Artı Gerçek

Yersiz-yurtsuz

İnsanın vatanı, gövdesinde taşıdığı “yer”den ibaret kalır mı? Son kırk yılın öyle bir göç acısı var ki üzerimizde, kırlardan kentlere oradan başka diyarlara…



Bugün Acun Karadağ hocanın ve Esra Özakça’nın ev hapsine alındığını okuduğumda, içimden yükselen “İnsanın evi, onun hapishanesi yapılabilir mi? Özel alanın kamusal ceza için bir “yer” haline getirilmesi mümkün mü?” diye bir ince sızı geçti.

 

Tıpkı hayatın kaynağı olan suyun, tomalardan üzerimize sıkılıp düşmanlaştırılmasına duyduğum bulantıya benzer bir duygu. 

 

İnsanın vatanı onun hapishanesi olabilir mi? Binlerce insanın pasaportu iptal edildi. Ya da iptal edilmiş gibi gösterilerek yurtdışına çıkışı engellenen binlerce insan var.

 

İnsanın vatanı, gövdesinde taşıdığı “yer”den ibaret kalır mı? Son kırk yılın öyle bir göç acısı var ki üzerimizde, kırlardan kentlere oradan başka diyarlara… Böyle bir “yer”; bizi istemeyen, en çabuk kurtulanacak bir safra olarak gören bu “yer” vatan mıdır?

 

Mültecinin evi sırtındaki kabuktan ibarettir. Vatanını sırtına sarıp yola çıkanlara öyle bir düşmanlık var ki, yeryüzündeki gölgeleri gün dahi ışımadan kayboluyor. Vakti geldiğinde kendisi için en yüksek demokrasi sloganları atanların, sınıf mücadelesinden söz edenlerin, ensar olmaya soyunanların, ümmet sözüne değer verenlerin, yaradandan ötürü insanı sevdiğini söyleyenlerin, Allah kelamını herkes için nakledenlerin tamamının, insaniyetle sınandıkları yer mülteci meselesidir bugün. 

 

20 yıla yakın etnografisini çalıştığım, insanını akrabam, derdini derdim bildiğim, küçük ama benim için çok kıymetli bir kasabam var: Şırnak’ın İdil’i. Kürtçesi Hezex , Süryanice Beṯ Zabday ;

 

Onunla ilk karşılaştığımızda, 90ların sonlarında, sınırın kıyısında kalakalmış, çok acısı olan, sırrını kolayca vermeyen bir yerleşimdi. Yaklaştıkça içine kapanıyor, acısını anlatamadığı için hırçınlaşıyor, bazen bana yaralı kabuğunu her gün tekrar kanatarak acısını hatırında tutan bir canlı hafızayı anlatmaya çalışıyor gibi geliyordu: Tarihindeki binlerce yılın izlerini kederli bir sunumla taşıyan muhteşem bir kilise, Timur Çeşmesi denilen pınarı ve alt geçitler, harap edilmiş onlarca kilise, manastır yapısı olmasına rağmen, buruk ve bungundu: Düğünlerinde artık davul çalınmıyor, şal û şepikler sandıkları bekliyor, kadınların xeftan-kiraslarından bile keder akıyordu. Gençler puşilerini yüzlerine sıkıca kapatıp konuşmadan kalkıyordu, eprilerin kenarlarından temeziler kaybolmuştu. “Yas’tır hocam!” demişlerdi. O yasın kaç katmeri olduğunu anlayabilmek için beraberce onlarca mevsim geçirdim. Derinden, ilk bakışta fazla dillenmeyen bir kederle yüklenmiş, bir zaman-mekan kaybının yasını tutuyorlardı: Koçerliğin ve kaybedilen eski-onurun yasını.

 

İlk görüşte kuru, sapsarı dağlık araziler gibi görünen toprağın nasıl bir renk zenginliği taşıdığını sonra idrak edebildim. Aynı idraki, birbirine boğazlatılmış insanların binlerce yıllık acısını sezebildiğimde yaşadım : Süryanilerin katlinden, Ezidilerin lincine utancın ağır yükünü sırtlayan ağır-kara bir çöküntü insanın içine sızıyordu. Önce yaylalardan, dağlardan oradan da geçim alanlarından kopartılarak adına ev denilen betonlara sıkıştırılmış, mutluymuş gibi yapmaları için herşeyin tamam olduğunu anlatan devlet törenlerinde boğulup kalmış bir eski –onur... Belli belirsiz...

O derdinden sevdim ben İdil’i, güzel değildi, olamazdı da zaten o kadar dertle. Derdini de sevdim. Eski-Onuru’unu da. Sonraları bu eski-onur’u, koçerlik onurunu betonlara tıkıştırılıp devlet nutuklarını dinlemeye isyan ederek, kaçakçılığa zorlanıp sürekli kriminalize edilmeye direnerek hatırlattıklarında da, daha çok sevdim. 

 

İdil-Hezex-Bet Zabday Süryanilerin mekanıydı. Ta ki 1990larda devlet kendinden yana bir koçer aşireti kasabaya yerleştirene kadar 450 aileden sadece dört tanesi yerleşik kasabalı Kürt’tü. Zamanın TOKİ’si, Kiçanlara 10 yıl geri ödemesiz ve en düşük faizle, bedava gibi yani, bir mahalle yaptı: Meşhur Turgut Özal Mahallesi. 1994’de kasabanın görmüş geçirmiş eşraf ailelerinden ve son 30 yılın seçimini kazanarak belediye başkanı olmuş olan Şükrü Tutuş (mekanı cennet olsun) bir gece Hizbullah tarafından katledilince; belediye başkanlığı da koçerlikten kasabaya yerleşen Kiçanların eline geçti. Ezidi köyü Mağara (Kiwax), dönemin şeyhi tarafından kışkırtılarak, linçle boşaltıldı. Oraya da başka bir korucu aşireti el koydu. Onlarca yıl DB.nın doğrudan gelir desteğini de, tapuları olmamasına rağmen bir güzel alıp, köye yerleştiler. Gerçi Melek Tavus korkusundan bir tek eve dahi dokunamadılar. Oysa boşaltılmış Süryani köylerinde mezarlıklar dahil her yer hallaç pamuğu gibi atılıyor, evler tek tek kazılıp “gavur”ların altınları aranıyordu. Devlet destekli Koçerler kasabada esnaflaşmaya başladılar, aşiret oldu mu sana ağalık, ağaya yakın olan yaşıyordu Eski aşiret ağaları şimdinin küresel ağaları olmuştu. Belediye başkanı ve diğer ağalar tabii ki ANAP’lıydı: Karşıdan kaçak mazot çekmenin rüşvetiyle kamyon filoları alınıyor, ilçedeki likidite devletten yana olan Kürtlerin kadınlarının boynuna koluna, onları eve kapatan bir nişane olarak asılıyor, gelinler-kızlar kollarını bükemedikleri kadar altın yüklü bilezikleriyle devletin misafirlerine geceler günler boyu avlulardaki hapishanelerinde sinek yığılı süt bulaşıkları, erkek emirleri ve şişe dizilecek çiğ etler içinde bunalarak yemek hazırlıyorlardı. Kürtlük bir oryantalizme, Koçerlik sillikli peynir romantizmine, asker şehitliğe, kadınlık mapusluğa indirilmiş; devlet kaçakçı sevgisine düşmüştü. 

 

Bir yanda akıl almaz bir yoksulluk, kırlardan sürülerek sadece küresel ağaların ve jandarmanın insafına kalmış bir vatandaşlık zorlaması, ilçeyi bir yandan dolan bir yandan politik mültecilikle boşaltan iki kapılı bir han haline getirmişti. Koçerliğin eski onuru, dağların kilidini ellerinde tutanların haysiyeti, tozlu bakkal bisküvilerinin, pahalı kutu meyve sularının çaresizliğine, sınır ötesinden kaçak getirilecek ordu deposu kaçak etin satışına veya ağaların kamyonunda karşıdan şoför olarak mazot çekmeye indirilmişti. Koçerler, hala kalabilenler-devlet yanlısı olmayanlar, kasabalılar tarafından sillikli peynir yeyip, yasa dışı renkteki puşiyi takan görgüsüzler, devlet karşıtları olarak aşağılanıyor; jandarma tarafından o meradan bu meraya sürülerek çökertiliyor, sonunda yataklarını sırtlayıp vatanı terketmek zorunda bırakılıyordu. O zaman düşünürdüm: O kaybedilenin acısı, bu vatanı bırakıp gitmenin acısı mıydı? Koçerler için vatan neresiydi ki? Hiç yerleşmediği ve kendisini hiç benimsememiş bu mekanın sürgünü olmakla, her yerin sürgünü olmak acısı mıydı?

 

Bir gece hastane odasında son nefesini teslim eden Amu Fıtrıs, eski yerleşik Süryani günlerinin hasretinden gitmişti. En küçük oğlunun Hizbullah tarafından bahçedeki kuyuda boğulmasından sonra evi derde gömülen dişçi İsa emmi, ilçenin zanaatinin doruğundaki eski günleri ah!sız anmıyordu. Bir yolunu bulup Almanya’ya kadar izlerini sürdüğüm Ezidiler her sabah köylerinde uyandıklarını, toprağın kokusunu dillendirip ağıtlıyorlardı. (Sonradan kendi gidemedikleri köylerini, Şengal’den kaçan Ezidilere açanlar da, Kiwax köylüleriydi . Yersizlik yurtsuzluk acısını paylaştılar. ‘Yer’leri vardı onların. Süryaniler, Ezidiler toprağın “yer”lisiydiler. Sürgün yerlisi, ama wetanları vardı. Koçer, neyin ağıdındaydı?  Değil bir vatanları bir mülkleri dahi yokken, devlet onlara “en-geniş-imkanları” vermişken, neyin kaybını hatırlıyordu? 

 

Yeni bir onur da yoktu: Dağlar kinle karalanmış, üstleri beyaz boyalarla yazılanmış (At, Vur, Öğün!), gizil saklı ağıtlar susturulmuş, kadınlar evlatlarının sabah yataklarının boşluğunu görme korkusuyla sinmişti. Yeni kural karakola gidip “kayıp” ilanı vermekti. “Reşittir, bilmiyorum, tanımıyorum” denilecekti. Eski –Onur, yani çocuğunun adına sahip çıkmak ise akıl almaz bir şiddetle cezalandırılıyordu. Koçerler, Kürdüz demeyi, derken de “t” yi atıp, “d”ile söylemeyi, o zamandan biliyorlardı. Fark sadece “d” de değildi; o Kürtlüğün, devletin istediği bu Kürtlükten nasıl bir farklılık gösterdiğini tee o zamandan öğrendiler. Bildikleri benim öğrendiğimin zekatı olan dağ kilitçileri, ah!larını anlatmak için, arada bir, bütün kasaba halkının ortak dilinden yemin ediyorlardı: “Bi Xwedâne Şev û Roje “. Daha duyduğumda anladım: Ayın ve Güneşin üzerine bu yemin, kadim bir bilginin, yaylaların, meraların, dağların eski dili idi. Gökyüzünün “mavisi”ne asîmana şîn, aya ve güneşe edilen bu yeminleri beyler sevmiyordu. 

 

Beyler neden köleleri sevmezler”: Çünkü kendileri dışında bir dili sakladıklarını ve kendileri orada değilken konuştuklarını bilirler. 2004’de henüz 13 yaşındaki bir çocuk, Türkiye içinde şehrinin yerini Irak’tan İdil’e oradan İstanbul’a oradan da Almanya’ya uzanan bir boru içinde bir nokta olarak çizerken belli belirsiz “yer”sizlik bilincini taşıdığını da gösteriyordu. Köleler, efendilerin anlamadığı bir dili konuşmayı sürdürdüler: Kısık sesle, çokça ölerek ve giderek daha genç yaşlara inmiş olanların sesiyle. Yer, welat o zamanlarda bir dil’di. Koma Azad ikinci kanaldan Êdî Bese Lê Dayê diyordu: “Sebra min li vir nayê dilê min ji bo çiyê nexweşe”. Dil, dîl (gönül) koçerin eski onurunu yeniden yakalaması için, vatan olmak için önemli bir fırsat oldu. Yer, bir mülk değil artık bir uzam idi, mekan idi. Yer”leşmediler, mülksüzdüler ama mülke özenmediler, yerlileşmenin yolunu uzamı geçmişin kilitlerinden yeninin sesine aktarmakta buldular. İlk böyle başladı: Welat, seslerle, dille dîl’e taşındı. 

 

200lerin ortasına gelindiğinde çocuklara konulan gizli ikinci isimler artık “İskan” , “Koçer”, “Bekes” “Berivan” değil; “Amed”, “Aştî”, “Avaşîn” “Bager”, “Birûsk”, “Dijle” “Hebûn” idi. Gizli isimler ancak güvenilir olanlara söyleniyordu ve ağalarının karılarını boyunlarında altınla sergiledikleri zenginlikleri karşılığında betona, inkara ve yersizliğe hapsedilmiş Koçerin hafızası Turgut Özal Mahallesinin duvarları içinden çok öfkeli yeni sesler yükseltti. 

 

 “Neden savaşlar çıkar? “ diye soruyor Vico, ömrü boyunca onlarca versiyonun yazdığı tek kitapta, Yeni Bilim’de: “Çünkü” diyor, “savaşlar genelde konuşma dili farklı olan ve bundan dolayı da aralarındaki ilişki sessiz olan uluslar arasında sürer” (s:209. Fırsat bulup okuyun. Doğu-Batı Yay. Bastı, 2007’de. 1700 lerde yazılmış olan bu kitap Marx’tan Joyce’a, minimal müzikten Yeats’a kadar çok büyük etkiye sahiptir). Vico, “yer”leştirilmenin ve toprağın mülkleştirilmesinin kaba kuvvet ve iktidar tarihini politik ekonomi açısından anlatır. Mülkleştirmeye ve mülksüzlüğün utancına boyun eğmeye halklar nasıl zorlanır ve bir kez mülklü olmanın ideolojisini kabul ettiğinizde, nasıl aşağılanarak köleleşirsiniz, onu anlatır. (Sabır zorlayan bir kitaptır. Ama iyidir.)

 

Koçerin “yer”leştirilmesinin- ehlileştirilmesinin politikası önce zor’dan sonra kaçakçılık rüşvetinden, en sonunda da din’den geçti o yıllarda. İçine savruldukları bu kentin, kentli bütün değerleri yokedilmiş, üstlerinde iyice tepinilmiş ve kendi değerlerini de buraya taşıyamamışken, ilçe yeniden dönüştü: Süryani zenginlerin oğulları bu kez cemaatler için açılan yurtlara babalarının arazisini yok bahasına kiralıyor, çantalarında tapularla gelip aynı çantalarda devlete ve dincilere sattıkları arazilerin parasıyla Avrupa’ya (!)  dönüyor, Süryani yoksulları ise çareyi yeni Kürt partisine katılmakta buluyordu. KCK ile içeriye alınan belediye başkanının yerine atanmış vekil ve “biz”den olan belediye başkanının ilk icraatı ise, küçücük kasabadaki tek park yerini 9 katlı imara açmak olmuştu. Mülk belasını sadece sezebiliyor olsalar da,  insanlar ihanetin kokusunun her türünü tanımakta mahir kesilmişlerdi. Ama yüreği serin ve sakin kalanlar bunu dillendirebildiler. 

 

Devlet bunun da bir çaresini bulup “iş yeri-fabrika” açtı İdil’e. Çin’den sökülüp daha ucuz işgücüne doğru koşan tekstil imalathaneleri, 800 kadar genç kadına işverdiler, asgari ücretin üçte birine. Kaynanalar çok sevindi bu işe: Gelinin sesi evden gitmiş oluyor, ev kendilerine, maaş oğullarına kalıyor, torunlar üzerinde otoriteleri devam ediyordu. Hem sigortası olmasa bile, iş işti ve zaten gelin evde de oturmaktansa gitsin çalışsındı. Genç kadınlar yeni bir sömürüyle daha tanıştı ve çaresizliğin çaresini kimisi ilçeye yerleştirilen cemaat kurslarında kimisi de sınırın ötesinde yeni bir sese, Rojava’ya doğru dönmekte buldular. Mülksüzdüler ama işçileşmeye ve cinslileştirilmeye de direndiler. 

 

Böylece oldu: “Yer”in, mülkün ve devletin nasıl birbirine eklendiğini zaten koçerlik zamanlarından bilen ama şimdi hangi zor’larda yapıldığını gören gençler, direndiler. Mahalle başka bir hale geldi: Koçerin yoksulluğunun meşru ve görünmez kılınması için yapılmış, Yiğit Gülöksüz beyin medeniyet hayalinin somut örneği olan o beton yığını, şimdi içten içe başka bir mekan başka bir uzamın  başka bir dünyanın hayalini örüyordu. Ütopya, zaten gerçekleşmeyecek olana doğru düşe kalka gitmekti: Süryanisi, Ezidisi, Kürdü ve kadınıyla, eski-onur’u eteklerinden yakalamış, savrularak, şarkılarla... 

 

Direndiler: Kapılarına kadar defalarca gelip “yapmayın” diyen müftüsünden muhtarına, başkanından partilisine, rîspîsinden şıhına ellerinin tersiyle iterek, geçmişin acısını yaratan ya da boyun eğen o değilse bile sessiz kalan bu insanların sözüne ve ağırlığına direndiler. O yerin bir mülk olmadan da kendi memleketleri olacağına, umudun karşıda değil burada yeşereceğine inandılar; boru gibi bir yer içinden geçilen sürgün hayatını reddedip orda kalmaya direnerek, kendilerine mülk şansından başka bir şans vermeyen ticaret vatandaşlığını ellerinin tersinden itip bir uzamı- bir mekanı, koçerin eski onurunun sürekliliğini, kendilerine memleket kıldılar. 

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…