'Sanat üretimini gerçekleştiren her kişi direnişçidir'



Artı Gerçek

Ülkenin en başarılı sanat eleştirmeni ve küratörlerinden Beral Madra: 'Şarkıcı, türkücü, oyuncu sanatçı değildir, yorumcudur'.


Seran VRESKALA 

ARTI GERÇEK – İki tür insan beni hayatta çok etkilemiştir; ilki hayatını bilime ve sanata adayanlar, diğeri de bu uğurda yeni nesil ve kitleleri etkileyerek geleceği değiştirebilenler… Arkeoloji mezunu, Türk sanat eleştirmeni, yazar ve çağdaş sanat küratörü 1942 doğumlu Beral Madra da kariyerine baktığınızda her iki açıdan da adeta uçsuz bucaksız bir umman bana göre; içine daldığınızda sanatın ve sanatçının gerçek anlamda ne olduğunu görüyorsunuz. Hayatını sadece sanata adamakla kalmamış, bir sürü öğrenci yetiştirmiş ve birçok genç sanatçının önünü açmış. Bir sergi hazırlarken, sergi mekanına nasıl hayat verdiğine ve sanatçılarla birlikte yaşadığı yolculuğa tanıklık etmeyi çok isterdim. Küratörlü sergilerin düzenlenmeye başlandığı yıllardan itibaren ilk kuşak küratörler arasında yer alan Madra, Mimar Sinan, Yıldız Teknik, Bilgi gibi birkaç üniversitede öğretim üyeliği yaptığı halde kendisini bir akademisyen olarak görmüyor. Birçok dergi ve gazetede sanat eleştirisi yazıları ve editörlüğünü, çevirisini yaptığı kitapların yanı sıra yazılarının derlendiği “İki Yılda Bir Sanat” isimli bir kitabı var.

Bütün bunlara karşın çok mütevazı; kendini işine adamış ve gençler için yaptığı her şeyi doğal olarak algılayan her aydın gibi, telefonda bile hakkında kurduğum olumlu cümleleri duydukça kendisini neredeyse rahatsız hissettirdiğimi anladım. Özellikle son dönemlerde kendisiyle yapılan söyleşilerde söyledikleri sakıncalı bir şekilde yansıtıldığı için, bu gergin ortamda sorduğum bazı sorulara verdiği cevaplarda kullandığı cümleleri çok dikkatli seçtiğini fark ettim. Ekşi Sözlük’te kendisi hakkında “öğretmekten ve paylaşımlardan oldukça zevk alır. Genel olarak öfkeli oluşuyla da ün yapmıştır; fakat bunun boş bir his değil, cehalet ve kabalığa karşı olduğu gözlemlenebilir” yazıyor. Bu yorum da Madra’nın hayata bakışı hakkında az da olsa bir fikir veriyor.

Sanat olmasa yaşayamayacak insanlar küratör oluyor sanırım. Bir küratör nasıl yetişir? Gençler bu alana ilgi gösteriyor mu?

Günümüzün görsel/çağdaş̧ sanat üretimi büyük bir ekonomik değer olan kültür sanayisini besleyen; aynı zamanda toplumun zihinsel gelişimi için olmazsa olmaz bir üretim. Bu üretimin toplumla karşılaşma-buluşma gereksinimi küratör denilen meslek sahibi karşılıyor. Küratörlük 1980'lerin ortasından itibaren gelişen bir meslek; kültür sanayisi gelişmiş̧ ülkelerde bu mesleğin değeri yüksek. Bizim gibi kültür sanayisi küreselleşememiş̧ ülkelerde ise küratörlüğün istihdam alanı dar. Küratörlük üniversite, yüksek lisans, doktora düzeyinde bir eğitim gerektiriyor. Türkiye’de birkaç̧ üniversitede 2000'lerin başında sanat yönetmenliği başlığıyla eğitim programları kuruldu; birçok küratör burada yetişti, ancak yurtdışına gidip kendisini geliştiren de var. Küratör, sanatçıyı koruyarak onun yapıtlarını topluma sunan kişi…

Başarılı küratörlerin en önemli görevlerinden biri sanatçılar ve koleksiyonerlerle kurduğu iletişim olduğunu düşünüyorum; doğru sanatçıları doğru insanlarla bir araya getiriyorsunuz. Bu da tamamen çevre ile ilgili bir şey. Daha ham bir küratör bu seviyeye ya da sizin seviyenize nasıl gelebilir?

Her meslekte olduğu gibi meslek eğitimi, stajyerlik, deneyim kazanmak, iletişim ağı kurmak bu alandaki gerekli aşamalardır. Uluslararası ilişkilere özellikle ağırlık verilmesi ve yapılan sergilerin yerel topluma olduğu kadar uluslararası ilgi topluluklarına da ulaştırılması gibi işlemler önemlidir. Sergiler biriktikçe, çalışılan sanatçılar çoğaldıkça istenen görünürlük sonucu alınır. Küratör olarak metin yazma becerisi de bu ilerleme içinde önemli bir işlem…

Bir sergi yapmaya ve o serginin nasıl bir sergi olacağına nasıl karar veriyorsunuz?

2016'ya kadar benim kendi mekanlarım vardır; genellikle siyasal-toplumsal-ekonomik gündemi değerlendiren, bir de tarihsel belleği kollayan sergiler yaptım. Şimdilerde kurumlar davet ettiğinde, yine gündem ve bellek üstüne odaklanan sergiler düzenlemeye çalışıyorum.

Yeni bir sergi üzerinde çalıştığınızı biliyorum. Bu sergi nasıl bir sergi olacak?

25 Mayıs'ta Evliyagil Dolapdere galerisinde açılacak ve yaz boyunca sürecek sergi, Freud'un ‘tekinsiz’ söylemine odaklanıyor ve Türkiyeli birçok sanatçının bu söyleme gönderme yapan işler ürettiğini saptıyor. Topluma, üretilmekte olan bu işlerin nasıl anlamlandırılması gerektiğini göstermek amacını taşıyor. Türkiye'de şimdilerde epistemolojik olarak iki katmandan söz edilebilir. Birincisi, ki bu en geniş kitleyi kapsıyor, hakikat-sonrası (çıkar ve güç odakları tarafından müdahale edilmiş gerçekler) bir düzenin üstesinden gelemiyor ve yaşamı bu olumsuz düzenin esiri oluyor. İkincisi ise hakikat-sonrası düzenle hesaplaşmaya hazır kitle. Sergideki yapıtların gerçek-üstü özellikleri topluma gerçekle ilişki kurarken çok derin ve çeşitli bir düşünce yetisine sahip olmayı öneriyor.

Bugüne kadar yaptığınız sergilerden, duygusal açıdan en çok sizi etkileyen hangisi oldu?

Çok iyi bir soru. Sırp asıllı, Saraybosnalı sanatçı Andrej Derkovic'in Serebrenica katliamının 7000 kurbanı için Braille alfabesiyle yaptığı serginin küratörlüğü, benim mesleğimin en onur verici işidir. Bu işi 2007 yılında, İstanbul'da ‘Komşularla Konuşmalar’ sergimde de gösterebildim. İkincisi de 2005 yılındaki Diyarbakır Kültür Merkezi'nde Yerevan, Tiflis, Bakü, Lefkoşa, Üsküp, Beyrut, Amman, Kahire, Saraybosna, Şam, İstanbul ve Diyarbakır'dan sanatçılarla birlikte düzenlediğim ‘Bir Adalet Tüketimi’ sergisidir.

“SANATÇI TERİMİ ÇOK YANLIŞ KULLANILIYOR; ŞARKICI, TÜRKÜCÜ, OYUNCU SANATÇI DEĞİLDİR; YORUMCUDUR”

Türkiye’de sanat yeteri kadar takdir görüyor mu sizce? Bu konuda dünya sıralamasında ne durumdayız?

Türkiye'de siyasetçiler ve büyük kitle açısından günümüze özgü sanat üretiminin ne olduğu konusunda büyük bir yanılgı var. Aslında tarihsel sanat da gerektiği gibi değerlendirilmiyor; zanaat (el sanatları) ile karıştırılıyor. Örneğin eğer bir minyatürden söz ediyorsak, o minyatürün siyasal ve kültürel bir içeriği ve büyük anlatısı vardır. Asıl değerli olan minyatürün yapıldığı döneme ait düşünsel yapısıdır. Bugün de durum aynı; bugüne ait bir düşünsel yapıdan kaynaklanmayan bir görüntü ancak dekoratif özellik taşır. Sanatçı terimi de çok yanlış kullanılıyor; şarkıcı, türkücü, oyuncu sanatçı değildir; yorumcudur.

Hiç yıldız avcılığı yaptınız mı? Yani sizin keşfettiğiniz bir sanatçı oldu mu?

Sanatçıyı değerlendirirken mutlaka eleştirel davranmak gerekir; bu nedenle hiçbir sanatçıya ‘yıldız’ olarak bakılmaz; ‘yıldız’ eğlence endüstrisinin ve dahası Holywood'un gösteri toplumu için yarattığı figürdür. Ben kimseyi keşfetmedim; ancak mesleğin başlangıcında olanlara olanaklar hazırladım ve verdim; özellikle galerimde genç ve işe yeni başlayan sanatçıları doğru zamanlarda sergileyerek onların ilerlemesine yardımcı oldum.

Son yıllarda, İstanbul uluslararası camiada büyük bir sanat şehri olarak kabul edilmişti. Yeni kurulan sanat fuarları, bienaller ve galerileriyle bir kültür başkenti olacaktı. Ancak 17 Temmuz’la başlayan olağanüstü hal bu süreci zayıflattı gibi. İstanbul'un sanat dünyası bu yaşananlara nasıl tepki verdi veya veriyor?

2010 Avrupa Kültür Başkenti sürecinde 600'ün üstünde yerel ve uluslararası proje gerçekleştirildi. AB bu projeye sınırlı bir para desteği sağladı; bütün bütçeyi devlet karşıladı. İstanbul, 2000'lerden başlayan kültür ve sanat birikimiyle bu projeyi ve fırsatı kullanmaya hazırdı; ancak projeler her zaman yolsuzluğa açık olan ‘ihale’ sistemiyle gerçekleştirildi ve kaçınılmaz olarak sorunlar çıktı. İstanbul, Orta Doğu ve Asya ülkelerinde yetkeci yönetimler içinde yaşayan insanlar için bir kültür başkentidir; burada görece özgür ifade alanı buluyorlar.

Bence, geçmişte yerel halkın özgürlük alanı olan Taksim ve Beyoğlu; bu kapalı, muhafazakâr ve özgürlüğü kısıtlı, başka diller konuşan insan toplulukları için özgürlük alanı oldu. Tuhaf gelecek ama bu mahallenin geleneksel işlevi devam ediyor; ama başka insanlar için! Şimdilerde döviz açısından da tüketim arzularını çok rahat doyuruyorlar. Ne var ki, bu İstanbul’u ‘kültür başkenti’ denilen o popülist özelliğe daha çok uzun süre kavuşturmayacak. Düşünsel, ideolojik, muhalif görsel sanat üretimi mevcut duruma karşın oluşuyorsa da bu üretimin hak ettiği alana sahip olmadığı açıktır. Bugün bu üretim ve tarihsel sanat özel sektörün kurduğu altyapıya muhtaçtır ve küresel kültür sanayisinin gereklerine uygun kamusal altyapı gerçekleşmedikçe, bir yön eksik kalacaktır. Neyse ki, MSGSÜ’nün Galata Port alanında yaptırdığı kamusal Modern ve Çağdaş Sanat Müzesi yakında açılacak. Ve, çok doğru bir yaklaşımla deneyimli uzman bir meslektaşımız Vasıf Kortun danışman oldu.

Çok eski zamanlarda -Osmanlı padişahları dahil- dünyada liderlik statüsüne sahip insanlar sanata ve sanattan anlamaya özen gösterirlerdi. Bazıları resim yapar bazıları enstrüman çalardı. Şimdi dünya geneline baktığınızda liderlerde aynı özeni görüyor musunuz?

Siyasal alandaki liderlerden söz ediyorsanız, buna yanıt vermeye bile gerek yok! Özel sektör alanındaki liderlerde bu özellikler 1980'lerden başlayarak oluştu ve mevcut sistem de bunu gösteriyor. Önemli bir sanat yapıtı koleksiyonları birikimi var ve bu şimdilerde topluma gösteriliyor.

“5 KITADA ÇOK SAYIDA ÜLKEDE SANATÇI VEYA KÜRATÖR MAALESEF OTO-SANSÜR UYGULUYOR”

Türkiye'de binlerce insan tutuklandı. Hakimler, gazeteciler, profesörler, öğrenciler vs. Modacılar, tiyatrocular, karikatüristler yer yer tehdit ediliyor; bu durum bazı sanatçıları etkiliyor ve onlarda oto sansüre yol açıyor mu sizce? Sanat dünyası şu anda nasıl iletişim kuruyor?

ABD ve AB de dahil olmak üzere, 5 kıtadaki bütün ülkelerde özgür ifadeyi kısıtlayan ‘tabular’ vardır; din ve ulusal simgeler bunların başında gelir. Örneğin ‘bayrak’ konulu işlerde bu durum gerçek anlamda sansür konusudur. Demokrasisinin güçlü olduğu ülkelerde sansür en alt düzeyde gerçekleşir; demokrasinin hasarlı olduğu ülkelerde ise en üst düzeyde, yani sanatçıya hapis cezası verilmesiyle bile gerçekleşir. Örneğin Arap dünyasında gerçekleştirilen sergilerde kendi ülkelerinde sert muhalif işler üreten sanatçılar oto-sansür uyguluyor! Bu kaçınılmaz bir durum ve 5 kıtada çok sayıda ülkede sanatçı veya küratör bu gerçekle yüzleşiyor ve oto-sansür uyguluyor. Ancak günümüzde sanat yapıtı üretirken kullanılan kavram, yöntem, biçimler topluma gereken mesajı verme gücüne sahiptir; bu sürrealizm‘in başlamasından bu yana geçerli bir metafor oluşturma yöntemidir. İşte günümüz sanatının tekinsiz bir gücü olduğu açıktır! Türkiye’nin uluslararası platforma etkin bir biçimde çıktığı iki platform vardır: İstanbul Bienali ve Venedik Bienali Türkiye Pavyonu; bu iki etkinlikte zaman zaman sansür olayları oldu, ancak bunlar bir şekilde savuşturuldu ve istenilen yapıtlar her zaman sergilendi. Bu etkinlikler küresel kültür sanayisi sisteminin koruması altındadır ve müdahale edilemeyecek bir dokunulmazlık söz konusudur.

Uzun zamandır, sadece ülkemizde değil dünyada da siyaset kavramı değişmeye başladı. Bazı yerlerde ise ırkçılık ve faşizm insanları ele geçirdi. Sizce bu katı siyaset sanata nasıl yansıyor?

Meslek yaşamımın son döneminde beni mutlu eden durum, Türkiye'deki demokratikleşme sürecinde özgür ifadeyi öne çıkaran bir üretime katkıda bulunabilmiş olmamdır. Sanat yönetimi programına öncülük ederek, küratörlerin yetişmesini de sağladığımı söyleyebilirim. Bence toplumsallık ve özgürlük içermeyen ulusalcılığın ve vahşi-kapitalizmin bir ucubesi olan faşizm her dönemde var ve bu günümüzde de inişli-çıkışlı devam ediyor; bitmeyen bir çekişme... Bu faşizmin karşısında bilim, teknoloji ve sanat üretimini gerçekleştiren yaratıcı insan var. Faşizm zaman zaman yaratıcı insanın üretimine el atıp, bilim ve teknolojiyi kendisi için kullanıyor, atom bombası, nükleer veya kimyasal silahlar vb. gibi...Sanat yapıtını da kullandığı dönemler var; Naziler ‘Erken Modernist’ yapıtları lanetledi ve ortadan kaldırdı. Ancak günümüzde faşizmin sanat yapıtını kullanma şansı çok zayıf; geçmişten bugüne oluşturulmuş savunma ve saldırı savuşturma mekanizmaları sayesinde ve unutmayalım, ekonomik değer açısından silah sektörü kadar güçlü olan kültür sanayisi günümüz sanat yapıtının da ekonomik değerini tepe tepe kullanıyor ve muhalif sanatçının sert eleştirel yapıtına da para yatırıyor!

Son yıllarda ülkemizde büyük bir beyin göçü yaşanıyor. Akademisyenler, aydınlar, sanatçılar, gazeteciler vs. yabancı ülkelere gidiyorlar. Bir akademisyen olarak, bu durumun ülkemizin sanat ve eğitim geleceğini nasıl etkileyeceğini düşünüyorsunuz?

Ben akademisyen değilim; universitelerde her zaman geçici olarak çalıştım, ancak üniversitelerin sorunlarını da çok iyi gözlemledim. Akademisyenlerin KHK ile işten çıkarılması ve çaresiz kalarak ülkeyi terk etmeleri yalnız barış imzacısı olmalarından dolayı değil; üniversitelerin mevcut siyasal-ekonomik-kültürel düzen içinde benzer özelliklere sahip olmasıdır. Sayıları yüksek olan sanat ve tasarım fakültelerini incelerseniz, burada eğitimin genel olarak üniversite sonrası istihdam alanlarına yönelik, yani iş dünyasının gereksinimlerine uygun olarak yürütüldüğünü görürsünüz. Günümüz sanat üretiminin en önemli gereksinimi olan felsefe, sosyoloji, siyaset bilimi, düşünce tarihi, 20’nci YY sanat akımları gibi düşünsel dersler eksiktir. Mezun olan kişi dışarıya adım attığı anda bu eksikliği fark ediyor ve kendisini geliştirmek için çareler arıyor; ya da yurtdışına gidiyor.

“GÜNÜMÜZ SANAT ÜRETİMİNİ GERÇEKLEŞTİREN HER KİŞİ BİR BİÇİMDE DİRENİŞÇİDİR”

Türkiye’de özellikle bazı bölgelerinde yaşanan insan hakları ihlallerine karşı sanatta bir direniş kültürü gelişiyor mu?

Günümüz sanat üretimini gerçekleştiren her kişi bir biçimde direnişçidir ve bu direnişin çok çeşitli yöntemleri vardır; doğrudan görünmeyebilir, ama zaman ayırıp, ilgilenip, üstünde düşünmeye başladığında sanatçının hedef aldığı sorunları ayıklayabilir izleyici.

Belki yanılıyorum ama bu aralar sanki dünyada politik sanat akımı oldukça ilgi görüyor. Siz politik sanata nasıl bakıyorsunuz? Türkiye'de bunu yapan iyi isimler var mı, varsa karşılık buluyorlar mı?

Günümüz sanatçıları üretimlerini yaşadıkları dönemin siyasal-ekonomik-kültürel koşulları içinde çeşitli biçimlerde eleştirerek, yorumlayarak üretiyor; içinde herhangi bir sorunsal barındırmayan, ticari amaçlara yönelik bir üretim dekoratif tasarımdır. Bugüne kadar gerçekleştirdiğim bütün sergilerde yer alan sanatçıların en önemli özelliği de bir sorunsalı işliyor olmalarıdır. Bu üretimi yapan sanatçı listesi buraya sığmaz; dört kuşak sanatçı böyle çalışıyor ve bu özellikleriyle de özellikle de uluslararası bağlamda ilgi görüyor.

Sanat bu gergin durumda herhangi bir şey yapabilir mi? Ya da en basit haliyle şöyle sorayım; sanat bir kurtarıcı olabilir mi?

Yapıyor zaten; Türkiye Modernizmi, Post-modernizmi ve günümüzdeki İlişkisel Estetik üretimi Türkiye’nin küresel bağlamda zihinsel ve görsel iletişimini sağlayan en önemli kültürel üretimdir. Kurtarıcı olması için çok geniş bir kitlenin ve de Türkiye’yi yöneten siyasetçilerin bu üretimi gündemlerine alması gerekiyor.

Son yıllarda birkaç özel koleksiyon müzeleri açıldı. Hızla açılan bu müzeler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu kaçınılmaz bir gereksinimdi; söz konusu görsel üretimin toplumla buluşması gecikiyordu, koleksiyoncular bunun bilincine vardı ve birikimlerini bir toplumsal sorumluluk olarak paylaşıyorlar.

Sizce bu özel müzeler sergilerinde rahat ve özgür davranabiliyorlar mı? İstedikleri eserleri sergileyebiliyorlar mı? Yoksa otokrasi müzeleri de etkiliyor mu?

Özel müzeler, yatırımcısının küresel iş dünyası içindeki pozisyonu açısından, kaçınılmaz bir biçimde uluslararası kriterlere uymak durumundadır; bu kriterlerin başında sanatçının özgürlüğüne saygı gelir; bu yerine getirilmezse, o müzenin uluslararası değeri zedelenir. Kurucusu da bu yatırımı yaptıktan sonra doğal olarak bu kriterlerin dışında kalmayı istemez, diye düşünüyorum.

Bundan 3 yıl evvel Ali Elmacı'nın, Contemporary Istanbul Çağdaş Sanat Fuarı kapsamında sergilediği heykel, Abdülhamid'in portresini, kadın formundaki bir heykelin göbeğinde resmetmesi yüzünden büyük bir tartışma yaratmıştı ve bu 'ecdada saygısızlık' olarak nitelendirildiği için gelen tepkiler yüzünden, fuar yetkilileri heykeli sergiden kaldırmıştı. Bundan 4 yıl önce de Kars’ta bulunan İnsanlık Anıtı, ‘ucube’ denilerek kaldırılmıştı. Bu sanata yapılan ilk darbe miydi sizce?

Heykel üretimi – ulus devlet ideolojisini yansıtan anıt heykeller bir yana - ülkemizde travmatik aşamalar geçirmiştir; bunun dinsel tabularla ilgisi açıktır. Toplumun sanat konusunda nasıl bilgisiz olduğunu gösteren birçok örnek vardır. Kars’ta yapılan anıtın yıkılmasının gerekçesi de bir cami yakınında olmasıydı, sanırım. Ancak bu yapıt başka açıdan sorunluydu ve bundan söz edilmedi. Kars anıtı temelde Ermenistan ile yakınlaşma amacı güdülerek ısmarlanmıştı; bence, bu açıdan Türkiye ve Ermenistan’dan iki sanatçının ortak çalışması olmalıydı.

Ekonominin gidişatının negatif biçimde seyrediyor olmasının sanat dünyasını, sanatçıları nasıl etkilediğini merak ediyorum; Türkiye’de koleksiyonerler şu anda ne durumda bu krizde? Özellikle şu son on yılda iktidarın değişmesi ile yeni zenginler türedi ve bundan sebeple koleksiyoner profili değişti mi? Bu yeni zenginler sanatla ilgili mi sizce?

Siz, Türkiye’de günümüz sanat üretiminin hacmini karşılayacak bir koleksiyoncu kitlesi varmış gibi soruyorsunuz. Koleksiyoncu sayısı ile üretim sayısı arasında büyük bir açıklık var. Üstelik küresel bağlamda değerli yapıt üretimi karşısında uluslararası koleksiyoncu sayısı da konu olmayacak kadar küçük. Bugün de bütün koleksiyoncular biliniyor, galeriler ancak bu koleksiyoncular sayesinde iş yapabiliyor; kuşkusuz ekonomik kriz bu şekliyle devam ederse, bu alanda büyük bir düşüş yaşanır. Belki de yaşanıyor. Bir de koleksiyoncu olmayıp sponsor olan destekçiler var, bireysel ya da şirket olarak. Onlarda da bir düşüş yaşandığını izliyoruz. Asıl eksiklik kamusal paranın bu alana girmiyor olmasıdır. Ülke çapında çağdaş sanat müzeleri kurulmalı ve bu müzeler her yıl belli bütçelerle sanatçılardan yapıt satın alıp koleksiyonlarını geliştirmeli. Bunu söylerken, olmayacak bir şey söylediğimin farkındayım, ama küresel kültür sanayisinin ve gelişmiş ülkelerin kültür politikalarının temelinde bu tür sistemler var. Umarım yakın gelecekte biz de de bu düzeye doğru bir sıçrama gerçekleşir. Açıkçası Türkiye’de çağdaş sanat sisteminin en doğru bir biçimde işlediğini görmek isterim, ölmeden önce!

Beral Madra Kimdir?
1980-1982 yılları arasında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde ders verdi. 1987’de 1. İstanbul Bienali’nin, 1989’da ise 2. İstanbul Bienali’nin koordinatörlüğünü üstlendi. 43., 45., 49., 50. ve 51. Venedik Bienali'nin Türkiye sergilerinin küratörlüğünü yaptı. 2000-2004 yılları arasında Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi'nde Sanat Yönetimi programının kuruluşunda yer aldı. 2003 yılında Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Birliği'nin (AICA - Association Internationale des Critiques d’Art) Türkiye şubesini kurdu. 2005-2006 döneminde Yeditepe Üniversitesi Sanat Yönetimi programında ders verdi. 1989- 2014 arasında ise kar amacı gütmeyen BM Çağdaş Sanat Merkezi (Akkavak sok 1/1 Nişantaş, Istanbul) olarak, kendisinin küratörlüğünde yaklaşık 150 yerli ve yabancı sanatçıyla 250’den fazla uluslararası sergi gerçekleştirildi.

Beral Madra 2012 yılında kurulan Kuad Sanat Galerisi'nin de ortağı ve sanat yönetmeni… 1984 yılından itibaren yerel ve uluslararası sanatçıların solo veya grup sergilerini İstanbul'da bulunan kendi sanat merkezinde ve diğer resmi sanat kuruluşlarında organize etmektedir. 1995 yılından beri Berlin Senatosu'nun İstanbul Burslu Öğrenciler Programı'nın sanatsal sorumlusu da olan Madra, Eylül 2002’de kurulan Diyarbakır Art Centre'ın kurucu üyesi ve 2003 yılında hayata geçen Türkiye AICA'nın kurucu üyesi ve başkanıdır. AMCA'nın da (Association for Modern and Contemporary Art of the Arab World, Iran and Turkey) kurucularındandır.