'Mesajı ve ciddi bir projesi olan arkadaşlara ofisim açık'



Artı Gerçek

Müfit Can Saçıntı: 'Hem ‘dünya çapında bir devletiz’ hem de ‘300 kişilik bir salonda bir tiyatrocunun güvenliğini sağlayamayız’ diyorlar'


Seran VRESKALA

ARTI GERÇEK-  Soy isminin uzun ve ilginç bir hikayesi varmış aslında ama kısa versiyonu, nüfus memurunun sözlük sırasına göre isim koymasından ileri geliyor. Kısaca aileye Saçıntı denk düşmüş. Daha 51 yaşında olmasına rağmen çok tonton bir gülümsemesi var. Sohbete benim için aldığı tatlı tuzlu kurabiyeleri yiyerek başladık; uzun zamandır bir röportajda böyle bir misafirperverlikle karşılaşmamıştım. Babası astsubay olduğu için doğudan batıya her yerde okula gitmiş. Bana göre farklı kültürlerle büyümesinin bugünkü halini almasında büyük bir etkisi var. Tam bir kapitalizm düşmanı ve zihniyet olarak ‘Mandıra Filozofu’nda izlediğimiz kişi… Devamlı anlattığı o bohem hayatı yaşayıp yaşamadığını merak edenlere, bir söyleşisinde ‘öyle bir hayatı yaşayabilecek kadar zengin değilim’ cevabını vermiş. Yaşlandığını düşündüğü için güncel değil de temel sorunlara zaman ve enerji harcamak istiyor, bu yüzden güncel siyasetle uğraşmayı değer bulmuyor ve haber izlememeyi psikolojik bir detoks olarak görüyor. 

Felsefe ona göre nefes almak kadar zaruri bir ihtiyaç. Gerçek felsefecilerin çocuklar olduğunu düşünüyor. 3 sezondur devam eden ‘Lafını Esirgemeyenler’ isimli tek kişilik gösterisi için büyük bir Avrupa turnesinde... Ekim’de başlayan ve 24 Mayıs’a kadar devam edecek olan turne boyunca 60 şehirde 60 oyun oynayacak. Bu bir tiyatro rekoru aslında… Eğer bir yatırımcı bulursa eğitim sistemini hicveden, aynı zamanda başka eğitim modellerine ilham olabilecek bir okul filmi çekecek. Günümüze uyarlanmış bir nevi Hababam Sınıfı… Önümüzdeki zamanlarda da ‘Kahrol Kapitoş’ isminde kapitalizmi eleştiren müzikal bir gösteri düşünüyor. Levent Kırca gibi büyük bir ustanın yanında yetişmiş, ‘Olacak O Kadar’ programının 10 yıl senaristliğini yapmış. Aslında ustası ile ilgili birkaç soru soracaktım, amma velakin dünya dertlerinden sıra ona gelemedi.  

Demin tiyatro yürüyüşünden geldiniz. Nasıl geçti yürüyüş? Kalabalık mıydı?

Kalabalıktı. Oradaki katılımcıların da gözlemi şu; yürüyüş bu yıl yasaklandığı için, her yıl katılanlardan en az 2-3 katı daha fazla insan vardı. Ben geçen yıl gitmemiştim mesela, yasaklanmasa bu sene de gitmeyecektim ama kaymakamlığın yasakladığını duyunca gittim. (Gülüyor)  

Neden yasaklandı, güvenlik sebebiyle mi?

Hayır, ticareti engeller diye yasaklanmış. Gittiğimizde polisler çoktan önlem almışlardı ama bir müdahalede bulunmadılar. Hatta Orhan (Alkaya) Ağabey ‘tiyatrocular yürüyor burada, niye bu kadar kalabalık geldiniz’ dediğinde, Komiser koşarak gelmiş ‘Orhan Ağabey merak etme müdahale etmeyeceğiz, güvenlik tedbiri alıyoruz’ demiş. Yürüdük bitti, ne oldu yani?  

Zaten yürüyüş anayasal bir haktır. 

Aslında devletin bu yürüyüşlere yardımcı olması gerekir çünkü dediğiniz gibi gösteri ve yürüyüş anayasal bir haktır, bir talimatla bu hakkı engelleyen kaymakam bir hata yapıyor aslında, bizler de kaymakamı o hatadan döndürmek için oraya gittik. Kanunlar arasında bir hiyerarşi vardır ve en üstte anayasa bulunur. Kaymakam talimatı da bu hiyerarşik düzenin en altındadır. Yani en alttakiyle en üsttekini engelleyemezsin. Zaten onlar da hukuk bildikleri için yasaklıyoruz diyemiyorlar, ticaret engellenir diyorlar. Bu daha da komik bir gerekçe; çünkü Bahariye Caddesi günde neredeyse 1,5 milyon kişinin yürüdüğü bir cadde. Yürümek ticari faaliyeti engelleyebilir mi?

Yürüyüşü yasaklamakla ticareti kendileri engelliyorlar aslında. 8 Mart Kadın Yürüyüşü’nde 2 km’lik İstiklal Caddesi boydan boya kapatıldı. Saatlerce kimse caddeye giremedi.

Herkes biliyor aslında bu yasaklamaların kanun dışı olduğunu, gerekçelerinin komik olduğunu ama işte hepimiz seçim atmosferine kurban ediliyoruz. Onlar da belki söylediklerine inanmıyorlar ama atmosfer gereği inanmadıkları şeyleri söyleme gereği hissediyorlar. Demokrasinin zararları mı desek, her seçim ortamında böyle şeyler oluyor. (Gülüyor) Demokrasi özgür iradedir ama gerçekten özgür irade özgür mü? Yoksa basınla, söylemlerle, birtakım yollarla o irade şekillendiriliyor mu?  

Bu durumun en büyük sorumlusu medya, sonuçta bir savaş başlatabilecek ve bitirebilecek güce sahip... 

Zaten bunun kanıtı da var. Amerika Irak’ı işgal etmeden önce, halkı ikna edebilmek ve irade üretebilmek için -ki rıza üretimi diye bir unsur var-, basın üzerinden nükleer silah olduğu yalanını uydurdular. Halk destekledi demokratik bir şekilde ama sen bir yalanla halkın iradesini şekillendiriyorsan, bunun adı irade değil ki! O yalanla bir savaş çıktı ve milyonlarca insan öldü. Bunun en büyük sorumlularından biri medyadır çünkü rızayı onu kullanarak üretiyorlar.  

Bu yüzden araştırmak, farklı mecraları okumak ve insani haklarının ne olduğunu bilmek çok önemli.

Biz de az çok haklarımızı biliyoruz. Üstelik iletişim okuduğum için Hukuk Fakültesi’nin temel derslerini aldığımız için de ne söylediğimi bilerek konuşuyorum. Hatta hocalarımızdan biri Burhan Kuzu idi. Hocamız değil de Anayasa Hukuku dersinde asistandı o zaman. 

Nasıl bir hocaydı?

Yeni başlamıştı. Kitaptan okuyarak ders anlatırdı, sonra not alın diye bize kızardı. (Gülüyor) Ya, neyin notunu alacağız, kitaptan okuyorsun, sonuçta aynı kitaptan bizde de var yani… Şimdi bayağı bir mesafe kat etmiş, kitaptan okumadan bir şeyler söylüyor. Ama aklıma gelmezdi bir gün Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasasını ve anayasal düzenini değiştireceği! O yetenekteki bir asistanın Türkiye Cumhuriyeti’ni, anayasasını ve idari rejimini bu kadar temelden sarsacağı aklımın köşesinden geçmezdi. Nereden nereye, şaşırıyor insan! 

“RTÜK KURULDUĞU GÜNDEN BU YANA ANTİ-DEMOKRATİK BİR KURUM”

Hazır seçim atmosferinden bahsediyoruz, politikaya ne kadar dahilsiniz?

Kapitalizm yıkılmadıkça ya da dönüşmedikçe hangi hükümet gelirse gelsin insanlığın kurtuluşuna yönelik büyük bir adım olacağını düşünmüyorum. Çünkü halk tabiriyle ‘eğri popodan doğru yumurta çıkmaz’… Tabii ki partilerin birbirinden farklılıkları var. Bazı alanlarda nefes alamaz duruma geldik. Bir parti nefesimizi keserken, diğeri biraz suni teneffüs yapabiliyor ama gelecek partinin yapacağı teneffüs de sunidir işte. Sonuçta kazık çakmıyoruz, Sultan Süleyman’a bile kalmamış bu dünya; bir gün bunlar da gidecek, yeni gelenler de gidecek, döngü öyle. Politika günlük hayatın her yerinde var, bir şekilde hepimiz politikanın içindeyiz ama güncel politikayla ilgilenmiyorum, doğrudan konuşmak yerine dolaylı konuşmak daha doğru ve etkili…     

TV dizileri bile politika yapıyor oldu. Hatta hükümetlerin bazı şeyleri normalleştirebilmek ve algı yaratabilmek için dizileri kullandıkları oluyor. Daha kötüsü gösterilen şiddet adeta bir pornografiye döndü.    

Doğru. Ben de onu söylüyorum zaten, siyaset iklimi belirleyen bir şey ve iklim de her şeyi belirliyor. Politika dediğin şey hayattaki her şeye etki ediyor, o etkileri konuştuğumuz zaman somut bir hale geliyor ve geniş kesimler tarafından da anlaşılır, hissedilir bir şey oluyor. Komik yasaklar var mesela, Kurtlar Vadisi dizisiydi sanırım, sigara yeni yasaklanmıştı. Bir sahneye denk geldim, adam sigara içiyor ama sigara buzlu, aynı zamanda önündeki sehpadan burnuna kokain çekiyor falan; kokain serbest sigara yasak. (Gülüyor) 30 yılda öldüren sigarayı göstermek yasak, bir günde öldüren uyuşturucuyu göstermek yasak değil! Eski sinemacı, tiyatrocu ve insan hakları savunucusu çok değerli rahmetli Ali Taygun vardı; Barış Derneği davasından 12 Eylül’de yargılanmıştı. ATV’nin kuruluşunda beraber çalışmıştık. Onun zamanında RTÜK var mıydı hatırlamıyorum, ama TV’a bakıp ‘bir insanın hayatına son veren bir silahı, bir cinayeti göstermek serbest ama bir insana can veren, doğumuna vesile olan öpüşme ve sevişme sahneleri yasak’ derdi.  

Geçenlerde Digitürk’te kadın memesinin uygunsuz içerik diye buzlandığını gördüm, inanamadım. Bu yüzden üyeliğimi sonlandırdım. 

Arşivlerimizde vardır kesin; bir ara Mint Prodüksüyon’dayken çektiğimiz bir yapımda, Kemal Kuruçay ağabey havuza giriyordu, dizine kadar mayo giymesine rağmen RTÜK memelerini buzlamıştı. Erkek memesinden de etkilenen var demek ki, bilemeyiz. (Gülüyor) Özel televizyonlara bir yere kadar bir şey söyleniyor ama TRT gibi bir kanala daha ciddi eleştiriler getirilmesi lazım. TRT yönetenlerin veya hükümetlerin değil, vatandaşların yani bizlerin resmi kurumudur, ama şu an bütün görüşlere eşit mesafede durmayan, anti-demokratik, taraflı yayınlar yapıyor. Hem ortada bir hukuksuzluk var hem de ayıp ve centilmenlik dışı bir şey var. 

Biz alıştık artık, kaç yıldır böyle. 

Alışmamamız lazım. Çünkü yanlış. Yanlışa düşmelerine izin vermemeye çalışıyoruz diyeceğim ama izin isteyen yok zaten. RTÜK de kurulduğu günden bu yana anti-demokratik bir kurum ve bütün partiler buna alet olmuş durumdalar ve alet olmaya da devam ediyorlar. Tamam bir denetim yapılması lazım; çocukların zihinsel gelişimine zarar verecek yayınların derecelendirilmesi ve velilerin uyarılması gerekir ve bu normaldir. Ama bunlara karar veren kurumun içinde bir pedagog var mı? Yok. Psikolog var mı? Yok. Bu konuda bir uzman var mı? Yok. Kim alıyor bu kararları peki? Neye göre? Doğru düzgün hukukçu yok. Basın Kanunu var, basın savcısı diye bir şey var, TV için de olmalı. Basın mahkemeleri var, TV için de uzmanlar olmalı. Kişiler kendi zevkine göre karar vermemeli! Yeri geliyor bir iktisatçı da kuruma atanıyor, ne alaka? Hukuki bir karar verilecekse bırakın bunu hukuk insanı versin. Yanlış karar verirse eleştirilir ama en azından işin uzmanı karar vermiş olur. 

Bir doktorun yanlış teşhis koyması gibi. 

Aynen öyle, ama ameliyatı sen bir doktora yaptırmıyorsun, bir nalbura yaptırıyorsun. Nalburun ameliyat etmesi hata değil, nalburun ameliyathanede olması hata. Demokratik kurum dediğin, birtakım abilerin ablaların bizim adımıza ne izleyeceğimize karar vermesi değil ki! Tercihlerimizde bize yardımcı olması demek. Benim ne izleyeceğime karar vermeyecek; beni kandırmaya yönelik hareketleri, yalan haberleri, sağlıksız alternatifleri önleyecek. Ama zaten bu kurumun temeli problemli… Kurulun oluşumuna bakın; her parlamentoda temsil edilen partiler, temsil oranında üyedir; bu ne demek, hükümette iktidar kimse RTÜK’te de iktidar odur. Bugüne kadar gelen bütün iktidarlar bu kurumu kendi görüşleri doğrultusunda kullandılar, ama muhalefet partilerinin orada ne işi var? Siz baştan bu anti-demokratik kuruma nasıl imza attınız ve hala orada üye bulundurarak bu kurumu nasıl meşru kılıyorsunuz? Olay temelinden yanlış. Sadece hükümete yükleniyoruz ama bir muhalefete de dönüp, kardeşim ne yapıyorsunuz demek lazım.    

Çocuklar için tehlikeli olan yayınlar için de öyle adamakıllı uyarılar yapılmıyor. 

Kesinlikle. Mesela bir dizinin başında +15 yazıyor, e sen başını kaçırdın, zap yaptın, ne olacak? Diyelim diziyi ortasında açtın, nereden bileceğim çocuğum için zararlı olduğunu. Biz aslında boşa konuşuyoruz, daha evvel de bir gazeteciye söylemiştim, ne oldu? Hiçbir şey değişmedi. Varsa bir uyarın, şiddet içerir uyarısı vermek istiyorsan, kenarda o ibare devamlı duracak. Atla deve değil yani! Gerçi çocuklarıyla beraber TV izleyen anne baba da sanki ‘Aa şiddet içeriyormuş, bunu izlemeyelim’ diyecek sanki…  
 
“MUHALEFETİN İKTİDAR OLDUĞU YERLER VAR; BELEDİYELER…”

Muhalefetin eleştirilmesi lazım diyorsunuz, sizce ülkede doğru düzgün bir muhalefet var mı?

Şimdi oturduğum yerden ahkam kesiyor olmak ya da haksızlık etmek istemem çünkü hakikaten işini layıkıyla yapan, çok doğru insanlar var, ama kurumsal olarak eleştiri getiremeyeceğim bir parti yok. Sürekli şikâyet etmeyi, ağlamayı da sevmem, zaten ah vah etmenin bir anlamı yok. Yok sanatı desteklemiyorlar, yok üzerimizde baskı var vs. Elimizde hiç mi güç yok? İktidarın baskısı var diyorsunuz, amenna ama sizin de iktidar olduğunuz yerler var. Belediyeler… Her partinin belediyesi ve bölgelere göre iktidar kadar yetkisi, imkânı var. Peki ne yapıyorlar? Ağlamaktan başka bir alternatif üretiyor muyuz? Bunları söylediğimde şaşıranlar var, kendilerinin belediyelerde iktidar olduklarını unutmuş durumdalar. Partilerde bir kurumsallık olmadığı için, neler yapabileceklerinin farkında değiller. Ellerinde büyük bir değiştirme gücü var. Hangi partinin, belediyenin bir sinema, tiyatro politikası var? Hangisinin bu konularda bir model önerisi var? Bazı belediyelerin il kültür müdürleri çok güzel çalışıyor ama aynı partinin başka belediyeleri taban tabana zıt. Çünkü kurumsallık yok!

Siz neler önerirsiniz bu konuda?

Bazı arkadaşlarımıza, politik veya başka sebeplerden dolayı tiyatro salonu verilmiyor. Kaç tane muhalefet partiye ait belediye var siz söyleyin, salonu olmayan belediye yok. Bu arkadaşlarımızın hangi birine salon açıldı? Tekil olarak değil, sistemli bir şekilde… Salon bulamayanlara kendi salonlarını açsalar büyük bir değişim olmaz mı sizce? Muhalefetin olduğu bir ülkede salon bulamayan tiyatrocu mu olur? 

Adalet Sizsiniz oyunu yıllardır salon zorluğu yaşıyor mesela. 

Bir sürü örnek var böyle. Kaçı buyurun gelin dedi? 

Belki başvursalar yaparlar. 

Söyleyeyim size başvuruların nasıl yapıldığını, kendi adıma konuşuyorum; CKM Kadıköy Belediyesi’ne ait, nisan ayında başvuru yapacaksın, öyle bedava da değil, para ödüyorsun başvuru için. Senaryonu gönder diyorlar, değerlendirilmesi için; e be güzel kardeşim benimki stand-up, bunun yazılı bir senaryosu yok ki! Fiyatlarının da piyasadaki fiyatlardan bir farkı yok! Salonları film şirketlerine kiralıyorlar, vizyon filmleri oynatıyorlar; bazı sanat filmleri de salon bulamıyor. E, nerede kaldı senin sosyal demokrat belediyeciliğin, sanatı desteklemen?  

Aslında ellerindeki imkanlarla sinematekler kurarak metruk binaları da değerlendirebilirler. Gişede hüsrana uğrayan yönetmenlerden birisiniz siz de. O kadar emek, o kadar masraf… Salon bulma derdi vs.  

Yapılabilecek o kadar çok şey var ki, önce şikâyet etmeyi bırakmak ve biz ne yapabiliriz diye kafa yormak lazım. Salon yapmış ama işletmesini sinemacıya verirse hiçbir anlamı kalmaz. Sen holding misin parti mi? Üstelik de sosyal demokrat partisisin. Salonlarınızı sistemli bir şekilde tiyatroculara, sanatçılara, halka açın, ne olacak? Bizim sektörün en büyük külfetlerinden biri de tanıtım ve reklam giderleri… Ben son filmim ‘Yaşamak Güzel Şey’ için Kanal D’den para aldım ama filmin tanıtımı için bankadan kredi almak zorunda kaldım, hala ödüyorum. Vizyon giderleri için… Ve tanıtımdan dolayı battım. Halbuki belediyelerin elinde yüzlerce billboard var. Bunların 25-30 tanesini kültür sanat, sinema, tiyatro işleri için kullansalar; yine en altına şu belediyenin bu tiyatroya armağanıdır falan yazsın. Çoğunda belediye başkanlarının pop star gibi verdiği pozlar var, şunu yaptık, bunu yaptık diye… Yurt dışında 60 şehirde turne yapıyorum, bir tane belediye başkanının billboardlarda fotoğrafını görmedim. Ne olur bunların birkaçını bizlere verseler? Ulaşabildiğim belediyelere anlattığım zaman olaya sıcak bakıyorlar ama yine eylem yok. 

Hayatta politikacı olmam çünkü kürsü dokunulmazlığı, özgürlüğü kalmadı artık, demişsiniz. 

Kürsüde konuşuyorsun da ne oluyor? Bir kere süren kısıtlı, 5 dakika değil mi? Üzülüyorum, yazık. O 5 dakikanın yarısı sataşmayla, yarısı da başkanın müdahalesiyle geçiyor. Hadi konuştular diyelim, hangi basın yer veriyor konuşmalara? Katılımlar da çoğu zaman tam olmuyor. Kırk yılda bir söz hakkı alıp 2 cümle söylüyorsun, kimseye ulaşamıyorsun. Ama bir tiyatroyla, sinemayla yüzbinlerce insana ulaşıyorsun.

Ödüllü yönetmenlerin çoğu Kültür Bakanlığı’ndan destek bile alamıyor. 

Aslında 2013’e kadar Kültür Bakanlığı’nın kimsenin siyasal görüşüne, etnik kökenine, mezhebine bakılmayan, adil ve daha demokrat bir yapısı vardı. Meslek birliklerinden, yapımcılardan, yönetmenlerden, oyunculardan birer temsilci olurdu. Çoğunluk meslek örgütlerindeydi. Mesela o zamanlarda Kürt Açılımı gündemdeydi ve Kürtlerle ilgili bir sürü proje yapıldı ama şu an hep belli bir görüşe yakın projeler yapılıyor. Zaten hem bağımsız sinema yapıyorum deyip hem devlete göbekten bağlanmak olmaz çünkü gelir bir yerde tıkanırsın, yaptığın sinema da bağımsız olmaz. Devletin böyle projeleri desteklemek görevidir ama o ayrı bir konu başlığı… Ya da gişeye bağımlı olacaksın, orada da uzlaşmak zorunda kalıyorsun; yapımcıyla, zincirlerle, sinema salonlarıyla… Bunların da haliyle yan etkileri oluyor. Devletten destek aldığında seyirciyi umursamıyorsun, paran ödenmiş zaten. Parayı nereden alırlarsa alsınlar, bu işi yapanların biraz seyirciyi umursamalarında yarar var. İşte bunlarla mücadele etmek isteyen arkadaşlar ‘başka sinema’ diye bir oluşum oluşturdular, bunlar hep çözüm odaklı girişimlerdir. Mesela ödül almış bir arkadaşımız devlet desteği alamadı, ilk filmiydi, ben ofisimi açtım onlara… Buradan da duyurayım, mesajı ve ciddi bir projesi olan arkadaşlara benim ofisim açık. Maddi bir şey de istemiyorum, bir odayı bana versinler yeter. Bu da bir destektir çünkü 1 ay kullanacağı bir ofis için 1 yıllık kira ödeniyor, yazık yani. Bu araba ihtiyacı olabilir, bir mekân, bir lokanta bile olabilir. Benden daha büyük destekler sunacak insanlar var çünkü, sadece bunun bir model haline getirilmesi gerekiyor, bu bir uygulama bile olabilir. İhtiyacı olanlar oraya yazar, bu ihtiyaç sahipleri de onları karşılar. Sanata en büyük destek halktan gelir çünkü.    

“GÖZÜMÜZÜN ÖNÜNDE BU ÜLKENİN ANAYASASI ÇİĞNENİYOR.”

‘Lafını Esirgemeyenler’ oyununuzda Flormar işçilerinin direnişine de yer veriyorsunuz. 

Onlar sembol oldu diye onları kullandım ama onlar gibi bir sürü örnek var. Anayasal haklarını kullanarak sendika getirmek istedikleri için patron bunları işten atıyor. Patron burada bir anayasa suçu işliyor aslında. Normal bir hukuk devletinde bütün hukuk mekanizmasının ve mülki amirlerin harekete geçip patronu ‘be hey adam sen ne yapıyorsun’ diye uyarması gerekirken, sessiz kalıyorlar. Çok şükür kanunlar işçilere dokunmuyor ama işçiye dokunana da dokunmuyor. Devletin, hukukun, valinin, kaymakamın o işçilere sahip çıkması lazım! Hem sahip çıkmıyor hem de çadır kurmalarını, ısınmak için soba kurmalarını yasaklıyor. Bu korkunç bir şey! Gözümüzün önünde bu ülkenin anayasası çiğneniyor, anayasaya sahip çıkmak hukukçuların görevidir. Ama bu görev bizlere kalıyor maalesef. Ben anayasaya sahip çıkıyorum hem işçilerin seslerini duyurmaya çalışmakla hem bugünkü yürüyüşe gitmekle… Bundan dolayı başıma bir şey geleceğini sanmıyorum, gelecekse de bundan dolayı gelsin. Ben doğru bildiğimi söylemeye devam edeceğim. 

Levent Üzümcü, Barış Atay, Mehmet Ali Alabora gibi isimler çok zarar gördüler konuştukları için. 

Maalesef. ‘Barış’ın güvenliğini sağlayamayız’ diye oyunu yasaklıyorlar. Bu daha üzücü bir şey. Bu devletin bir insanı olarak devlet insanlarından böyle bir şey duymak beni daha çok üzüyor. Devletimiz bir sanatçının güvenini sağlayamayacak kadar güçsüz, aciz bir devlet mi? Yine çelişki içerisindesiniz; bir taraftan ‘dünya çapında bir devletiz’ diyorsunuz, diğer yandan ‘300 kişilik bir salonda bir tiyatrocunun güvenliğini sağlayamayız’ diyorsunuz. Seçim dönemlerinde birtakım kurbanlar gerekiyor demokrasiye, o yüzden bütün bunlar. Hani eski ilkel inançlarda tanrılar kurban ister ya, demokrasi de eski ilkel inançlara dönüştürüldü. 

Kurban isteyen tanrılar olabilir ama kurban edilenleri izlemeye gidenler yine halktır. Sosyologların, antropologların yaptıkları incelemelere göre insan dahil sürü halinde yaşayan bütün canlıların %60’ı güçlülerin yanında duruyormuş. Bunun sığınma ve korunma içgüdüsüyle ilgisi varmış, ki bu temel bir içgüdüdür. Bu yüzden halkı da suçlamamak lazım. Halkı eleştirmenin de kimseye bir yararı yok. İçgüdüyü eleştiremeyiz, değiştiremeyiz de… 

Sınırlı özgürlük güven duygusu verirmiş. 

Özgürlük de içgüdüsel bir şey. İnsan bir tek şartta özgürlüğünden vazgeçiyormuş; o da güvenlik… Sadece tehlike gördüğünde özgürlüğünden vazgeçiyor.  

Belli ki felsefeden çok beslenmişsiniz, düşünen birisiniz; çocukken de böyle miydiniz?

Düşünür hem sıfattır hem fiil; sıfat olarak düşünür değilim ama fiil olarak çok düşünürüm. Hani salaklıkla deha arasında ince bir çizgi vardır derler ya, çocukken sanırım o sınırlara çok yaklaşırdım… (Gülüyor) İlkokuldayken okuduğumuz kitaplardan etkilenerek ‘İyilik perileri’ isminde bir çete kurmuştuk; yaşlıları karşıdan karşıya geçirir, dövülen çocukları falan kurtarırdık. Ciddi bir misyonumuz vardı. (Gülüyor) Çete olduğumuz için gizli saklıydık, kod isimlerimiz falan vardı. O zaman ada romanları meşhurdu, Robinson Crusoe, Mercan Adası, Sineklerin Tanrısı falan… Derste öğretmen ‘Türkiye denizlerle çevrili bir yarımadadır’ deyince biz o kadar sevindik ki! Aaa yarımadada yaşıyormuşuz, nasıl heyecanlıyız; hadi adayı keşfe çıkalım dedik ama neredeyiz? Ankara Çubuk, bozkırın tam ortası… Yürüdük yürüdük Çubuk Çayı’na kadar gittik, orada bir şişe bulduk, bizi kurtarın adadayız diye yazdık, şişeye koyduk ve çaya bıraktık. (Gülüyor) Bir gün de magmanın ne olduğunu öğrendik. O hafta da hepimiz Arzın Merkezine Seyahat’i okumuşuz. Hepimizin aldığı Milliyet Çocuk Dergisi vardı o zamanlar, klasiklerin çizgi romanlarını yayımlardı. Magma tabakasıyla hikayeyi birleştirdik, mahallede bahçe çalışması yapan işçilerin kazma küreklerini görünce, hadi arzın merkezine seyahat yapalım diye kazmaya başladık, ne o, magmaya ulaşacağız. (Gülüyor) Nasıl bir kafa, nedir, neler yapıyoruz!

Tom Sawyer ve Huckleberry Fin’in Maceraları gibi…          

Onlardan da etkileniyorduk herhalde ki böyle şeyler yapıyorduk. Salaklık demeye dilim varmıyor gerçi. (Gülüyor)