Medyanın kötülüğünden kötülüğün medyasına

Televizyonlar, gazeteler kafadan ve göbekten Saray’a bağlanmış, gerçek sahibinin gizlendiği ‘emanetçi medya patronu’ düzeni kurulmuştur.


Bir gece yarısı basılıyor Özgürlükçü Demokrasi gazetesi.

Kapısı kırılarak içeri giriliyor ve gazeteye el konuluyor.

Sahibinin, yayın yönetmeninin ve çalışanlarının da evleri basılıyor. Gözaltına alınıyorlar.

Gazetenin basımını yapan Gün Matbaası da aynı akıbete uğruyor. Matbaanın bağlı olduğu şirketin sahibi, işçileri gözaltına alınıyor.

Aynı matbaada basılan Türkiye’nin tek günlük Kürtçe gazetesi Welat bu operasyonun üzerine başka bir matbaa arıyor. Ancak Türkiye’de Kürtçe bir gazeteyi korkudan hiçbir matbaa basmaya cesaret edemiyor.

Nasıl atandığı belli olmayan bir “kayyım” geldiği günden bu yana Özgürlükçü Demokrasi gazetesi yayınlanmıyor.

Sonuçta devletin hangi merciinin verdiği hala daha belli olmayan bir kararla kendine “hukuk devleti” diyen Türkiye Cumhuriyeti’nde bir gazete ve bir matbaa basılarak el konuluyor.

Türkiye’de iktidar kendi yasalarına bile uymayarak büyük bir hukuksuzluk örneği veriyor.

Basın ve ifade özgürlüğü, halkın haber alma hakkı Erdoğan iktidarı tarafından tümüyle ortadan kaldırılıyor.

Türkiye’deki medya düzeninin son geldiği hukuksuz nokta bu.

Ancak bu noktaya gelinceye kadar da Türkiye’de pek matah bir medya yoktu.

Her şartta “kutsal devlet”e göbekten bağlı bir medya düzeni vardı zaten başından beri.

Çok partili yaşamdan sonra gazetecilik “çekirdek devlet” ile “sivil hükümet”ler arasındaki çelişkilerden yararlanılarak yapıldı.

Gazetelerin en muhalif göründükleri zamanlarda bile “kutsal devlet” çıpası hep gazetecilerin kıblesi oldu. Farklı davranan, yazan, çizen medya düzeninin dışına atıldı.

Halktan çok, insanların haber alma hakkından çok bütün kulaklarını “derin devlet”e açmış bir medya düzeniydi bu; yani kötülüğün medyasıydı.

1980’li yıllardan sonra gazetecilikten gelme patronlar paralarını başka sektörlerden kazanan iş insanlarına satmaya başladılar.

Egemen merkez medya düzeni bu yıllarda “gazete ve televizyonu olan patrona devletten ihale verme”ye evrilmişti.

AKP de 2002’de iktidar olunca bu medya düzenini kucağında buldu.

İşe, 2004 Şubatı’nda Uzan Grubu’nun elindeki Star gazetesi ve Star TV’ye TMSF üzerinden el koyarak başladılar.

Herkes “Erdoğan kendi medyasını yaratıyor” diye bakıyordu o yıllarda ve bunun çok büyük bir yanılgı olduğu bugün çok daha iyi anlaşılıyor.

İkinci büyük hamle 2007 yılında Sabah, Takvim gazeteleri ile ATV’ye el konularak yapıldı.

2013 yılında TMSF eliyle Çukurova Grubu’nun Show TV’sine ve Skytürk televizyonuna, Digitürk’üne, Akşam gazetesine el konulunca işin rengi net bir biçimde ortaya çıkmıştı.

Artık Türkiye’nin “gazetesi ve televizyonu olan medya patronuna devlet ihalesi verme” düzeni tersyüz edilmişti.

Erdoğan’ın medya düzenine bambaşka anlayış gelmişti:

“Devlet ihalesi alan yandaş müteahhide bir gazete, bir televizyon verme düzeni.”

El konulan gazeteler, televizyonlar iktidara yakın patronlara birer, ikişer veriliyordu mevlüt şekeri gibi.

O zaman anlaşıldı ki Erdoğan’ın niyeti “kendi medyasını yaratmak”tan çok öte bir yerde “Türkiye’deki bütün gazete ve televizyonları kendi medyası yapma” noktasındaydı.

Ardından AKP-Cemaat ittifakı bozulunca “Fetullahçı” bilinen medyaya yüklendi AKP devleti bütün gücüyle.

Zaman, Meydan, Today’s Zaman gazeteleri, Cihan Haber Ajansı, Aksiyon Dergisi gibi medya kuruluşlarına el kondu.

15 Temmuz darbesi ve ardından OHAL gelince artık Erdoğan iktidarı tam bir “medya canavarı”na dönüştü.

Hedefte sadece Hizmet’in medyası değil, bütün bir Kürt medyası, muhalif gazete ve televizyonlar vardı.

Dicle Haber Ajansı, Özgür Gündem, Azadiya Welat, Taraf, IMC TV, TV 10 ve Hayat TV gibi 150’den fazla yayın kuruluşu kapatıldı.

1980’li yıllardan sonra iki medya düzeni görmüştük.

AKP’den önce olan “gazete ve televizyonu olan patrona devletten ihale verme” düzeni Erdoğan iktidarıyla birlikte ikinci bir evreye dönüşmüştü:

“Devlet ihalesi alan yandaş müteahhide bir gazete, bir televizyon verme düzeni.”

Şimdi AKP kendi kurduğu medya düzenine de bir “level atlatmış” durumda.

“Saray beslemesini önce ihale vererek müteahhit yapma, ardından bir gazete ve televizyon vererek medya patronu yapma düzeni...”

Doğan Grubu’nun yandaş patrona satışıyla Özgürlükçü Demokrasi gazetesine ve Gün Matbaası'na el konulması aynı günlere denk geldi.

Bu aslında hem sadece lafı kalmış olan “merkez medya”nın ruhuna El Fatiha’dır hem de “bu ülkede herkes özgür” yalanının tabutuna çakılan son çividir.

Artık televizyonların, gazetelerin neredeyse yüzde 90’ı kafadan ve göbekten Saray’a bağlanmış; gerçek sahibinin kim olduğu gizlenen “emanetçi medya patronu” düzeni kurulmuştur.

Bunlar artık gazete ve televizyon, yani medya kuruluşu olmaktan çok “Saray tellallığı”na sıvanmış “besleme” kağıtlar ve ekranlardır.

Türkiye’de yayın yapan gazete ve televizyonların çok sabıkası vardı. Ancak AKP iktidarı döneminde medya sabıkanın ta kendisi oldu.

“Eski Türkiye”deki “medyanın kötülüğü”, Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”sinde “kötülüğün medyası” oldu.

Geleceğin “demokratik Türkiye”si için “Ananı da al git” diyenlere “Medyanı da al git” demek şart oldu.

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…