Yüzüncü yılında Almanya Devrimi (1918-19) – IV



Artı Gerçek

Her şeye rağmen 9-10 Kasım devrimi sonrası iktidarı ele geçiren SPD-Çoğunluk yönetimi, konseyler yönetimini ortadan kaldırarak kurucu meclis kurma amacına her gün biraz daha yaklaşıyordu.


Bülent BİLMEZ


Devrim ve Reform Arasında: Devrimin Çatallı Yolları

9 Kasım 1918’de Berlin’de iki ayrı Almanya Cumhuriyeti’nin ilanından sonra amansız bir mücadele başlamıştı. Birçok devrim sürecinde aylar ve hatta yıllar süren iktidar mücadelesi, Almanya’da üç ay gibi kısa süreye sıkıştığı için tarihin hızlandığı bu süreci izlemek ve anlamak zordur. Zaman hızlanmıştır! Bunu en güzel şekilde ifade eden, 7 Ocak 1919 tarihli yazısında “Dünya tarihinde devrim saatleri aylar, devrim günleri ise yıllar değerindedir” diyen Rosa Luxemburg olmuştur…

Aslında 9 Kasım’da SPD-Çoğunluk liderlerinden Philipp Scheidemann’ın İmparatorluk Meclisi’nde (Reichstag) parlamenter demokratik cumhuriyetin kurulduğunu ilan etmesinden birkaç saat sonra Bağımsız-SPD tabanının desteğini arkasına alan Spartakist liderlerden Karl Liebknecht de imparatorluğun sembolik merkezi Şehir Sarayı’nda (Stadtschloss) sosyalist cumhuriyetin kurulduğunu ilan ediyordu. Ancak, söz konusu olan bitmiş bir sürecin değil, kurma niyetinin ilanıydı. İkisi de cumhuriyet kuracaklarını deklare ediyorlardı sadece. Kurulması amaçlanan bu cumhuriyetlerden hangisinin gerçekten kurulacağını, o sırada kimse bilmiyordu.

O sırada bilinen şey, belki ilan için daha hazırlıklı olsa ve spontane bir kararla bu adımı atmamış olsa da Liebknecht ve yoldaşlarının, bu mücadelede en büyük rakipleri olan SPD-Çoğunluk ile normal koşullarda rekabet edecek güçlerinin olmadığıydı. Dört yıllık savaşın yol açtığı yıkımın sonunda ortaya çıkan devrim koşullarının yarattığı radikal kitlesel dalgalanmaları doğru yönlendirerek ayaklanmalarda inisiyatif elde etmeye çalışan Spartakistler, Bağımsız-SPD içindeki faaliyetleri aracılığıyla geniş kitlelerle bağını güçlendirmeye çalışmaktaydı. Diğer yandan, bu kabarmanın sonucu olarak Spartakist kadrolar beklenenden hızlı büyümekteydi. Bu büyümenin siyasi arenadaki güç dengesini kısa sürede değiştirmek için yeterli olmadığını gören deneyimli Spartakist liderler, devrim için biraz daha zamana ihtiyaç olduğunu düşünüyordu. Ancak kadrolardaki ani büyümenin sonucu olarak gruba yeni girmiş olup siyasi/entelektüel birikimi ve deneyimi olmayan ‘yeniler’ daha militan ve acilci bir tavırla süreç üzerinde belirleyici rol oynayacaktır: Giderek çoğunluğu oluşturarak daha çok söz sahibi olan işçi-asker eylemlerinin ve konseylerinin radikal liderleri, koşulların devrim için uygun olduğu, yani ilk fırsatta iktidarın ele geçirilmesi ve sosyalist cumhuriyetin inşasına (azınlık olunması hasebiyle) zora dayalı olarak geçilmesi fikrine yaktın görünüyordu. Özellikle Luxemburg’un (Leo Jogiches ve Clara Zetkin’le birlikte) mesafeli durduğu bu acilci tavır, deneyimli bazı Spartakistlere göre, gerçek bir hezimet ve yok oluşa yol açabilirdi. Ayrıca Bolşevik deneyimde olduğu gibi, bunun sonunda kurulacak olası rejim (proletarya diktatörlüğü) ileride özellikle demokrasi bağlamında sorunlar ve riskler taşıyacaktı. Devrim, Almanya’da başarıya ulaşmadığı için bu sorunlar ve riskler konusundaki uyarıların ne kadar geçerli olduğunu, sonraki yıllarda Bolşeviklerin önderliğinde kurulan rejimin akıbetine bakarak tartışmak doğru olabilir. Nitekim, genelde öyle yapılarak önceden bu konuda uyarılarda bulunan Luxemburg’un dönemin Marksist aydınları arasındaki ayrıksılığı/farklılığı sıkça önce çıkarılacaktır. Ancak kısa süre sonra yaşanacak devrimci kalkışmanın hezimete uğramasında söz konusu acilciliğin belirleyiciliği o zaman da sonra da çok tartışılmıştır.

Diğer yandan, parlamenter demokratik cumhuriyet inşa etmeye çalışan SPD-Çoğunluk, daha önce sözü edilen karşılaştırılamaz gücünün yanı sıra meclisteki diğer güçlerle kurduğu ve kuracağı işbirlikleri sayesinde amacına daha yakın görünüyordu. Spartakistlerin en büyük avantajı olarak görülen, sokağı terk etmeye niyetli olmayan öfkeli kitlelerin liderliğinde sahip olduğu militan güç ve zora karşı, SPD-Çoğunluk’un önlemi iktidarı (paylaşarak da olsa) ele geçirmelerini sağlayacak olan müesses nizamın bir kısım askerî ve sivil elitleriyle kurulan işbirliği olacaktır. Ancak bu işbirliğinin sonucu olarak sonraki aylarda dökülecek kardeş kanı kadar, sonraki süreçte bizzat SPD-Çoğunluk ve hatta rejimin kendisini tasfiye edecek radikal milliyetçilik belası da bunun en büyük bedeli olacaktır.

Kimisi geleceğin Nazi örgütlenmesinde yer alacak olan müesses nizamın elitleriyle SPD-Çoğunluk yönetimi arasında kurulan işbirliği sonucunda Ocak 1919’da işlenen Liebknecht ve Luxemburg cinayetleri aracılığıyla Alman Devrimi’ne yeni bir yön vermeyi amaçlayan aktörlerin, bu amaçlarına hangi oranda ve ne kadar ulaştıklarını görmek için sonraki sürece bakmak gerekiyor. Ancak bunu sonraki yazılara bırakıp öncelikle bu katliama giden uzun sürecin son aşamasını anlatmakta yarar var…

İki Farklı Cumhuriyet Rejimi Mücadelesinde Günler Değerinde Saatler

Berlin’de 9 Kasım 2018’de iki ayrı cumhuriyetin ilanından sonra radikal ve reformist sol arasında başlayan iktidar/rejim mücadelesinde, partisiz devrimci işçi ve asker önderleri ve özellikle işçi-asker konseylerinin Bağımsız-SPD’li karizmatik liderleri için Spartakistler, militan ve radikal politikaları sayesinde hızla çekim merkezi oldu. Bu rolün yükünü taşımaya hazır yetkin kadroların olup olmadığı süreç içinde görülecekti, ama savaş diktatörlüğü koşullarında yayın ve propaganda faaliyetlerine yeterince ağırlık veremediği ve liderleri yoğun baskı altında olduğu için geniş kitlelerle bir araya gelemediği biliniyordu. SPD içindeki ayrışma sonrasında Spartakistler, sol kanadı oluşturan Bağımsız-SPD’nin içinde daha sol bir kanadı oluşturan marjinal bir grup olarak faaliyetlerini yürütmeye başladığında, özellikle grevler ve sokak gösterileri aracılığıyla geniş kitlelerle ilk kez buluşmaya başlamıştı. Bu süreçte bizzat Spartakist kadrolar arasında daha başından itibaren tartışma konusu olan, Bağımsız-SPD içinde kalarak mücadele etmek yerine ayrı bir parti kurup daha bağımsız hareket etme seçeneği, tam da birinci seçeneğin sunduğu daha geniş kitlelerle buluşma olanağından dolayı kabul görmüyordu. Bağımsız-SPD içinde kalarak mücadeleye devam etmeyi savunanların başında, yukarıda acilciliği reddettiğini belirttiğim deneyimli Spartakistler geliyordu yine. Sonraki yıllarda özellikle Stalinist tarih yazımında teleolojik bir anlayışla Spartakistlere yöneltilen, ayrı bir parti kurmakta geç kalındığı eleştirisinin, devrim sürecinde bizzat Liebknecht tarafından da (bir öz-eleştiri olarak) dile getirildiği iddia edilmektedir. Nitekim Kasım ayına kadar Spartakist grup içinde nadiren gündeme gelen ayrı örgüt kurma meselesi, ‘Kasım Devrimi’ sırasında aniden ortaya çıkan geniş kitlelerle sokakta bir araya gelme fırsatı nedeniyle, daha elzem hale geldi. Ancak iki ay sonra Bağımsız-SPD’den koparak Almanya Komünist Partisi’nin kuruluşuna (30 Aralık 1918 - 1 Ocak 1919) giden süreçte, Spartakistlerin iradesinden çok, Bağımsız-SPD yönetimin kendilerini buna zorlamaları rol oynayacaktır.

Ayaklanmaların ve sokak devriminin dayattığı acil sorunlar nedeniyle ayrı örgüt kurma konusunda somut adım atamazsa da giderek farklı bir örgüt gibi davranmaya başlamış olan Spartakistler, Özgür Almanya Sosyalist Cumhuriyeti’ni ilan ettikleri 9 Kasım 1918 akşamı kendilerine ait günlük gazete Rote Fahne (Kızıl Bayrak) Gazetesi’nin ilk sayısını yayınlayarak çok önemli bir adım attılar. Aslında bu isimde ilk gazete, ayaklanmanın ilk günlerinde Hamburger Echo adlı bir yerel gazetenin matbaasına el koyan ayaklanmacılar tarafından 5 Kasım günü Hamburg’da yayınlanmıştı. 8 Kasım’da cezaevinden çıkan Rosa Luxemburg, zorlu bir yolculuktan sonra Berlin’e ancak 10 Kasım 1918’de varmış ve hemen gazetenin başına geçmişti. Devrimci işçi ve asker konseyleri tarafından işgal edilen yerel bir gazetenin (Berliner Lokalanzeiger) ofisinde 9 Kasım akşamı ilk sayısı yayınlanan gazete, Rosa Luxemburg’un editörlüğünde günde iki baskı hedefiyle çıkarılmaya başlanmıştı. Ancak basım zorlukları ve özellikle uygun kağıt bulma sorunları nedeniyle günlük düzenli yayına bile ancak bir hafta sonra (18 Kasım 1918) başlayabilecek ve 1933’te Naziler tarafından kapatılana kadar Almanya Komünist Partisi (Kommunistische Partei Deutschlands, KPD) yayın organı olarak devam edecekti. (Aslında Luxemburg’un niyeti International (Enternasyonal) isimli bir haftalık dergi de yayınlamaktı, ancak koşullar buna izin vermiyordu.) Böylece Spartakistler geniş kitlelere mesajlarını iletme konusunda çok önemli bir olanağa sahip olmuşlardı. Nitekim işçi ve asker konseyleri (sovyetler) merkezi toplantısı için çağrı 10 Kasım 1918’de bu gazete aracılığıyla yaygınlaştırılmıştı. O sırada Bağımsız-SPD tarafından çıkarılan Freiheit (Özgürlük) gazetesine alternatif olarak ve yıllardan beri sosyal demokratların yayın organı olup halen SPD-Çoğunluk tarafından çıkarılan Vorwärts (İleri) gazetesiyle giderek sertleşen bir polemik içerisinde yayın yapan sadece dört sayfalık Rote Fahne’nin yayınlanması, Berlin’e geldiği andan itibaren Rosa Luxemburg’un tüm zamanını alan, başat uğraşısı olmuştu.

Sol kanadın muhalefetine rağmen Bağımsız-SPD’nin, görevden ayrılan son başbakan Prens Max von Baden tarafından (böyle bir yetkisi olmadığı halde) kendi yerine başbakan olarak bırakılan Friedrich Ebert önderliğindeki SPD-Çoğunluk ile kurduğu koalisyon sayesinde, 10 Kasım 1918 tarihinde Halk Temsilcileri/Komiserleri Konseyi (Rat der Volksbeauftragten) adıyla bir geçici hükümet kurulmuştu. Üstelik bu geçici hükümet, Spartakistler ve sol Bağımsız-SPD önderlerinin etkili olduğu Devrimci İşyeri Temsilcileri (Revolutionaare Obleute) tarafından çağrısı yapılan ve 10 Kasım 1918 günü akşamı Berlin’de Cirkus Busch’da (Busch Sirki) toplanan, Tüm Berlin İşçi ve Asker Konseyleri Kongresi/Meclisi (Vollversammlung der Berliner Arbeiter- und Soldatenräte) tarafından onaylanmıştı. Bir gün içinde tüm olanaklarını kullanarak kendi taraftarlarını bu toplantıya getirmeyi başaran SPD-Çoğunluk yönetimi, farklı konseylerden/sovyetlerden 3.000’den fazla işçi ve asker delegenin katıldığı bu toplantıda büyük bir üstünlük sağladı. Haase önderliğindeki Bağımsız-SPD ile işbirliği içinde oldukça sol bir söylemle yürüttükleri bu toplantıda, delegelerin radikal sol taleplerini tatmin için oldukça sol retorik kullanılsa, gerçek bir sosyalist hükümetin artık kurulduğu söylense ve Bolşevik hükümet selamlansa da kitlelerin ‘düzen ve huzur’ beklentisine cevaben sokak gösterilerinin son bulması çağrısı ve müesses nizamın mülkiyetin kutsallığı ilkesine referans, her şeyi açıklıyordu. Nitekim salonda hâkim olan zihniyete ve yeni hükümetin devrim karşıtı reformist politikalarına karşı kürsüde oldukça sert bir konuşma yapan Karl Liebknecht’in sözleri, işçi ve asker delegelerinin ‘Birlik! Birlik!’ sesleriyle kesiliyordu. Genelde salonda açık üstünlüğünü gösteren SPD-Çoğunluk için en büyük başarı, toplantı sonunda yapılan oylamada açık ara zafer kazanması oldu: Mevcut Halk Temsilcileri Konseyi’ni denetlemek üzere oluşturulan 28 kişilik Yürütme Konseyi (Vollzugsrat) için yapılan seçimde 7 üyelik SPD-Çoğunluk ve 7 üyelik de Bağımsız-SPD için ayrıldı, ama kongreye katılan asker delegelerin baskısı üzerine Yürütme Konseyi'ne katılması kararlaştırılan 14 asker üyenin neredeyse hepsi SPD-Çoğunluk taraftarı arasından seçildi. Barth, Müller ve Daeuming ve Ledebour gibi sol işçi temsilcileri de konseye girmişti, ama çoğunluğu SPD-Çoğunluk üyeleri oluşturdu. Bu meclisin seçtiği Büyük Berlin Konseyleri Merkez Komitesi, Aralık ayının ortasında toplanacak olan tüm Almanya işçi ve asker konseyleri Kongresi (Der Reichskongress der Arbeiter- und Soldatenräte) toplantısına kadar hükümeti denetlemekle görevliydi. Radikal solun, mevcut hükümet üzerinde kontrol sağlayacak bir kurumun seçilmesi umuduyla, toplanmasını yürekten desteklediği konseyler/sovyetler toplantısında ortaya çıkan, hükümeti denetleyecek bu kurum Bağımsız-SPD’nin sağdaki yöneticileriyle işbirliği yapan ve asıl amacı en kısa zamanda konseyler yönetimine son vererek seçimler sonucunda belirlenecek parlamentonun oluşmasını isteyen SPD-Çoğunluk yönetiminin eline geçmişti tamamen.

İki partinin koalisyonundan oluşan altı kişilik Halk Temsilcileri Konseyi/Hükümeti’nde, SPD-Çoğunluk adına Friedrich Ebert’in yanı sıra Philipp Scheidemann ve Otto Landsberg yer alırken, Bağımsız-SPD adına da Hugo Haase, Emil Barth ve Wilhelm Dittmann katıldılar. Kâğıt üzerinde konsey veya hükümet başkanlığı görevini Ebert ve Haase paylaşıyordu, ama pratikte asıl söz sahibi Ebert idi. Zaten hükümete katılan sağ kanat Bağımsız-SPD yöneticilerinden Haase ve Dittman, kendi partilerindeki sola kayma ve radikalleşme eğilimine karşı yeniden Çoğunluk-SPD’den kopmadan iktidarın parçası olmayı önemsiyorlardı. Daha solda konumlanan, Devrimci İşyeri Temsilcileri grubu üyesi Barth ise, altı kişilik grubun içinde kararları belirlemekten çok uzaktı.

İmparatorun ve yerel aristokrasinin tahtlarından indirilmesi, parlamentonun gücünün artması ve cumhuriyetin hayata geçirilmeye başlanması sonucunda, sosyal demokratların çoğu için (iktidarın el değiştirmesi anlamında) devrim gerçekleşmişti; sonradan ‘Kasım Devrimi’ olarak anılacak olan bu sınırlı, ama çok önemli gelişmeden sonra şimdi asıl görev, devrimi yaşatmak, yani iktidarı elde tutmaktı. Sosyal reformları acilen gerçekleştirmeye aday sosyalist/sosyal demokrat SPD-Çoğunluk ve Bağımsız-SPD tarafından iktidarın elde tutulması ve hatta tahkim edilmesi için mücadele edilmesi gereken aktörlerin başında, eski rejimin elitleri geliyordu. Kendiliğinden hızla gelişip sokakta giderek inisiyatifi ele geçiren işçi ve asker konseyleri hareketini kontrol altında tutmak ve tabanının baskısıyla bu elitlere karşı mücadele etmek isteniyordu. Ancak giderek radikalleşerek sosyal demokrat yeni yöneticilerin reformist dönüşüm ufkunu yeterli bulmayan geniş kitleler arasında Spartakistlerin çekiciliğinin artması daha acil bir sorun olarak görülüyordu.

Son tahlilde, ‘kurucu meclis’ mi yoksa ‘konseyler (sovyetler) yönetimi’ mi istendiği sorununa gelip dayanacak rejim tartışması, o sırada Rusya’da önemli kazanımlar elde etmiş olup Almanya’da yakından takip edilmekte olan Bolşeviklerin radikal politikaları nedeniyle sertleşmekteydi: Spartakistler başta olmak üzere Bağımsız-SPD üyelerinin çoğu tarafından takdirle takip edilen ve Berlin’deki (kısa süre sonra kapatılacak) Bolşevik elçilik aracılığıyla Almanya’daki devrimci sürece destek vermeye çalışan Bolşevik rejim, tüm kapitalist dünyada olduğu gibi Almanya’da da müesses nizamın elitleri arasında paniğe yol açmıştı. Ayaklanmaların tüm Almanya’ya yayıldığı ilk günlerde, sokak eylemlerinin engellendiği başkent Berlin’de müesses nizam elitleri, olası bir ayaklanmanın düzenli ordu birlikleri tarafından kolayca bastırılacağına inanıyordu, ama prestijli Kayzer Aleksandır Alayı askerlerinin devrimcilerin saflarına katılmalarıyla onlar da telaşa kapılmıştı.

Yirminci yüzyıla damgasını vuracak olan Bolşevik korkusu, ABD başta olmak üzere muzaffer müttefik devletler tarafından hassasiyetle izleniyordu. Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan ve Almanya’da yaşanan eski rejimlerin yıkılış süreçlerinde Bolşeviklerin veya onlara yakın kesimlerin iktidara gelme olasılığı, bu ülkelerde verilen savaş sonrası iktidar savaşlarında neredeyse en belirleyici faktör olmuştu. Efsane ve gerçeğin iç içe geçtiği bu anti-Bolşevik hassasiyetin, her ülkede müesses nizamın eski elitleri tarafından da propagandası yapılıyordu. Savaş sonrası eski rejimin asker-sivil elitlerinin bir kısmının önderliğinde Ankara’da kurulan ‘millet meclisi’ ve ‘halk hükümeti’ sol söylemle dönemin komünistlerinden rol çalmaya çalışırken, asıl iktidar savaşını İstanbul hükümetine karşı veren liderleri, diğer yandan dönemin komünist önderlerini Karadeniz’de öldür(t)müş ve bağımsız komünist girişimler şiddetle bastırılmıştı. Nitekim savaş sonrası muzaffer Müttefiklerin Ankara hükümeti hakkındaki en önemli kaygıları olan Bolşevik modeli anti-kapitalist bir rejimin kurulması tehlikesi de ortadan kaldırılıyor, yeni kurulacak rejimin yerinin kapitalist Batı dünyası olacağı garantisi edilmiş oluyordu. Bu sırada sürmekte olan Yunanistan işgaline karşı (gerçek anlamda tek savaş) ve meşru İstanbul hükümetine karşı (isyan) verilen mücadele ile yerel güç odaklarına karşı verilen mücadelenin (‘iç savaş’) yanında bu anti-Komünist mücadele pratikte önemli bir yer tutmuyordu, ama desteğine ihtiyaç duyulan Bolşevik Moskova hükümeti nezdinde tek meşru muhatap kalma niyeti ve daha önemlisi Batı nezdinde radikalizmden uzak Batı yanlılığını ve anti-Bolşevikliğini kanıtlamak için sembolik anlamı büyüktü.

Benzer şekilde, Almanya’da da savaş sonrası iktidar mücadelesi aslen eski rejimin elitleriyle yeni rejimin aktörleri arasında verilirken, Bolşevik korkusu önemli rol oynuyordu, ama Berlin’deki yeni iktidarın SPD-Çoğunluk liderleri Moskova’nın desteğine muhtaç olmadığı gibi, gerçekten Marksist gelenekten gelip işçi sınıfına dayanan bir yapılanma olarak, kendilerinin öngördükleri sosyal ve siyasi reformların gerçekleşmesi önünde Bolşevik radikalizmini tehdit olarak görüyordu. Aşırıcılık ve şiddet konusunda eleştirdikleri Bolşeviklerin kısa süre içinde iktidarlarını tahkim etmeleri ve özellikle Doğu Avrupa’da taraftarlarının artması, SPD-Çoğunluk yönetiminin tamamında ve Bağımsız-SPD yöneticilerinin bir kısmında ciddi kaygıya yol açıyordu. Nitekim, bir zamanlar SPD’nin sol kanadını oluşturanlar tarafından kurulan Bağımsız-SPD’nin içinde de, kurulduğundan kısa bir süre sonra ortaya çıkan sol kanat–sağ kanat ayrışmasında Bolşevikler konusundaki tutum önemli rol oynadı. Spartakistlerin başından itibaren Bağımsız-SPD içinde marjinal bir sol grup olarak yer aldığı biliniyordu, ama burada söz konusu kitlesel bir partinin önemli bir kanadıydı ki bu kanat, siyasi söylemi ve pratiğiyle, Bağımsız-SPD’nin yönetimde daha çok söz sahibi olan sağ kanat ile radikal Spartakistler arasında bir yere konumlanıyorlardı. Kısacası mesele, her oluşumda sağdan sola bir yelpaze içinde nerede olunduğuna gelip dayanıyordu ki kısa Almanya Devrimi süreci, aynı zamanda radikalleşme ve buna direniş arasındaki mücadele tarihi olarak da okunabilir.

Bu mücadelede başından itibaren sosyal demokratlar arasında yelpazenin en sağında yer alan, savaş sırasında gerekirse Makyavelist taktiklerle iktidar ortaklığını asıl amaca dönüştüren SPD-Çoğunluk yöneticileri için savaş sonrasında Bolşevik tehdidi o kadar sahici ve akut hâl almıştı ki, asli düşman eski rejimin liderleri değil, küçük, ama etkili Spartakist grup olmuştu. Özellikle Vorwärts dergisi aracılığıyla sürdürülen anti-Bolşevik kampanya, kısa sürede Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg’a karşı düşmanca bir nitelik kazandı. En tepedeki liderlerin iktidardan uzaklaştırılmalarından sonra beklemeye geçerek güç toplamaya ve savaş sonrası yaşanan öfke patlamasına karşı zaman kazanmaya çalışan müesses nizamın elitleri, diğer yandan SPD-Çoğunluk yönetimiyle Bolşevik düşmanlığı üzerinden objektif olarak ortaklaştığını açıkça görüyordu. Radikal ekonomik ve sosyal dönüşümden çok, reformlar üzerinden emekçilerin konumunu iyileştirme ve siyasi katılımı artırma üzerinden demokrasiyi geliştirmeyi amaçlayan SPD-Çoğunluk yönetimi ise hem iktidarı elde tutmak için potansiyellerini iyi bildiği ve bir zamandır uyumlu çalışabildiği bu elitlerin arasında daha liberal unsurları reformist bir dönüşüm konusunda ikna edeceğine inanıyordu. Nitekim 9 Kasım’da Friedrich Ebert’e başbakanlığı bırakan Max von Baden, kendisine savaşta vatan için iki oğlunu verdiğini söyleyen Ebert’ten öncelikle konseyler yönetimi yerine parlamenter rejimi kurmak üzere kurucu meclis çağrısı yapacağı ve ülkede ‘düzen’ sağlayacağı konusunda teminat aldıktan sonra bu adımı atmıştı. Ordu içinde birçok komutanın bu dönüşümü ehven-i şer olarak gördüğünü ve aslında cumhuriyet düşmanı monarşist ve milliyetçi politikalardan vazgeçmediğini Ebert ve arkadaşları da biliyordu. Ancak o sırada sol sosyal demokratlarla ve özellikle Spartakistler ile sertleşmekte olan mücadelede bu komutanlarla işbirliği yapmayı kaçınılmaz buluyorlardı. Yani geniş bir yelpaze oluşturan dönemin soysal demokratları arasında, tarihte hep karşımıza çıkan ‘realizm’ ve köktencilik (fundamentalizm) çatışması yaşanıyordu bir yönüyle ve bu çatışma sadece iktidarın ele geçirilmesi veya tahkim edilmesi konusunda değil, gerçekleştirilmesi arzu ve/ya iddia edilen devrimin/dönüşümün ve kurulacak olan yeni rejimin niteliği konusunda da yaşanıyordu. Ancak radikallik ile ılımlılık; reformizm ve devrimcilik konusundaki bu ayrımın ortaya çıkardığı her yeni grupta daha üst seviyede de olsa her seferinde yeniden aynı nedenlerle saflaşma ve ayrışma yaşandığı için, mesele adeta çocukça bir radikallik veya devrimcilik yarışına dönüşebiliyordu.

Bu ayrışmada SPD-Çoğunluk ve özellikle iki başkanı Ebert ve Scheidemann, başından itibaren reformizm, ılımlılık ve uzlaşma yanlısı tavır ve tutum takınmış ve bunu tutarlı bir şekilde sonuna kadar sürdürmüştür. Makyavelist (kimilerine göre realist veya pragmatik) iktidar siyasetini başarılı bir şekilde uygulayarak kurnazca ve gerekirse gizli işbirlikleri üzerinden sürecin kazananı olarak çıkmalarında, yakın zamana kadar yoldaşları, şimdi rakipleri olan Spartakistler ve genelde sol sosyal demokratlara karşı müesses nizamın elitleriyle kurdukları işbirliği belirleyici oldu. Daha başbakan Max von Baden’dan görevi alırken bu işbirliği sözünü veren Ebert, Kasım başında Kiel’de patlak veren ve birkaç günde tüm Almanya’ya yayılan isyan dalgasını kontrol etme konusunda zorlandığında ve özellikle inisiyatifi radikal sol sosyal demokratlara kaptırma riskini görerek, gizli bir anlaşma yoluyla sinsi bir işbirliğine gitmek durumunda kaldı: 10 Kasım 2018’de başbakan olarak yerleştiği ofisindeki gizli telefon hattı üzerinden aynı günün akşamı ordu adına kendisiyle temas kuran Wilhelm Groener ile yaptığı konuşmada vardıkları uzlaşma/anlaşma, tarihe ‘Ebert-Groener İttifak Anlaşması’ (Ebert-Groener-Pakt) olarak geçecektir. Almanya’da Bolşevik devrim tehlikesine karşı kurulan bu uzlaşı kapsamında, Ebert’in orduda reforma gidilmemesi ve silahlı kuvvetlerin gücünün azaltılmaması garantisi karşılığında Groener, yeni hükümete destek sözü veriyordu. Anılarında bu uzlaşı hakkında “subaylar yalnızca, radikalizme ve Bolşevizme karşı mücadeleye girişen bir hükümet ile işbirliği yapabilirdi ve Ebert, buna hazırdı” diyen General Groener, telefon görüşmesi ve sonucu hakkında şunu yazacaktı: “Ebert, ittifak teklifime olumlu karşılık verdi. O andan itibaren, her akşam, İmparatorluk Başbakanlığı ile Ordu Komutanlığı arasındaki gizli bir hattan, gerekli önlemleri tartıştık. İttifak iyi işliyordu.” Bu ittifakı/anlaşmayı yapanlar, cepheden düzenli bir şekilde çekilmeyi başaran ordunun ayaklanmaları bastırarak ve özellikle Spartakistler’in önderliğini etkisiz kılarak neredeyse tüm ülkede kontrolü ele geçirmiş olan sovyet/konsey yönetimlerine son vereceklerini hesaplıyorlardı. Bu hesabın tutmayacağı sonraki haftalarda görülecekse de ilk günlerde cepheden dönen askerlerin ülkeye döner dönmez ayaklanmacıların etkisine girdiği ve asker konseylerine/sovyetlerine katılarak askerî hiyerarşiyi ortadan kaldırdığı görülüyordu. Bunun sonucu olarak Aralık ayında SPD-Çoğunluk yönetimi ve ordunun yaşadıkları hayal kırıklığı, onları alternatif olarak yeni paramiliter birliklerin veya milislerin oluşumuna itecektir.

9-10 Kasım 1918 devrimiyle bir anda kendisini iktidarda bulan Ebert, karşısındaki iki önemli rakip aktör arasında seçim yapma durumunda kalmış ve savaş yıllarından başlayan kendi dönüşümüne uygun olarak müesses nizamla işbirliğini, radikal solla işbirliğine tercih etmişti. Aktörlerin ‘düzen ve asayiş sağlama’ amacıyla gerçekleştirdikleri, ancak sokağa hâkim olan radikal öfkeden dolayı mümkün olduğunca gizli olarak yürüttükleri bu işbirliği ile (koşulları ve tarafların birbirlerinden beklentileri çok net olmayan) bu uzlaşının/anlaşmanın yanında, SPD-Çoğunluk daha açık bir şekilde kamusal düzlemde Bağımsız-SPD ile işbirliği yapmaktan geri kalmıyordu. Kurulan koalisyon hükümeti sayesinde ve müesses nizamla ortaklaşa kullandıkları ‘düzen ve sükûnet’ söyleminin yanında sıkça başvurdukları sol retorik aracılığıyla sokaktaki geniş kitleler üzerinde kontrol kurmak istiyordu.

Öndersiz Kendiliğinden Ayaklanmalardan Çok-Önderli Bol Entrikalı Devrim Sürecine: Kasım Ayı Bitmek Bilmiyor…

11 Kasım 1918 sabahı Almanya, nasıl bir rejime uyandığını henüz bilmiyordu, ama imparatorluğun sona erdiği ve yeni rejimin sol içinde mücadele sonucunda belirleneceği belliydi. Çoğu zaman kendiliğinden patlak veren düzensiz protestoların beklenmedik şekilde kararlı ayaklanmalara dönüşmesinde en büyük rolü Bağımsız-SPD’nin sol kanadında yer alan önder işçiler oynuyordu. Ancak onlar kadar önemli rol oynayan aktörler arasında, savaş sırasındaki uzlaşmacı tavrıyla işçi sınıfından iyice kopmuş olan büyük sendika yöneticilerinin artık kontrol edemediği işyeri sendika temsilcileri ve onların savaş sırasında Richard Müller önderliğinde oluşturdukları Devrimci İşyeri Temsilcileri (Revolutionäre Obleute) ağı da vardı vardı. Tabanı temsil eden bu işçi önderleri için, savaş zamanında iyice ayyuka çıkan büyük sendika bürokratlarının ihanetinin doruğu, yeni dönemde işçi ve işveren temsilcileri arasında başlatılan işbirliği görüşmeleri sonucunda 15 Kasım 1918’de Almanya sendikaları çatı örgütü (Generalkommission der Gewerkschaften Deutschlands) ve Uluslararası Sendikalar Birliği (Internationalen Gewerkschaftsbundes) başkanı olan SPD-Çoğunluk üyesi Carl Legien ile Alman İşveren Dernekleri Birliği (Vereinigung der deutschen Arbeitgeberverbaende) başkanı olan Hugo Stinnes arasında imzalanan Stinnes-Legien Anlaşması (Das Stinnes-Legien-Abkommen) oldu. İşçilere bazı sosyal haklar vaat eden bu anlaşma, sendika yöneticileri için yıllardır mücadelesini verdikleri haklara nihayet sahip olma ve işverenler için taviz anlamına geliyordu, ama o sırada çok daha radikal taleplerle ayağa kalkmış olan devrimci kitleler için bu anlaşma, işçilerin önderliğinde devrimin tamamına erdirilmesini engellemeye yönelik bir adım olacaktı. İşçi ve işveren temsilcilerinin savaş sırasında yurtsever söylemle kurduğu işbirlikçi ilişkileri, savaş sonrasının zor koşullarında doruğa taşıyan ve kalıcı kılan adım, bu anlaşma gereğince 15 Kasım 1918 tarihinde Merkezi Emek Birliği’nin (Zentralarbeitsgemeinschaft, ZAG) kurulması oldu.

O güne kadar niteliksel ve niceliksel anlamda marjinal konumda olan Spartakistler, sokaktaki kitlelerin ve solcu önderlerinin devrimci taleplerine en uygun politikaları sunarak devrim sürecinde bir anda büyümeye başlamıştı, ama bu taleplere pratikte cevap verecek örgütlenmesi ve kadroları henüz mevcut değildi. İçine girdiği yoğun çalışma temposundan dolayı Berlin’deki evine gitme olanağını bile ancak haftalar sonra bulacak olan Rosa Luxemburg, Berlin’e vardığı 10 Kasım 1918 günü Karl Liebknecht’in kaldığı Anhalter Bahnof yakınındaki Excelsior Otel’de kalmaya başladı ve böylece burası Spartakistler’in merkez üssü haline geldi. Nitekim ertesi gün, 11 Kasım 1918’de Excelsior Otel’de küçük bir grubun katılımıyla yapılan toplantıda, o güne kadar Enternasyonal Grubu olarak bilinen Spratkist grubun adı, Leo Jogiches’in önerisiyle ‘Spartaküs Birliği’ (Spartakusbund) olarak değiştirildi. Bu, basit bir isim değişikliğinden çok, ayrı örgütlenme ve kurumsallaşma yönünde atılmış önemli bir adımdı. Spartaküs Birliği’nin merkezi yönetiminde, çoğu eski kadrodan gelen on üç kişi yer aldı: Karl Liebknecht, Rosa Luxemburg, Leo Jogiches, Franz Mehring, Paul Levi, Ernst Meyer, Wilhelm Pieck, Hermann Duncker, Käte Duncker, Hugo Eberlein, August Thalheimer, Paul Lange ve Willi Budich.

11 Kasım sabahı devrim sarhoşluğu ve iktidar mücadelesi telaşıyla uyanan, SPD-Çoğunluk yönetimine gelince, onlara göre devrim gerçekleşmişti: Monarşi kaldırılmış, cumhuriyet ilan edilmiş ve işçi hakları konusunda önemli adımlar atılmış ve kadınlara oy hakkı gibi önemli kazanımlar artık kaçınılmaz olmuştu. Parlamenter demokrasinin inşa sürecinde iktidarda olacağı belli olan SPD-Çoğunluk yönetimi, liberaller ve Bağımsız-SPD ile işbirliği içinde daha çok reformun mümkün olacağına inanıyordu. Nitekim, 12 Kasım’da Halk Temsilcileri Konseyi tarafından açıklanan hükümet programında, savaş dönemi kurulan askerî yönetime ve çalışma/emek konusundaki düzenlemelere son verildiği, sıkıyönetim ve sansürün kaldırıldığı ve 1 Ocak 1919 tarihinden itibaren günlük çalışma saatinin sekiz saat olacağı ilan edildi. SPD tarih yazımında hâkim olacak olan, söyleme göre, Ebert liderliğinde SPD-Çoğunluk yönetimi, ülkede iç savaş çıkmaması için zorunlu olarak sokağı kontrol etmek üzere müesses nizamın temsilcileriyle işbirliği yapmıştı. O dönem SPD-Çoğunluk ve müesses nizam içinde çok güçlü olan Bolşevizm korkusu, hem o sırada Rusya’da yaşanan iç savaş ve kaos üzerinden hem de Bolşeviklerin attığı radikal adımlar ve özellikle proletarya diktatörlüğü inşası örnek gösterilerek sonradan SPD yanlısı tarih yazımında da bu söylem devam edecektir. Ancak Ebert yönetimin bu korkuya dayanarak müesses nizamla kurduğu sinsi işbirliğinin kapalı kapılar ardında yapılan planlar sonucu kardeş katliamına dönüşeceği ve gerçek bir devrim düşmanlığının yıllar önce SPD içinde başlayan dönüşümün doruğunu oluşturduğunu da unutmamak gerekiyor. Kendisine görevi devreden Başbakan Prens Max von Baden'a Ebert tarafından söylenen sözler, bu düşmanlığın en açık ifadesini oluşturur: "İmparator ülke yönetiminden ayrılmazsa, devrim kaçınılmaz hale gelecek. Ben bu işin içinde olmam. Devrimden iğreniyorum." Prens von Baden tarafından sonraki yıllarda aktarılan bu sözler, müesses nizamın bir kesiminde SPD-Çoğunluk ile ittifak için asgari müştereği belirlemiş oluyordu.

Bu sırada ülkede, en büyük tabana sahip olan SPD-Çoğunluk tarafından güdülen bu siyaset geniş kitlelerde de karşılık buluyordu: Yeni bölünmüş olmasına rağmen hâlâ en büyük tabana sahip sosyal demokrat partilerin çoğu üyesi, savaşın getirdiği tükenmişliğin de etkisiyle, parti yönetimin bir an önce ve ne pahasına olursa olsun ‘düzen ve sükûnet’ (Ordnung und Ruhe) sağlama önceliğini destekliyordu. Ayrıca, SPD geleneği dışındaki geniş halk kitleleri de aynı hassasiyeti taşırken, (kimisi maksimalist) radikal talepler peşinde devrimin tamamına ermesi için sokakları terk etmeyen ve özgüveni arttıkça zora daha çok başvuran solcuları desteklemiyordu.

SPD-Çoğunluk ve Bağımsız-SPD yönetimleri için elden kaçırılmaması gereken devrim sonrası ilk kazanımlar, Spartakistler başta olmak üzere radikal solcular tarafından yeterince takdir edilmiyor ve hatta tehlikeye atılıyordu. Devrimin ilk haftalarında ve parlamento seçimleriyle sonuçlanacak ilk aylarında gerçekleştirilen, işçi-asker konseylerinin geniş katılımlı seçimlerinden genel seçimlere kadar tüm oylamalarda bu anlayışın genel kabul gördüğünü, sokakta militan mücadele üzerinden gücünü artırsa da Spartakistlerin bu süreçte hep azınlıkta kaldığını aşağıda göreceğiz…

11 Kasım sabahı geçici hükümetin önünde duran en acil sorunlardan biri de ateşkes anlaşmasının imzalanmasıydı. Berlin tarafından gönderilen ve sivil politikacılardan oluşan, Merkez Partisi milletvekili Erzberger başkanlığındaki Almanya heyeti, on birinci ayın on birinde, saat 11:00’de Fransa’nın Compiègne bölgesindeki Rethondes Garı'nda bir vagonunun içinde kendisine dayatılan ateşkes anlaşmasını imzalamak zorunda kaldı. 11 Kasım 1918’de Müttefikler ile imzalanan ve koşulları çok ağır olan ateşkes anlaşmasına göre Brest-Litovsk Anlaşması feshediliyor ve Almanya, savaş sırasında işgal ettiği Fransa, Belçika ve Lüksemburg’daki topraklardan çekiliyordu. Ayrıca denizaltılar dahil Almanya’nın tüm askerî teçhizatı müttefiklere teslim edilecekti. 11 Kasım 1918’de imzalanan ateşkesle birlikte, savaş sırasında işgal edilen Belçika’nın Spa kentindeki ordu karargâhından aynı gün ayrılan II. Wilhelm, Birinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kalmış olan Hollanda’ya sürgüne gitti. Böylece yerel monarşiler gibi, merkezi monarşinin de geri dönüşü olmayacak yıkılışı belli olmuştu, ama müesses nizamın daha alt kademedeki elitleri özellikle Berlin’de gücünü koruyordu. İşverenler ve ordu elitlerinin Ebert ve arkadaşlarıyla işbiriği içinde sessiz sedasız toparlanma ve kontrolü ele çabaları devam ederken, savaş felaketinin asıl sorumlusu meclisteki sağ partiler de devrimden bir hafta sonra toparlanma çabası içine girmişti: Muhafazakâr Alman (Deutschkonservative), Serbest Muhafazakâr (Freikonservative), Hristiyan-Sosyal (Christlich-Soziale) ve Halkçı Alman (Deutschvölkische) Partileri 22 Kasım 1918’de bir araya gelerek anti-semitist Ulusal Alman Partisi'ni (Deutschnationale Volkspartei, DNVP) kurdu. 24 Kasım’da bir diğer sağ parti olan Ulusal Liberal Parti (Nationalliberale Partei), adını değiştirerek Alman Halk Partisi (Deutsche Volkspartei, DVP) adıyla yeniden örgütlenme yolunu seçti. Aynı zamanda Stinnes-Legien Anlaşması (Das Stinnes-Legien-Abkommen) ile sürece dahil olmaya çalışan büyük burjuvazi de hem orduyla kurduğu gizli ilişkiler üzerinden yeni ittifaka ortak olmaya çalışıyor hem de elindeki basını kullanarak devrim karşıtı propaganda yapıyordu. Giderek daha çok sertleşen anti-Bolşevik propagandanın asıl hedefi Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’ti. 28 Kasım sabahı Berlin sokakları Liebknecht’in öldürülmesini talep eden afişlerle donatılmıştı.

Eski rejime son verilmesi ve iki ayrı cumhuriyetin ilan edilmesiyle gündeme gelen rejim tartışmalarında ‘kurucu meclis’ mi yoksa ‘konseyler (sovyetler) yönetimi’ mi istendiği sorusuna her gün daha çok insanın kurucu meclis cevabı vermesinde en büyük rolü, müesses nizam elitleriyle işbirliği içinde SPD-Çoğunluk yönetiminin savaş yorgunu halkta uyandırdığı, ekmek ve huzur için her gün daha çok radikalleşen sokak gösterilerine son verilmesi ve sovyet/konsey yönetimlerinin sonuçta bir iç savaş yol açacağı propagandası etkili oluyordu. Spartakistler de bu korkuyu besleyecek şekilde, her gün daha açık ve sert bir şekilde silahlı mücadele propagandası yapıyor ve kendi olanakları ölçüsünde bunu örgütlemeye çalışıyordu. 20 Kasım 1918 tarihli yazısında SPD parlamentarizmin, devrimden uzaklaşmak olduğunu söyleyen Rosa Luxemburg, açıkça iç-savaşın sınıf mücadelesinin diğer adı olduğunu ilan ediyordu! Nihai devrim savaşı için zamana ihtiyaç olduğunu düşündüğünden Spartakistler arasında acilciliğe karşı mücadele eden ve bunun için gerekli olan işçilerin çoğunluğunun desteği almak için zamana ihtiyaç olduğunu söyleyegelen Luxemburg, silahlı mücadeleyi külliyen reddederek parlamenter çoğunluk kararıyla sınıf mücadelesine dayanmayan sosyalizmin kurulacağı düşüncesinin de küçük burjuva yanılgısı bir saçmalık olduğunu ilan ediyordu.

Her şeye rağmen 9-10 Kasım devrimi sonrası iktidarı ele geçiren SPD-Çoğunluk yönetimi, konseyler yönetimini ortadan kaldırarak kurucu meclis kurma amacına her gün biraz daha yaklaşıyordu: 25 Kasım’da Berlin’de gerçekleştirilen ve Almanya’nın birliğinin vurgulandığı eyalet (nder) başbakanları toplantısında, kurucu meclis kurulması önerisi kabul gördü. Kurucu meclise karşı olan radikal solcular, bu durumda kitleler ve özellikle işçiler arasında yeterince bilinçlendirme çalışması yapılması için en azından kurucu meclis seçimlerini mümkün olduğunca geç bir tarihe ertelemeye çalıştılar. Ancak SPD-Çoğunluk seçimlerin bir an önce yapılmasını ve kurucu meclisin toplanarak kurucu anayasa hazırlamasını istiyordu. Seçimlerin ne zaman yapılacağı iki parti koalisyonuyla kurulan hükümet işlevi gören Halk Temsilcileri Konseyi üyeleri arasındaki en keskin tartışma konusu haline gelmişti. Nihayet 29 Kasım 1918’de yapılan konsey toplantısında konuyla ilgili oylamada, Barth’ın şaşırtıcı şekilde çekimser kalması nedeniyle, Bağımsız-SPD temsilcilerinin tüm erteleme çabalarına rağmen kurucu meclis için seçim tarihi olarak 26 Şubat 1919 belirlendi. Ertesi gün yapılan toplantıda kurucu meclis için (kadınlara oy hakkı veren) seçim düzenlemesinin kabul edilmesi, parlamentarizm yanlılarının zaferini perçinledi. Sol için yeni bir yenilgi anlamına gelen bu kararın hayata geçirilmesi için, 16-21 Aralık 1918 tarihlerinde toplanacak olan Almanya işçi ve asker konseyleri Kongresi (Der Reichskongress der Arbeiter- und Soldatenräte) toplantısında onaylanması gerekiyordu ki ulusal meclis seçimlerinin 16 Ocak 1919’da yapılması kararlaştırılan bu toplantıda radikal sol yeni bir hezimet yaşayacaktır…

Yazı dizisinin önceki bölümleri için bkz.:

https://www.artigercek.com/haberler/yuzuncu-yilinda-almanya-devrimi-1918-19-i

https://www.artigercek.com/haberler/yuzuncu-yilinda-almanya-devrimi-1918-19-ii

https://www.artigercek.com/haberler/yuzuncu-yilinda-almanya-devrimi-1918-19-iii