızlığı gidermek üzere kurulmuştur. Roma Statüsüne göre, Uluslararası Ceza Mahkemesi, uluslararası toplumun vicdanını derinden yaralayan en ağır suçları yargılamakla görevlidir. Devletlerin ve diğer iktidar odaklarının işlediği suçlar konusunda yargılama yapmak üzere kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesinden, bu bağlamda adalet beklentisi oldukca yüksektir. Kuşkusuz Mahkemesinin kurulus tarihinin 2002 olması dahi ne kadar geç kalındığını göstermektedir. İlk uluslararası insan hakları belgeleri 1950 itibarı ile yaygınlık kazanmaya başlamışken, milyonlarca insana karşı işlenen suçlar yargılama konusu yapılamamıştır. Zira daimi uluslararası insan hakları mekanizmaları bireysel insan haklarını korumakta ve ceza yargılaması yapamamaktadır.

Türkiye Hükümetleri, Roma Statüsüne taraf olma yönünde bugüne kadar bir adım atmamıştır. Statüye taraf olma yönünde irade beyan edilmiş ise de hukuki bağlayıcılığa yol açabilecek herhangi bir adı atılmamıştır. Kaldı ki bu irade beyanı da 2002 ve sonrası birkaç yıl içinde ifade edilmiştir. Anayasa’ya yapılan ek ile iç hukuk da Uluslararası Ceza Mahkemesinin yargı yetkisini tanımaya uygun hale getirildi. Ancak bugunün kosullarında Türkiye’nin Roma Statüsüne taraf olma ve mahkemenin yargı yetkisini tanıma yönünde bir adım atması beklenmemektedir. Nitekim geçen zaman içinde Türkiye, Roma Statüsüne ve Uluslararası Ceza Mahkemesine değil, Statüde yer alan suçlara ve mahkemede yargılanan veya yargılanma olasılığı olan suç faillerine yakınlaştı.  

Bu durumu örneklerle açıklamakta yarar var; Ömer Hasan Ahmed el-Beşir, 2003-2008 yılları arasında Sudan/Darfur’da milyonlarca insana karşı işlenen beş farklı insanlığa karşı suç (insan öldürme, yok etme, zorla yerinden etme, işkenceden geçirme ve tecavüz etme) ile yine sivillere karşı işlenen 2 ayrı savaş suçundan dolayı, 2005 yılından beri soruşturulmaktadır. Üstelik de bu soruşturmada Mahkemenin yetkisinin kaynağı, Türkiye’nin de 2009 yılında üyesi seçildiği, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin aldığı karardır. Savaş ve insanlığa karşı suç faili Ömer el-Beşir, 30 Ekim 2018 tarhinde, meşhur İstanbul Havalimanının resmi devlet açılışında, Türkiye Cumhurbaşkanı ve eşinin yanında devlet protokolünde yer almıştır. Ömer el-Beşir, Uluslararası Ceza Mahkemesi önünde, tecavüzü bir savaş takdiği olarak kullanmaktan ve binlerce kadına karşı bu suçu işlemekten hakkında ceza soruşturması olan ilk kişi olması sebebiyle de uzun yıllar unutulmayacaktır. Bu suç faili hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi, 2009 ve 2010 yıllarında iki defa yakalama kararı çıkarmıştır. Hakkında bulunan yakalama kararı sebebi ile dünyanın Uluslararası Ceza Mahkemesinin yargı yetkisini tanıyan 118 ülkesine, yakalanıp Mahkemeye teslim edileceği için giriş yapamamaktadir. Bu suç failinin, hakkında bulunan yakalama kararına ve üzerine atılı suçun türüne rağmen defalarca Türkiye’ye gelmesi ve itibar görmesi, yöneticilerin hukuki ve ahlaki eğilimini göstermesi bakımından anlamlıdır.      

Sonunda 2019 yılı Nisan ayında Sudan’da asker yönetime el koymuş ve 1993 yılından beri demokrasi dışı yöntemlerle devlet başkanlığı görevini yürüten Ömer el-Beşir tutuklanmıştır. Uluslararası Ceza Mahkemesi yargılamanın sağlanıp sonuçlandırılması için, bu kişiyi geçici yönetimden talep etmişse de, verilen yanıtta, suç failinin ülke içinde yargılanacağı dolayısıyla iade edilmeyeceği ifade edilmiştir. Kendi ülkesindeki insanların, vahim suçların mağdurlarının ve uluslararası toplumun vicdanında çoktan mahkum edilmiş olan Ömer El-Beşir, Türkiye’de devlet protokolünde yer almasından sadece 6 ay sonra tutuklanmıştır. Türkiye hükümetinin Uluslararası Ceza Mahkemesine veya savaş ve insanlığa karşı suç mağdurlarına değil, bu suçların sanıklarına ilgi gösteriyor olduğuna dair son haber birkaç gün önce basında yer almıştır. Sudan yönetimi, Ömer El Beşir’in aranan kardeşinin, Sudan ülkesinden, Türkiye’ye kaçmayı başardığını açıklamıştır. Yani Türkiye savaş veya insanlığa karsı suç işleyen suçlulara ilgi göstermenin de ötesine geçerek, onların saklanabildikleri, korunabildikleri, tolere edilebildikleri bir suçlular cenneti olmaya doğru gitmektedir. Bu durumun üyesi olunan uluslararası toplumun adalet beklentisini bizzat engelleme olarak anlaşılması mümkündür. Türkiye’nin bu yöndeki tanınırlığı, IŞID yönetici ve üyeleri ile yollarının çeşitli mecralarda kesişmesinden dolayı zaten olumlu değildir.   

Hukuk dışına çıkmayı alışkanlık haline getiren iktidar sahiplerinin en büyük korkusu günün birinde yargılanmaktır. Çoğu zaman hukuk dışına kaç kere çıktıklarını ve kaç kere suç işlediklerini en iyi kendileri bilir, bu yüzden de en çok kendileri korkar, tüm suçlarının ortaya çıkmasından ve yargılanmaktan. Çağımızın hukuk anlayışı, insanlığın ortak değerlerine karşı işlenen suçların faillerinin, er veya geç adalet sağlayıcı bir mekanizma önünde hesap vermesine, mağdurların da gördükleri zulmü ifade etmesine doğru evrilmektedir. Umuyorum ki Türkiye, bu dönüşüm tablosunda, bedeli ne olursa olsun, sanıkların değil, adaletin ve vicdanın yanında yer almakla anılır.

* Dr. Fatma Karakaş-Doğan

Ceza Hukuku Doçenti

Bremen Üniversitesi Hukuk Fakültesi

[email protected]