'Zamanın sancısına şiirsel bir tanıklık ya da Öpülmemiş Şehla'



Artı Gerçek

Hıdır Işık’la çağ anafaronun aynasında Öpülmemiş Şehla’yı konuştuk.


Önder Birol BIYIK


Hıdır Işık şiirine kire pasa bulanmış bir çağın iç kasıntılarını, insandan azalanı, itirazlarını dolu dolu dizelerle kuran bir şair. Kaos Çocuk Parkı Yayınları’ndan çıkan Öpülmemiş Şehla, bu tanıklığın kimi zaman kırılgan kimi zaman hüzünlü ama inatçı ve insandan yana geleceğe umudu pekiştiren bir kitap. 

Biçim, biçem içerik bakımından kendini rafine ederek şiirini yazan ve güçlü imgesel anlatımlarla dizelerini işleyen Işık’ın 2009’da Ve Sen (Şiir), 2010’da Mülteci/Umuda Yolculuk (Roman), 2013’de Boşluğun Kalbindeki Aşk (Deneme) ve Dilin Metruk Yarası (Şiir), 2016’da –di ve Diriliş Avlusu (Şiir) kitapları yayımlandı. Şair “Dilin Metruk Yarası” adlı dosyasıyla 2013 Ali Rıza Ertan Şiir ödülünü aldı, "-di ve Diriliş Avlusu" adlı dosyasıyla 2015 Attilâ İlhan Şiir ödülünü Serap Aslı Araklı ile paylaştı. Ama şiirin derinliğine inmiş bir şair için ödülün ne önemi var… Öpülmemiş Şehla şiirimizi gönendiren bir kitap. 

Hıdır Işık’la çağ anafaronun aynasında Öpülmemiş Şehla’yı konuştuk:

- Şiirlerinde yoğun bir imge kullanımı göze değiyor. Her dize kendi imgesiyle kurgulanmış. Ancak imgelerin anlam kapalı değil ve okurun damağında şiir tadı bırakıyor. Şiirde anlam-imge alışverişini nasıl değerlendiriyorsun?

Kırılgan bir noktaya değindiğini belirtmeliyim sevgili Önder. Yoğun imge kullanımı, ifadesiyle başlamak isterim. Şiirin tematik ruhunu resmetmeye bilenmiş bir dil işçiliği ile imgeleri ve dizeleri ilişkilendirirken anlam katmanında kendi akarında olmasına özen gösterdiğimi belirtmeliyim. Bu noktada üstünde durduğum ayrıntı, bir sözcüğü çektiğinizde imgenin, dizenin, dolayısıyla şiirin ruhunun incinmesi konusudur, eğer ortada böyle bir sonuç çıkmışsa o şiir ruhunu bulamamış demektir. 

- Öpülmemiş Şehlâ’nın ilk şiiri, Derin ve Arya İle Güzellemeler…  Kızların Derin ve Arya’ya sesleniyorsun. Kitabın ilerleyen bölümlerinde de zaman zaman bu seslenişe dönüyorsun. Yaşadığımız çağın kötülüklerinden, kirinden pasından onları korumaya çalışan bir baba şefkatiyle yazılmış bir şiir. Bu çağ karanlığının çocukların adına seni endişelendirdiğini görüyoruz. Bir şair olarak bu endişeyi şiire taşırken yaşadığın gerilimi üzerinde biraz dursak…

Her çağın kendine göre kötülükleri ve zorlukları olmuştur hiç şüphesiz, lakin bu çağın öncekilerine göre daha ürkütücü yönleri var maalesef ki. Düşünün ki ilişkiler yapaylaştı, samimiyetsizlik görünür bir şekilde arttı ve emekle ortaya çıkan direnmenin yoldaşlık ilişkileri gibi kökleri insani güzelliklere dayanan ilişkiler bile dünyayı saran vahşi sistem karşısında azalmaya başladı. Bunların yanı sıra insanı kuşatan teknoloji uçurumunu, betonlaşan kentlerin ufku ve yaşama sevincini hırpalaması, mülkiyetler dünyasının gücü kutsallaştırıp canlı yaşamanı hiçleştiren çürümüşlüğü vb. sebepler hem kendi kızlarım hem de tüm çocuklardan yana endişelendiriyor beni doğal olarak. Eminim ki insanca yaşamı savunduğu için bedel ödeyenleri gören, duyan, hisseden her birey bu endişeyi hissediyordur. Bu endişeyi şiirin atlasına taşırken, ses akışını, imge anlam bağıntısını, biçime şekil veren dizelerin kırılma noktaları gibi şiirin hassasiyetleri üstünde bir derviş enginliğiyle ve sabrıyla çalışmak gerektiğini belirtebilirim. 

- Kendi çağının farkındalığını tanımlarken hep bir umut ve gelecek güzel günlere dair bir inanç da var… Derin ve Arya’ya bir direnç kazandırma çabası da…

Ne garip, ikinci soruda kitap ve içindeki şiirlerle ilgili bir söyleşi olursa sorulmasını arzu ettiğim sorularla karşılaştığımı ve bundan dolayı içten içe çok mutlu olduğumu ifade edecektim, fakat biraz daha sabretmeyi tercih etmiştim ama bu soruyla beraber, benim şiir evrenime sezgi bırakan etkileşimlerden birine daha değindin yine sevgili Önder. Yaşam hiçbir zaman umutsuz olamaz, çünkü o, toprağın gözeneklerindeki, havanın ve suyun bileşenlerindeki, canlıların hücrelerindeki, maddenin atomlarındaki, zamanın akarındaki döngünün vazgeçilmez durağıdır ve insan var oldukça umut var olacaktır. Derin ve Arya’ya, hayat içinde bazı zamanlar yaşama sevincini inciten gelişmelerle karşılaşabileceklerini, böylesi anlarda umudun, yaşam denen akarda tutunacak en güçlü dallardan biri olduğunu hatırlamaları gerektiğini imleme çabasıdır bir bakıma imgelere iliştirdiğim inanç.

- Sorulara ilişkin güzel sözlerin için teşekkür ederim… Valla, kitabın bende yarattığı yankıyı sorulaştırmaya çalışıyorum sadece… Öpülmemiş Şehlâ, ajitasyona yüz vermeden kendini toplumsal olanın içine yerleştiren bir kitap… “her harfi cumartesinin onulmaz boşluğuna açılan anneler, isli fabrika yollarında örselenmenin nasırlarını anılmayan işçiler…”, yine “Öpülmemiş Şehla şiirinde “hüzün eski bir kuşatmadır/ bunu en iyi oğulsuz ülkelerin anneleri bilir” diyorsun.  Güçlü dizeler bunlar… Şuraya gelmek istiyorum; 12 Eylül’den sonra içe kapanan, bireyselliği merkez alan bir şiir hâkim oldu şiir ortamına. Son yıllarda bu eğilimin giderek aşıldığına, bireysel olan ile toplumsal olan arasında geçişken şiirler yazıldığına dair gözlemim var benim. Şairin çağ tanıklığı bu… Cumartesi Anneleri’nden yola çıkarak sorarsam, bu tanıklık senin şiirinde nereye düşüyor?

İnsan, duyuları aracılığıyla algıladığını zihninde bir ifadeye dönüştürebilme yetisine sahip bir canlıdır. Buradan yola çıkarak her insan yaşadığı çağa tanıktır, çıkarsamasına varırız. Asıl önemli olan vurgu, bu tanıklığı taşıdığımız noktadır. Mesela Cumartesi Anneleri, neredeyse çeyrek asırdır bu ülkenin orta yerinde çığlık çığlığa bir sessizlik içinde kaybedilmiş evlatlarını soruyorlar devlet yetkililerine. Bu yeryüzünün en masum ve en haklı isteğidir. İnsan yaşadığı ülkenin son yirmi beş yılına yayılmış bu çığlığı nasıl görmez, nasıl duymaz. Şöyle dönüp tarihe şiirle şerh düşenlere bakacak olursak, Nazım kendi çağının, Enver Gökçe ya da daha birçoğu kendi döneminin, İkinci Yeni’ciler her ne kadar imgeye yoğunlaşmış gibi görünseler de kendi zamanlarının tanıklığını ve resmini insanlık tarihine iliştirmişlerdir. İşte toplumsal gerçeklik dediğimiz, bir sanat yaratıcısının kırılma noktasıyla, trajedisiyle içinde bulunduğu toplumu, zamanı ve atlası her zerresiyle duyumsaması ve bunları kendi sanat edimine taşımasının denk düştüğü delta, benim şiirimin ana damarlarından biridir ve ben yaşadıkça bir şekilde kendini var edeceğini düşündüğüm bir izdüşümdür.

- Küresel çağın kuruluşuna has barbar dönem yaşıyoruz. Bunu sık sık ‘betonlaşma’ imgesi ile dile getiriyorsun. Bir başka bir dizede de  ‘kimsenin kimseye sesinin değmediği günler’den söz ediyorsun. Küresel çağın yabancılaşma imi bu… Senin şair dünyanda küreselleşmenin getirdikleri, yabancılaşma metaforu nasıl yer buluyor?

İnsan öncelikle kendine yabancılaşmaya başladı. Özellikle mobil internet teknolojisinin hayata müdahil olmasıyla beraber insanlar düşünmeyi, düş kurmayı, okumayı, yaşamın akarını gözlemlemeyi, toprakta kıpırdayan tomurcuğa tanık olmayı ihmal etmeye başladı. Bu durum bende keskin bir hüzne yol açıyor haliyle. Kitaptaki şiirlerden birkaç dizeye değinerek örneklemek isterim: “…şu dijital dünyanın çocukları / aşkı da öğrenmeli, düşmenin boşluk hızını da” ya da “kırların ve vadilerin her harfi, dijital dünyanın huysuzluğuyla bir bir silinmekte…” 

- Öpülmemiş Şehla’nın lirik, kırılgan ama dirençli bir dili var. ‘İncelik’ metaforu bir hayli yer buluyor kitapta. Fazla incinmekten mi kaynaklanıyor bu?

Kesinlikle kitabı çok iyi özümsemişsin sevgili Önder. İncelik, insanların giderek uzaklaştığı kıymetli bir özellik olarak kaldı maalesef ki. Şahsi çıkarların insani olan her şeyi sönümlendirdiği böyle bir zamanda, senin de dediğin gibi çokça incinmekten dolayı incelik sözcüğü özel bir vurgu yoğunluğuyla yer buldu şiirlerimde.

- Yağmur Kuşları şiirinde “temize çekeyim derken hep dara çekiyorum kendimi” diyorsun. Nasıl bir sıkışmışlık hali bu? Gerçekten kurtarılacak bir şey kalmadı mı insandan?

Bu bir bakıma, kalbi iyiliğe atan ruhların, karakteristik hassasiyetlerinde nefret olmayan insanların ilişkilerinde uğradığı tahribatı gözler önüne sermenin ifadesidir. Bence halen kurtarılacak çok şey var. Yoksa ağaçlar çiçek açar mı, kuşlar uçar mı, şiir yazılır mı… 

- Öpülmemiş Şehlâ çağcıl olandan varoluşsal olana uzanarak varoluş sorgulamalarının yer bulduğu bir kitap. “Her insan bir kez olsun inmeli kendi karmaşasına” diyorsun bir dizede. Varoluşun toplumsal ve bireysel olanla bağı ve bunun şairin iç dünyasında karmaşık izdüşümlerini nasıl tarif edebiliriz?

İnsanın tüm hikayesinin varoluş noktasında düğümlendiğini düşünüyorum. Bu yüzden bir önceki kitabıma ismini veren “-di ve diriliş avlusu” şiiri ortaya çıkmıştı. İnsan var olduğundan beri iktidar hırsı ve güç çatışması hengâmesini korumaktadır. Bu yapılanmaya geçiş insanın ruhundaki zehrin neden süre geldiğinin, bu zehrin varoluşundan bugüne insanın kendi türünde ne gibi ayrışmalara yol açtığının, hangi vahşetlerle, kıyımlarla, katliamlarla işlendiğinin dönüm noktasıdır. Bu nirengi noktası da benim şiirimde kendine bir şekilde sezgi yolu oluşturmuştur. 

- Şiirlerinde sık sık bir yalvaç tavrıyla bugünün insanına ve yarınlara ilişkin uyarılar var. Sokratesçi bir tavır bu… Şiirin uyarıcı gücü hakkında konuşalım biraz.

Şiirlerimdeki bu imlemelerin insanı sorgulama eksenine buyur etmesini ümit ediyorum. Çünkü bu nüanslar, insanın binlerce yıllık tarihindeki zulüm ve şiddet sarmalından ders çıkaramamasının sorgulamasına imge dokundurma arzusunu içeriyor. Binlerce yıl önce Mısır’da mağara duvarlarına firavunların zulmüne dair figüratif görseller çizilmiş, şiirler yazılmışsa ve o kalıntılar bize tarihi resmediyorsa şiirin, sanatın, insanın yaratıcı kabiliyetinin uyarıcı varlığındandır.  

- Dağılan Nar’a Rivayetler şiirinde “itaatsizliğin sonsuz küstahlığına selam olsun!” dizesi isyankar ve kararlı bir dize. Kitapta böylesi dizelere rastlıyoruz. Bir rest çekme hali gibi… İtaatsizliğin sonsuz küstahlığı mı kurtaracak insanlığı? Özgürleştirici bir anarşisizm hissediyorum ben tavırda.

İnsanlık var olduğundan beri itaatsizliğe ihtiyaç duymuştur. Bizi beton kentlere, üst üste yığıldığımız otobüslere, topraktan, ağaçtan, börtü böcekten uzak birbirini yok etmenin hazzıyla vatan millet, din iman denen bir fanusa kapatan sistemlere karşı olmak, insanın kendisi başta olmak üzere iyiliğin cevherine saygısıdır bence.

- Kitapta dikkatimi çeken bir şey var… Bir şiiri birkaç şaire, tanınmış isme ya da yakın tarihimizin trajik birkaç olayına birden ithaf etmişsin. Bu açıkçası bana biraz sakıncalı geldi. Neden böyle bir yol tercih ettin?

Ben şiirlerimi oluştururken ya da kitabın bütünlüğüne zihnimi verirken sakınca sözcüğünden uzak bir ruh haline büründüğümü belirtmeliyim. Öncelikle şiir atfettiğim dostlarıma değineyim. Şiirler sezgiden yol alıp zihnimde dil katmanına ulaştığında, bu dostlarımın içimde dokunduğu bulutlar şiirin tüm atlası üzerinde kendi göğünü yaratıyor ve ortaya bir şiir çıkıyordu. Bu durum trajik olaylara adadığım şiirler için de geçerlidir. Bir bakıma onların etkilediği bir yaratım kimyasına onların ismini düşmenin bir sakıncasını görmüyorum.

- “Devlet denilen renk körlüğü” imgesi çarpıcı bir imge… Tek tipleştirme, yok sayma eleştirisi aynı zamanda… Bu coğrafyada tek tipleştirmenin şiir dünyasındaki karşılığı ne?

Bu soruyu tek tipleştirmenin bir mağduru olarak cevaplayacağım. Çünkü anadilim olan Dımilkiyi -Kürtçe’nin bir lehçesi- anlıyor fakat konuşamıyorum. Benim gibi anadilini bilmeyen milyonlarca insan var bu topraklarda. Ayrıca anadilim Dımilki, Unesco tarafından dünyada unutulmaya yüz tutmuş dillerden biri olduğu deklare edilmiştir. Çok üzücü ve yaralayıcı olan bu duruma direnen güzel insanların çabalarıyla az sayıda olsa da edebiyat dergisi, kitap, belgesel ve film alanında eserler verdiklerini de paylaşmak isterim. Bu konuya ilişkin Eduardo Galeano Aynalar kitabında şöyle bir ifadesi bulunmaktadır: "Her halk hâlâ kendisini yaratan tanrının dilini konuşur / İşte bu yüzden diller kutsaldır ve sözlerin müziği farklı farklıdır." 

-  Son olarak kitabın ismini sormak istiyorum. Öpülmemiş Şehlâ çağrışım katmanları geniş, uçsuzluğa açılan bir isim. Neden Öpülmemiş Şehlâ?

Aşkı tatmış ya da tadamamışların, insanlığın güzel günlere kavuşması idealine gençliğini bırakanların, öyküsü yarım kalanların, dünyaya özlemin içinden bakanların, yasaklardan getirdiği dilini kültürünü var edebilmek için umutla direnenlerin, doğanın mucizevi zerrelerine hayranlık duyanların kendinden bir parça kattığı bir şiir olmasından dolayı Öpülmemiş Şehlâ, diyebilirim.

-  Şiirin daim olsun sevgili Hıdır… 

Çok teşekkürler sevgili Önder. Daha önce bu denli haz aldığım, ruhumun panoramasını ortaya çıkaran bir söyleşiye özne olmamıştım. İyi ki şiirin, edebiyatın, okumanın, sanatın sonsuzu muştulayan kapı aralığı var, iyi ki ısrarla o aralıktan bakan senin gibi insanlar var. Tekrar teşekkürler.