'Kırmızı renkteki muhaliflerdenseniz size asla salon verilmiyor'



Artı Gerçek

Geçenlerde belki de yüzüncü kez En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü alan Füsun Demirel: Her şey güzel olacak sözünü yineliyoruz.



ARTI GERÇEK – Füsun Demirel ülkenin gelmiş geçmiş en iyi oyuncularından, bunu bugüne kadar aldığı sayısını bile hatırlamadığı ödüller kanıtlıyor zaten. En son geçenlerde Antalya’da ‘Görülmüştür’ filmiyle yine ‘En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu’ ödülünü aldı. Çoğunlukla toplumsal belleğe işlemiş ve kadın sorunlarını anlatan yapımlarda rol alması, bu konulara olan duyarlılığını gösteriyor. Ülkenin unutulmazlar arşivine giren Devekuşu Kabare, Sıdıka, Şehnaz Tango, Şaşıfelek Çıkmazı, Asiye Nasıl Kurtulur, Züğürt Ağa, Uçurtmayı Vurmasınlar gibi önemli yapımlarda hep ismi var. ‘Komedi oyuncularından iyi drama oyuncuları olmaz’ klişesini yıkanlardan Demirel; üstelik ülkemizdeki yetenekli kadın komedi oyuncularının sayısının ne kadar az olduğunu düşünürsek... Ülkedeki çoğu oyuncudan da çok daha iyi bir eğitimi var, Roma Dramatik Sanatlar Akademisi tiyatro bölümünden mezun, yani mesleği gerçekten oyunculuk, bu yüzden her rolün altından rahatlıkla kalkabiliyor. Aynı zamanda İtalyanca, Almanca ve İngilizce bilen çok seçkin bir çevirmen olarak, ülkeye bir sürü oyun kazandırmış. Tiyatro sezonu açıldığında ‘Aşk Dersleri’ ve ‘Ben Roza’ isimli oyunlarını sergilemeye devam edecek.

Öyle sıcacık bir gülümsemesi var ki, hemen sizi ele geçiriveriyor ve sanki çok yakın arkadaşıymışsınız gibi hissettiriveriyor. Daha ilk dakikadan itibaren çok neşeli geçti konuşmamız. Egosunu bu kadar iyi eğiten sanatçıya az rastladım diyebilirim. O kadar güçlü bir duruşu var ki hayata karşı! Zor zamanlarında bu çok başarılı kariyerine rağmen Bomonti Pazarı’nda tezgâh açtığında, arkadaşlarından ona karşı çıkanlar çok olmuş ama bu kendisini yıldırmamış. İnsanların tezgahına gelmesinden ve onunla sohbet etmesinden çok mutlu oluyor. Arada hala tezgâh açtığını söyledi. Müthiş bir anne aynı zamanda, çocuklarıyla son derece açık, demokratik ve şahane bir ilişkisi var. O anaç halini somut olarak görebiliyorsunuz, evine gittiğinizde sizi pamuklara sarmalayacakmış gibi… 45 yaşında karar vermiş anne olmaya; bunun bir delilik olduğunu söylediğimde bana katılıyor, yine de ikizlerini hayatın ona sunduğu en büyük hediye gibi görüyor. Onları mümkün olduğu kadar ergenlerin düştüğü sosyal medya ve teknoloji tuzaklarından korumaya çalışıyor. Demokrasiye tüm kalbiyle inanıyor, herkesin fikrini istediği gibi ifade etmekte özgür olması gerektiğini düşünüyor, hatta kendisinden çok farklı siyasi duruşu olanlara bile saygı duyuyor. Hiç kimseden nefret etmiyor; ondan nefret edenlerden bile. Kendisinden nefret edenlere ve ulaşabildiklerine hiç üşenmeden teker teker cevap vermiş sosyal medyada; kim yapar bunu? Neyse ki bu zamanların en iyi tarafı, insanın gerçek dostlarını ortaya çıkarması, nitekim kendisi de yaşadığı o korkunç yalnızlıkta yanında olan dostlarının kim olduğunu görmüş. Bu konuda çok merak ettiğim ‘Neden Gülse Birsel sizi son dizisinde oynatarak desteklemedi’ sorusunu sorduğumda, kendisi yine tüm insancıllığıyla müthiş bir cevap verdi ama şahsen bu cevap beni tatmin etmedi.

Aralarda çok ciddileştiğimiz de oldu. Her sosyal linçe uğrayan, toplumdan dışlanan ve bu yüzden en sevdiği işi sanatını icra edemeyen sanatçı gibi neler yaşadığını anlatırken resmen canının yandığını anlıyorsunuz.

Sedat Peker gibi ‘Oluk oluk kan akıtacağız’ ya da Bülent Arınç gibi ‘ben de olsam dağa çıkardım’ diyenler ifade özgürlüğünü kullanmış olurken, bugüne kadar hiç oynamadığı bir rolü aslında biraz da kendisiyle dalga geçerek oynamak istediğini söylediği için kendisine 3 yıl psikolojik işkence yapıldı ve toplumdan dışlandı.

Çocuklarıyla tehdit edilmiş mesela, bir anneyi çocuklarıyla tehdit etmek hangi kahramanlığa giriyor acaba? Bu konuda oyuncu Tilbe Saran’la yaptığım söyleşide bana ‘bir oyuncu gerilla annesini de oynar, Hüdhüd kuşunu da’ diye bir yorum yapmıştı. Sosyal linç günümüzün bir trendi haline geldi artık, kendimiz gibi düşünmeyen herkesi linç etmek, hatta onlara yaşam alanı bırakmamak istiyoruz.

‘Söyledikleri gibi dünyanın en hoşgörülü dinine mensup insanların yaşadığı bir ülkede, bu acımasızlık inandıkları güç tarafından kabul görür mü, yaptıklarından dolayı Allah onları daha mı çok seviyor?’ sorusunu sormadan edemiyor insan.

Toplumun içindeki ayrışma sanata da yansıdı mı sizce? Ülkedeki kültür ortamında böyle bir ayrışma görülüyor mu?

Sanatı toplumdan ve siyasetten ayrı tutamayız. Toplum ve siyasette bir kirlenme varsa sanat da bundan nasibini alır. Bu hep böyle olmuştur. Kültür ve sanat insanlarının büyük bir kısmı için zor geçiyor bu süreç. Çünkü sansür ve yasaklar içinde sanat üretmek hayli zordur. İktidar tarafından her üretim denetleniyor adeta. Öyle olmasa da sanatçılar kaygılarından oto-sansürlerle üretiyor eserlerini. Bizler her şey güzel olacak dediğimiz için cumhurbaşkanı arşivinde listelendik… arşivlenmeye, listelenmeye, işsiz bırakılmaya, Nazlı Masatçı gibi tutuklanmaya ve Müjdat Gezen, Metin Akpınar gibi davalar açılıp yurt dışına çıkış yasakları konmaya vardırılan bir noktada sanat üretmeyi sürdürüyorsunuz… Normal bir demokraside bunca sanatçının başına eleştirel ve muhalif bakışı nedeniyle bunlar gelir mi sizce?

Devekuşu Kabare çoğumuzun hayatını aydınlatan bir dönemdi. Zeki ve Metin’le çalışmak dünyanın en keyifli işlerinden olsa gerek; nasıl hocalardı?

Onlar çok öğretici, çok eğlenceliydi. Genç ekiple arkadaştılar. Sahnede doğaçlamalar yapar ve genç oyuncuları güldürmekten keyif alırlardı. Tüm meslek hayatlarını çok üretken yaşadılar.

Zeki ile Metin hocalar siyaseti de önlerine katarak pek çok lidere esprili bir dille gönderme yaptıkları halde Demirel, Erbakan, Ecevit gibi isimler bu yüzden sizlerden birini mahkemeye vermedikleri gibi sizleri izlemeye gelirlermiş. Kendileri de esprili insanlarmış zaten. Şimdiki siyasetin dili espriden anlamadığı gibi haklarında espri yapan çoğu kişiyi cezalandırıyor.

Kabare siyasi taşlamalardan oluşurdu. Ana malzemesi güncel siyaset ve siyasetçilerdi. 1986’ da Yasaklar oyununda ekibe dahil olmuştum. Gerçekten de tüm liderleri mizah konusu yaparlar ve inanılmaz reaksiyon alırlardı. Geçmişi hasretle anıyorum. Siyasilerde eleştiriyi özellikle sanatsal eleştiriyi taşıyacak olgunluk vardı. Hele Özal en çok mizahı yapılan liderdi; kendisiyle ilgili skeçlere herkesten çok kendi gülerdi.

‘Uçurtmayı Vurmasınlar’ filminin yönetmeni Tunç Başaran film için politik değildi açıklaması yapmıştı geçen yıl. Öyle bir film kendisinin de dediği gibi tren garında çekilseydi aynı etkiyi yapar ve bir sürü ödül alır mıydı?

Tunç aslında başından beri ‘ben bir sevgi filmi yaptım’ dedi, yani bu açıklaması beni şaşırtmadı. Ama Tunç’a rağmen filmdeki cezaevi koşulları, siyasi mahkumlar, çocukların cezaevlerinde büyümek zorunda kalışı, demir parmaklıklar, tel örgüler derken hikâyesi de filmi siyasi bir noktaya çekiyor zaten. Bizim filmden ne aldığımız önemli; biz ne gördük filmde? 1989 yapımı filmde anlatılanlar hala bugün de çok geçerli değil mi? Bugünkü cezaevleri koşullarına bakın. Bebekler anneleriyle mahkûm hayatı yasamak zorunda kalıyor.

'MAFYA, SİLAH, ŞİDDETİN HER TÜRLÜSÜ ÖN PLANDA; ARTIK DİZİ İÇERİKLERİ SADECE KÖTÜLÜK ÜZERİNE KURULU'

‘Şaşıfelek Çıkmazı’ şahane bir diziydi, artık o tip mahalle/aile dizileri yapılmıyor. Halbuki yapılsa insanların üzerinde büyük etkisi olacağını düşünüyorum. Sonuçta hepimiz Perihan Abla, Yeditepe İstanbul, Sıdıka, İkinci Bahar gibi dizilerle büyümüş bir nesiliz.

Bizler masum, sıcak, samimi mahalle ilişkilerinin yaşandığı işler yaptık. Kimse kimseye zarar vermezdi. Dostluk dayanışma ön plandaydı. Pozitif mesajlar verilirdi seyirciye. Şimdi ben tamamen koptum, izlemiyorum; öylesi iki yüzlü ilişkiler yaşatılıyor ki hikâye kahramanlarına. Dostluklara bakıyorsun, birbirinin kuyusunu kazıyor insanlar. Kadına eril bakış açısı çok berbat işleniyor. Şiddet, aşağılama, taciz, tecavüz neredeyse meşrulaştırılıyor. Mafya, silah, şiddetin her türlüsü ön planda; artık dizi içerikleri sadece kötülük üzerine kurulu.

Türk sineması bir ara sinema mekanlarıyla patlamış mısır krizi yaşadı. Bir anda birtakım sanatçılar araya girdi ve sorun düzeldi. Siz neler söylersiniz?

Bu mesele benim meselem değil gerçekten. Gişe kaygısı olan patronların meselesidir bu. Ben emekçiyim. Belli bir bedel karşılığı emeğimi, yaratım gücümü patronlara acımasız tek taraflı sözleşmeler karşılığı veriyorum. Tüm haklarımız gasp ediliyor; uzaya kadar uzayan haklar söz konusu. Dolayısıyla benim patlamış mısır tartışmasının hiçbir yerinde olmama imkân yok.

Dünyada Hollywood ünlülerinin başlattığı ‘#metoo’ kampanyası çok ses getirdi; bir sürü oyuncu tacize uğradıklarını açıkladılar. Fakat nedense bu hareketin Türkiye’de fazla yansıması olmadı. Halbuki Yeşilçam’da ‘ünlü olmak için rejisörün yatağından geçmek’ gibi bir tabir bile vardı. Neden bizim oyuncular ses çıkarmadılar sizce? Yaftalanmamak için olabilir mi?

Allah aşkınıza bu kadar yurttaşlık hakları elinden alınmış, ezik, kafası gömülmüş bir toplumun sanatçılarını toplumdan nasıl soyutlarız ki? Bu toplum bu sanatçıları yarattı sonuçta. Gökten inmedi hiçbiri. Hangi haklarımız için neyi talep ettik bugüne kadar? İşyeri tacizleri her alanda var; fabrikalarda, özel ve kamu alanlarında, kısaca her yerde… Sadece sinema, tiyatro sektöründen medet ummak işin magazin kısmı.

İyi bir çevirmen olmak için hem anadilde hem de ikinci dilde kelimelerle dans edebiliyor olmak gerekir. Ana diline hâkim olmayan kişi çevirmen olamaz. Bir çevirmenin en çok dikkat etmesi gereken şey nedir sizce? Bir de çeviri çok iyi de olsa, anlatılmak istenenin aslına ulaşabilir mi?

Ne yazık ki insanlar yeryüzünde böyle bir beceriye sahip değiller; öyle olsaydı herkes yüzlerce dil konuşur, o dillerdeki edebi eserleri anadillerinden okuyabilir ve çeviriye gerek kalmazdı. Çeviride hem anadile hem de çevirdiğiniz eserin ruhuna, yazarın düşünce yapısına yani o dünyaya topyekûn hakimiyet, doğru ve keyif verecek lezzette bir çeviriyle okurun ve seyircinin buluşması demektir.

Nazım Hikmet şiirlerini İtalyancaya kazandıran yazar ve çevirmen Joyce Lussu dostumdu. Kendisinden dinlediklerimi aktarayım biraz; Nazım ve Joyce uluslararası yazarlar-edebiyatçılar kongresinde tanıştıklarında Nazım’ın şiirlerini Fransızcadan okuyan Joyce çok etkilenir. İlerleyen zamanlarda dost olurlar. Nazım’ın Roma da yaşadığı dönem ortaklaşa çeviri yaparlar ama ne Nazım İtalyanca bilmektedir ne de Joyce Türkçe; ortak dil Fransızcadır. Şiirler çevrilirken Nazım duygusunu, düşüncesini, dünyasını anlatır Joyce’a ve Joyce çok başarılı çeviriler yapar Nazım’dan… İtalya’da neredeyse 60 yıldır en çok okunan aşk şairidir. 14 Şubat’ta en çok satan kitaplar arasında Nazım şiirleri de yer alır; çeviri işte böyle bir şeydir. Benim de şansım Dario Fo’nun yakın arkadaşlarımdan olmasıydı. Çeviri yaparken takıldığım bir yer olduğunda, başım her sıkıştığında hemen gecenin kaçı olursa olsun Türkiye’den İtalya’yı arar ve orada ne anlatmak istediğini sorardım. Yüzlerce telefon açmışımdır hem Dario’ya hem Franca Rame’ye bu yüzden… Bundan dolayı Dario’nun oyunlarının bazı başlıkları grotesk başlıklardır, bunları direkt çevirdiğinde çok anlaşılmayabilir ama açıklamayı kendisinden duyduğumda, o desteği aldığımda çok daha net bir çeviri ortaya çıkıyor. Maalesef her çevirmen böyle bir şansa sahip değil!

'ERKEK ÖĞRENCİ YURTLARINDA, KURAN KURSLARINDA ÇOCUKLAR CİNSEL İSTİSMARA UĞRUYOR. BU KADAR EVLAT KIYIMI NEREDE GÖRÜLMÜŞTÜR?'

Kadın ruhunu, bedenini, cinselliğini en iyi ifade edebilenlerden çok cesur ve ilerici bir kadınsınız. Millet vajinanın ismini yüzü kızarmadan söyleyemezken klitoristen bahsedebiliyorsunuz. Geçmişte Vajina Monologları oyununa gittiğini bile yüzü kızarmadan söyleyemeyen aydınlarla dolu olan bir ülkede ‘Aşk Dersleri’ oyunu da büyük, cesur ve olumlu bir adım. Oyun 4’üncü sezonuna girdi, tepkiler nasıl?

‘Aşk Dersleri’ tabularımıza dokunduğu için zor bir oyun gerçekten. Cinsel şiddetin, istismarın bu kadar yoğun yaşandığı toplumda aşk ve cinsellik konularını işlemenin aciliyeti var diye düşünmüştüm. 30 bin civarı seyirciye ulaştık. Yine de hala izlemeyen binler var, herkes izlesin diye çabalıyoruz. Cinsellikten bilimsel şekilde söz ediyoruz. Devletin görevlerinden biri olmalı okullarda cinsel eğitim. Çocuklarımız, gençlerimiz akademik eğitim almış uzmanlarca bilgilendirilmeli; ama yasaklı bir konu olan cinsellik gençlerden uzak tutulduğunda ne yazık ki eğitimsiz bir toplumdan gelebilecek her türlü olumsuz durumlar bizde de yaşanılıyor.

Bu toplum asıl seks ve seksi konuşmak bu kadar tabu olduğu için zaten bu sapkınlıkları yaşamıyor mu sizce?

Günümüzde 4 yaşında kız çocukları cinsel istismara maruz kalıyor. Erkek öğrenci yurtlarında, kuran kurslarında erkek çocuklar cinsel istismara uğruyor. Bu kadar evlat kıyımı nerede görülmüştür? Hala neden yasal düzenlemeler yapmadıklarını soruyoruz. Hal böyle olunca biz de misyoner gibi insanları aydınlatma uğruna bu konuları anlatıyoruz.

Türkiye cinsel özgürlüğü kabul etmeyen ve bedenini tanımayan insanların olduğu bir ülke. Eğer genelimizin mutlu bir cinsel hayatı olsaydı, ülke daha iyi bir durumda olur muydu sizce?

Bu bir kültür sorunu. Bu kültürde yetişenler bedeniyle barışık ve cinselliği baskı altına almadan yaşayan bireylerdir. Elbette şiddeti bile körükleyen bir durum cinselliğin bilinçli yaşanamaması…

Gün geçmiyor ki kadın ve LGBTİ cinayetlerine şahit olmayalım. Siz ikizlerinize her tür cinsel yönelimi anlatan bir annesiniz. Bu konuda ebeveynlere nasıl tavsiyeleriniz olabilir?

Toplumsal cinsiyeti önce ebeveynler öğrenmeli sonra bunu çocuklarına öğretmeli. Kız erkek rolleri yerine nötr, neredeyse cinsiyetsiz çocuk yetiştirebilmek çok önemli. Bu dayatmaları ebeveynler aile içinde yapıyor zaten, aile dışında okullarda çocuk dayatmalara maruz kalıyor. Mesela LGBTİ+ bireyler ergenlikten itibaren çok büyük acılar yaşıyor bu ülkede… Cinsel yönelimini, cinsel kimliğini saklayarak büyüyen bireyler nasıl mutlu ve sağlıklı olabilir? Ebeveyn çocuğunu anlamaya, onu tanımaya çalışmalı. Onu etiketlemek yerine çocuğun da bir birey olduğunu düşünüp onun duygu ve düşüncelerine saygıyla yaklaşmalı.

'KIRMIZI RENKTEKİ MUHALİFLERDENSENİZ SİZE ASLA SALON VERİLMİYOR; YAŞAMA HAKKI BİLE YOK YANİ'

Hala ‘Adalet Sizsiniz’ gibi muhalif oldukları için mekân bulamayan tiyatro oyunları var. Muhalefet parti belediyeleri de çok fazla yardımcı olmuyorlar ve haliyle çok yalnız bırakılıyorlar. Bu konuda neler söylersiniz?

‘Adalet Sizsiniz’ oyunu bu sezon en çok turne yapan oyunlardan oldu. Keza Dostlar Tiyatrosu, Genco Erkal da öyle. Şimdi iktidar muhalifini de seçiyor, kimine daha yumuşak kimine daha sert yaklaşabiliyor. Muhalif olan CHP belediyeleri imkânlar sunuyor ama yeterli mi dersek, yetersiz elbette, ama onlar da kendi bütçelerine göre herkese yetişmeye çalışıyor. Çoğu yerde belediyeye ait salon yok, o durumda eğer tiyatro olarak iktidarın ılımlı baktığı muhaliflerdenseniz, devletin denetimindeki salonlarda gösteri yapabiliyorsunuz, o konuda sakınca yok. Kırmızı renkteki muhaliflerdenseniz size asla salon verilmiyor; yaşama hakkı bile yok yani.

Daha yeni ‘Görülmüştür’ filmiyle En iyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülü aldınız. Yardımcı rol ne kadar önemlidir bir oyunda, filmde? Etkisi ne kadar büyüktür? Başroldeki oyuncuyu ödüle taşıyabilecek kadar güçlü bir etkisi var mı yardımcı rollerin?

Rol roldür aslında. Senaryoda hikâyeyi baştan sona taşıyana başrol diyoruz. Ancak hikâye irili ufaklı tüm insanlardan oluşan bir bütün. Yanı, önü, arkası hepsinin hikâyesi birleşince senaryo tamamlanıyor, bütünleniyor. Yönetmenler şundan vazgeçemedi; başrol diye düşündükleri karakterin uzun uzun sözsüz bakışlarına mest olup, dakikalarca o bakışları kullanırlar film boyu. Ama o bakışlar süre uzadıkça bir durumu değiştirmez; oysa yardımcı roller dedikleri diğer yan karakterin hayati bir sahnesi kesiliverir kurguda, nedense o bakış için o sahneyi kolayca harcarlar. Oysa ne büyük bir zenginlik gidivermiştir filmden…

Sanatta liyakat ne durumda sizce? Güzellik hala satıyor değil mi? Yani kötü oyuncu da olsa güzel olması yetiyor çünkü yanına çok iyi bir oyuncu koyarız, o onu taşır mantığı ağır basıyor.

Aynen o kafa var, evet. Kapitalist sistemin bakış açısıdır bu aslında. Zaten bu sistemin kadına ve kadın bedenine bakış açısıyla alaka bir şey. Bu bakış açısı özellikle işin vitrin kısmına yani sinema sanatıyla ilgili olan kısma direkt yansıyan bir şey.

Karşılık buluyor ama.

Evet, karşılık buluyor kesinlikle. Aslında bu daha çok sunumla alakalı, bir şeyi nasıl sunarsanız halk bunu öyle kabul eder. Patronlara sorsanız, bu arz talep meselesi derler ama kesinlikle böyle bir şey yok bence. Siz neyi nasıl sunarsanız talebi de ona göre yönlendirirsiniz. Yeşilçam’da da bu bakış açısı oldu hep; 60’lardan, 70’lerden beri kadına bakış açısıyla ilgili hiçbir şey değişmedi. O zamanlar oyuncular SES mecmuasından seçilirmiş, güzel genç kadınlar, yakışıklı jönler falan; ama şimdiye bakın, durum hala aynı, çok değişen bir şey yok. O kafa, o mantık hep aynı. Güzellikse eğer, ben çirkin miyim, değilim, ben de güzelim.

'BİR ARKADAŞIM BU KONUDA ŞÖYLE DEMİŞTİ, OYUNCU OYUNCUDUR, YARDIMCI BABANDIR'

Tabii ki öylesiniz ama bunu böyle söylemeniz bile bana çok absürt geliyor; sektör bunu bu hale getirdi. Bu bir kadının ben de akıllıyım, bu işi yapabilirim demek zorunda kalması gibi bir şey. Standartlar belirliyor her şeyi.

Evet, standartlar belirliyor. Eski zamanlarda yapımcılar -diyelim Türkan Şoray’ı- seksi, güzel bir kadın yani cinsel bir obje olarak gördüler ve erkeklerin hep düşledikleri kadın olarak ortaya çıkardılar. Erkeklerin hep çok güzel, seksi, aynı zamanda asil olduğu için evlenmek istedikleri bir kadın imajı yarattılar. Hemen hepsi de ‘keşke böyle bir kadınla evlensem’ demiştir, belki eşleriyle sevişirken hep Şoray’ı hayal ederek seviştiler. Sonra 80’lerde Müjde Ar çıktı piyasaya, yine seksi bir kadın olduğu için cinsel obje olarak sunuldu ama o zaman da erkekler ‘Türkan gibi karım olsun ama Müjde gibi de bir metresim olsun’ diye hayal ettiler. Çünkü Müjde aynı zamanda anarşist, topluma aykırı, güçlü ve özgür bir kadın imajı çizdi. Her dönem böyle bir kafa oldu. (Gülüyor)

Mesela 80’lerde ben daha sektöre yeni adım attığımda, bir şekilde kamerayla ilişkim de tutunca ardı ardına teklifler gelmeye başladı. Bir gün bir yönetmen arkadaşım ‘genelevde geçen bir film çekmek istiyorum, orada da senin oynamanı çok istiyorum ama yapımcım seni istemiyor’ dedi. Neden istemiyor, ben de bir hayat kadını rolü oynamak isterim, toplumda en çok ötekileştiren kesim olduğu için özellikle isterim, benim için çok heyecan verici bir tecrübe olur dedim. Yapımcı demiş ki, ‘olur mu canım, Füsun çok hanım hanımcık bir kız, ondan orospu olmaz’… (Gülüyor) Bu bakış açısı ve hanım hanımcık tipim yüzünden çok iyi rolleri kaçırmaya başladım resmen sonra Allahtan Atıf Ağabey ‘Asiye Nasıl Kurtulur’ filminde rol verdi de ispatlayabildim bir hayat kadınını da oynayabileceğimi, bir oyuncu olarak... (Gülüyor ama bir anda ciddileşerek) Bu dediğim de yanlış anlaşılır mı acaba?

Yok artık! Halbuki ben sizi kırmızı bir elbiseyle, ağzınızda kırmızı bir gülle tango yaparken görebiliyorum.

Aynen, Carmenvari bir kadın değil mi? Onu ben de görebiliyorum ama standartlara uymadığım ve Türkiye’de bu bakış açısı hiç değişmediği için bunu başkalarının görmesi zor. Biz hep arkada lokomotif oyuncu, destek oyuncu, yardımcı oyuncu olarak kaldık. 94’te Adana’da Altın Koza’da -kaçıncı ödülümü aldığımı hatırlamıyorum gerçi- yine ‘Ay Vakti’ ile En İyi Yardımcı Kadın ödülümü aldığımda heyecanla annemi aramıştım, ‘anne ödül aldım’ diye. Ne aldın dedi, en iyi yardımcı kadın ödülü aldım dedim, amaaan gene mi yardımcı kadın ödülü dedi; anne ne diyorsun sen dediğimde de ‘ama hep yardımcı hep yardımcı’ dedi. (Gülüyor) ben anneme bile kendimi beğendirememiş bir oyuncu olarak tarihe geçiyorum. Bir arkadaşım bu konuda şöyle demişti, ‘oyuncu oyuncudur, yardımcı babandır’… (Gülüyor)

İstanbul için tekrar seçim kararı alındı. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

‘Her şey güzel olacak’ sözünü yineliyoruz.