Ekonomistler: Türkiye faturası ağır bir krize saplandı ve sıyrılamayacak



Artı Gerçek

Türkiye’nin önde gelen iktisatçıları Prof. Dr. Korkut Boratav, Prof. Dr. Aziz Konukman, Prof. Dr. Erinç Yeldan ve Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu ekonominin gidişatını Artı Gerçek’e değerlendirdi.


Türkiye ile ABD arasında Ağustos 2018’de rahip Brunson gerilimi sonrası yaşanan kur krizi, ekonomik büyümenin durması, TÜİK rakamlarıyla da son çeyrekte yaşanan daralma sonrasında, gözler, ekonominin gidişatına çevrildi. Hükümet yerli üretim, tanzim satış gibi uygulamalarla ekonomideki çöküşü bir ‘dış düşmana’ rezerve ederken, daha henüz genel seçimlerin üzerinden 1 yıl dahi geçmeden paldır küldür bir seçime daha sürüklenen toplumda, yaşanan buhranın geçici mi, yoksa daha büyük bir krizin ayak sesi mi olduğu merakı, dikkatleri bu alandaki etkili isimlerin açıklamalarına yönlendirdi.


Türkiye’nin ekonomi idaresi, enflasyon ve ekonomideki durumun geçici olduğunu iddia ederken, ekonomistler durumun “yapışkan” olduğunu belirtiyor.


Türkiye’de iktisat biliminin duayenleri; Bilkent Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Erinç Yeldan, “Hocaların hocası” iktisat profesörü Korkut Boratav, Altınbaş Üniversitesi'nden iktisatçı ve Birgün gazetesi yazarı Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu ve Prof. Dr. Aziz Konukman ekonomide yaşanan gelişmeleri, seçimler sonrası Türkiye’yi nelerin beklediğini analiz ve örneklerle Artı Gerçek’e anlattı.


EKONOMİSTLER ANLATIYOR: TÜRKİYE STAGFLASYONDA MI?


-Son günlerin en merak edilen sorusuyla başlayalım; Türkiye stagflasyonda mı?


Prof. Dr. Korkut Boratav: “Stagflasyon, durgunluk (“stagnation”) ile enflasyonun birlikteliğidir. Türkiye “durgunluk” değil, “küçülme” içinde olduğu için Mahfi Eğilmez bu durumu özetleyecek farklı bir ifade kullandı: Slumpflation. “Slump”, “çökme” anlamı da taşıyan bir kriz halidir. Ama, Mahfi Eğilmez’in terimi kendi icadıdır. İktisat yazınında kullanılmaz; ama Türkiye’nin bugünkü durumunu özetliyor: Yüzde 19,7’lik enflasyon ve yüzde 3 küçülen bir ekonominin birlikteliğini yaşıyoruz.

Korkut Boratav


'DURGUNLUK VE İŞSİZLİĞİN AYNI ANDA OLDUĞU BİR SÜREÇ'


Prof. Dr. Aziz Konukman: “Bir kısmı Slampflasyon diyor bir kısmı da resesyonu kullanıyor. En doğrusu stagflasyon. Durgunluk ve işsizliğin aynı anda olduğu bir süreç. Bunu nereden çıkarıyoruz? Bunu Yeni Ekonomik Program’dan da çıkarabiliriz. Hem de son açıklanan milli gelir rakamlarından. YEP, zımnen krizi içeriyor. Niye? Hatırlayalım. Türkiye 2017’de yıllık olarak % 7 büyüdü. 2018’in birinci çeyreğinde yine % 7 büyüdü. İkinci çeyrekte %5’e çektiler. Sonra YEP’de 2018’in gerçekleşme tahminini 3.8 olacak dediler. Oysa 3. çeyrekte 1.6’lık bir artış oldu. Düşme trendi devam etti. Son çeyrekte % 3 küçüldü. Bütünde 2.6 küçüldü. Ha 3.8 ha 2.6 diyebilirsiniz. Arada çok ciddi bir fark var. Zaten siz 3.8 büyüme oranı deseydiniz bile 2018 için o aslında krizi zımnen kabul etmek demektir. Niye 7 bandından 3.8 bandına iniyorsunuz. Burada bir de 2.6 bandına inme var yani düşüş daha sert. 2019 için de 2.3 büyüme ön görüyor, inatla tutturacağız diye. Ama 2018 tutturulamamış, 2019 nasıl tutturulacak? En iyimser tahminler yapan OECD,  felaket tellallığı yapmayan bir kuruluş, o bile 0.4 olan rakamını değiştirdi, 1.8 küçülecek dedi Türkiye ekonomisi 2019 için. Bunu neyi gösteriyor? Ekonomi büyüyecekken küçülüyorsa, bu, ekmeğimizin küçüldüğü anlamına geliyor, işsizlik, durgunluk anlamına geliyor. Aynı zamanda da enflasyon anlamına geliyor.”

Aziz Konukman


Prof. Dr. Yeldan: “Bu tür olumsuz olaylar ilk kez olursa trajedya olur ama ikinci kere tekrarlanırsa buna artık trajedya denmez. Geçmiş kriz deneyimlerinden farklı bir kriz içindeyiz. Dolayısıyla ille de buna tanım, teknik olarak “stagflasyon”, “durgunluk”, “depresyon” diye tanımlamak enerjiyi boşa harcamak olur. Fakat reel sosyo-politik açıdan şu an Türkiye ekonomisinin yaşadığı kriz, Türkiye’nin iktisadi ve siyasi kurumlarının çökertilmesinden kaynaklanan, neredeyse 20 yıldır AKP’nin istediği neo-liberal, Türkiye’yi ucuz bir ithalat cennetine çevirmeyi amaçlayan politikaların, sanayisizleşme olarak yansıdığı “reel ekonomik kriz”. İlle de ismi konacaksa “reel ekonomik kriz” demeyi yeğliyorum.”

Erinç Yeldan


-Yüksek enflasyon/resesyon sarmalına girmiş bir Türkiye ekonomisi gelecek açısından ne gösteriyor?


Prof. Dr. Erinç Yeldan: “Türkiye ekonomi idaresi iktisat biliminin gereklerine göre Türkiye’ye müdahale edemiyor. Bugün yaşadığımız dar anlamda iktisadi kriz süreci, siyasi, sosyal, tüm diğer gerginlikleri, toplumsal şiddeti bir tarafa bırakıyorum-her şeyden önce, Türkiye’nin demokratik sistemden ve onun yarattığı kurumlardan uzaklaşmamız, reddetmemiz ve parçalamamızın ekonomiye yansıması olarak değerlendiriyorum. Bu genel bağlamdan sonra özel anlamda bu krizin tezahür ediliş biçimi, alışık olduğumuz krizlerden farklı olarak finansal bir kriz şeklinde gözükmedi. Bunun aslında böyle olmayacağını, 2009’dan beri yaşanan küresel ekonomideki durgunluk sürecinden de biliyoruz. Şöyle ki; bundan evvelki içine sürüklendiğimiz 2001, 1994, Asya krizi, 97’nin yansımaları gibi krizlerde, çoğunlukla bankacılık kesimi ve finansal faaliyetlerin birdenbire dengeden çıkması, döviz kurunda, varlık fiyatlarında, borsada, faizde, finansal fiyatlarda ani bir çöküş ve bunun yarattığı reel ekonomiye olan sirayeti görüyoruz. Şimdi bu sürecin tersini görüyoruz. Doğrudan doğruya reel ekonominin şirketlerin, hane halkının, dış dünya ile ithalat-ihracat bağlantısı içerisinde olan kurumlarımızın, genel olarak bir durgunluk, sabit sermaye yatırımlarında gerileme, stoklarının birikimi, eksik talep, yüksek maliyetlerden kaynaklanan, ileriye dönük olan üretim planının ertelenmesi ve bütün bunların sonucu olarak da çok doğal olarak işsizliğin yükselmesi olarak doğrudan doğruya bir reel sektör krizi olarak görüyoruz.”


KRİZİN NEDENİ NE?: 'SİSTEM DEĞİŞİKLİĞİ VE KURUMLARIN DÖNÜŞÜMÜ'


“Bu algı eskiden olduğu gibi “develüasyon”, birden bire faizlerin alıp başını gitmesi, borsanın çökmesi gibi spekteküler anlamdan finansal çöküşler olmadığı için insanların zihninde de “durgunluk”, “gelir geçer”, “çok ciddi olmayan bir ekonomik kriz içindeyiz” algısı yaratıyor. Halbuki Türkiye, kabaca 2017’inin ortalarından bu yana sürekli olarak duraklayan, duraklaması dışında doğrudan doğruya çöküşe, eksiye dönmüş bütün göstergeleriyle; tüketim, yatırım harcamaları, büyüme, fert başına gelir; ki fert başına gelir gerek dolar gerek Türk Lirası bakımından çok ciddi bir krizin içine sürüklendi. Bu krizin bu denli şiddetlenerek devam ediyor olmasının ana nedeni de; ilk başta belirttiğim gibi, ekonomiye istikrar amacıyla müdahale araçlarının ısrarla reddedilmesi ve siyasi telkinlerle, siyasi, hamaset yapan sloganlarla ekonomiye yön verilmeye çalışılması. Bu da en başta Merkez Bankası olmak üzere BDDK, Rekabet Kurulu, İstanbul Borsası’nı düzenleyen kurum ve kurullar, genelde Türkiye’nin ekonomisine yön veren eski Kalkınma Bakanlığı, Sanayi Bakanlığı, Tarım Bakanlığı, Çevre Bakanlığı gibi aslında koordineli bir şekilde çalışması gereken bakanlıkların ve kamu bürokrasisinin bu koordinasyonu kopartılarak, kendi başına buyruk hale getirilmesi sonucu ortaya çıkan dağınıklığın neden olduğu bir derinleşmeyle karşı karşıyayız. Dolayısıyla sadece iktisadi değişkenlerle yorumlayamıyoruz. Türkiye’nin bürokrasinin parçalanması, idari yapısının alt üst olması ve kamu bürokrasisi aldığı kararlarda risk alamıyor, inovasyonlara girişemiyor. Türkiye demokratik kurumlarını tahrip ettikçe, giderek işlevsizleştirilmiş, ürkek, korkak, herhangi bir karar almaktan çekinen, üst amirine kendisine beğendirmekten başka hiçbir kaygısı olmayan bir sürüklenmeye doğru geçmiş durumdayız. Böyle bir yapı altında kurumlar kendi görev ve sorumluluklarını yerine getiremediği için ekonomi başı boş biçimde savruluyor.”


TANZİM SATIŞ: HAYALİ DÜŞMAN OPERASYONU, CİDDİYE ALMIYORUZ


-Hükümetin başlatmış olduğu bir tanzim satış uygulaması var. Bu fiyatlarda kısmı bir düşüş sağladı fakat geçici olduğu ve fiyatlarında seçim sonrası artacağı endişeleri sık sık esnaf ve halk tarafından dillendiriliyor. Sizce tanzim satışın ekonomiye çıktısı nasıl olacak?


Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu: “Yurttaşlara sınırlı da olsa bazı ürünlerin nispi olarak ucuz fiyata sunulması olumlu bir gelişme olarak düşünülebilir ama diğer tarafıyla; tarımda üretim yapılan alanın daraldığı, son istatistiklere göre tarım fiyatlarının sıçradığı görülüyor. Bu anlamda da kalıcı bir çözüm olmadığı, bir saman alevi gibi sönecek bir uygulama olduğunu zaman gösterecek. Önemli olan yurttaşların bunu hayatlarında kalıcı bir değişiklik düzenleme olarak kabul etmeyip, seçmen olarak tercihlerini bunun etkilememesi.”
Hayri Kozanoğlu


Prof. Dr. Korkut Boratav: “İktidarın uyguladığı biçimiyle geçici, “palyatif” bir önlemdir. Derde deva olamaz. Türkiye çapında örgütlenmiş tarım satış kooperatifleri ile çiftçiye dönük girdi, kredi ve taban fiyat teşvikleri birleşirse, üretici ve tüketici fiyatları arasındaki marj daralır; tarımsal üretim de yeniden canlanmaya başlar. Bu hayalî bir çerçeve değildir. 1960’ı izleyen 20 yıl boyunca uygulandı ve çiftçinin eline geçen fiyatlar ile çiftçinin ödediği fiyatlar arasındaki makas (“tarımın ticaret hadleri”) çiftçi lehine seyretti.


Prof. Dr. Yeldan: “Tanzim satışların iktisaden ciddiye alınabilir bir girişim olmadığını baştan söyleyelim. Bu, AKP ekonomi idaresinin, en başından beri bir hayali düşman yaratarak sorumluluğu üzerinden atma çabasının bir devamı niteliğinde. Bu hayali düşmanlarla da mücadele ediyormuş gibi, tanzim satışlarla sanki halkı koruyormuş gibi, “bu terörist saldırılardan” kendi üzerine düşerek bir mağdur yaratma stratejisinin, algı operasyonunun bir parçası. Sosyal medyada, Twitter araştırmalarında, bunun, iktisadi boyutlarını arayan arkadaşlara hayret ediyorum. İktisadi olarak ciddiye alınacak bir mesele değil bu, bu tamamıyla bir reklam ve operasyonel bir algı meselesi. Onları da suçluyorum. Bu olguyu sanki iktisadi bir süreç gibi değerlendirerek buna meşruiyet de kazandırıyorlar. Bu da krizin üzerindeki bu sis perdesini daha da yoğunlaştırıyor. Bunu da eleştiri olarak kabul etsinler.”


‘80 MİLYONLUK PAZAR, MAHALLE ARASINDA KURULAN KAMYONLA YÜRÜTÜLMEZ’


“Tanzim satışlar çok büyük olasılıkla seçimlere kadar devam ettirilecek, ondan sonra da kurumsal olarak sürdürülmesi mümkün olmayan bir durum. 80 milyonluk bir iç pazarda, dağıtım ağı, stoklama şebekesinin böyle mahalle arasında kurulan çadırlarla, kamyonlarla yürütülemeyeceği çok çok açık.”


‘TÜRKİYE’DEKİ YAPIŞKAN ENFLASYON’


“Şu bakidir; enflasyonun her zaman olduğu gibi yayılma biçimi, öncelikle talep ya da maliyet yönünden giderek beklentileri olumsuza çeviriyor ve beklentilerin kemikleştiği yapışkan nitelikli hale dönüşüyor. Bu yapışkan türdeki enflasyonun, beklentilerin halkın nezdinde kırılabileceği, tanzim satışlarla bertaraf edilebileceği konusunda olumlu olarak algılayabilen vatandaşlar olabilir. Ama bu kurumsal yapı bu şekilde sürdürülemez.”


Prof. Dr. Aziz Konukman: “Tanzim satış, CHP’nin eski programına öykünme ama onu da yanlış öykünme. Seçim sonrasına kalmayabilir. Bunların hepsi; vergi, borç ertelemeleri, KDV, ÖTV indirimleri, her şey 31 Mart’a kadar. Yerel yönetimlerin borçları için İller Bankası kaynaktan kesiyordu. “Senin borcun var, sana vereceğim kaynaktan bunu kesiyorum” diyordu. Onu bile 31 Mart’a kadar kesintisiz olacak dediler. O bile bütçe dengelerinden bağımsız, seçime endeksli. Tam bir “saldım çayıra mevlam kayıra” ekonomisi.”


S-400 GERİLİMİ YENİ BİR KUR KRİZİNİ DOĞURUR MU?


-Biliyorsunuz ABD ile S400 gerilimi var. Karşılıklı açıklamalar yapılıyor ve hükümet cephesinde de yine bir restleşme dili söz konusu. Bu gerilim 31 Mart sonrası yeni bir kur krizini doğurur mu?

Korkut Boratav: “Finansal piyasalar, Türkiye-ABD arasındaki gerginliği de bir risk faktörü olarak görmeye başladı. İktidarın bu durumun farkına vardığını varsayarsak seçim sonrasında ilişkileri yumuşatma çabası gösterebilir. Ancak, S400’ler anlaşması, galiba, geriye dönülemeyecek bir noktaya ulaştı.”


İLGİLİ HABER | THE ECONOMİST: TÜRKİYE VE ABD ARASINDA S-400 KRİZİ BÜYÜYECEK

‘MİRASYEDİ VURDUMDUYMAZLIĞI’

Kozanoğlu: “Bunun kura yansımasından öte, Türkiye, güvenlik politikaları açısından, yeni füze sistemlerine ihtiyaç duyan bir ülke olduğunu düşünmüyorum. “Hem patriot alırız hem S-400 alırız” demek, ciddi bir ekonomik kriz içerisinde olan bir ülkede bir mirasyedi vurdumduymazlığıyla çok ciddi konulara yaklaşmak anlamına geliyor. Türkiye’nin yapması gereken “Ne S-400 alırız ne patriot alırız”, savunma sanayimizi geliştirdik deniyor, madem bu kadar iddialıyız buna da bir yöntem bulunmalı. Zaten Türkiye’nin füze savarlarla önü kesilecek önemli bir tehlike altında olmadığı kanaatindeyim. O bakımdan tamamen yanlış politikalarının, yanlış ittifak anlayışının bir sonucudur.

Yurttaşlar şunu sorgulamalı; hem Amerika’nın hem Rusya’nın füze sistemlerine ihtiyaç varsa, ülkeyi kim bu duruma getirdi, ülkeye bu kadar sorumsuzca “onu da alırız bunu da "alırız” diyecek kadar ciddi döviz olanaklarına sahip midir diye herkesin sorgulaması gerekiyor.”


‘IMF İLE ANLAŞIP BUNU SAYGINLAŞTIRACAK BİR YOL BULABİLİRLER’


-“IMF'ye olan borcu sıfırladık ve bir daha IMF kapısına gitmeyeceğiz deniyor ama 31 Mart'tan sonra IMF'nin kapısını çalacağı söylentileri var. Sizce IMF'ye başvuru yapılır mı?


Prof. Dr. Konukman: “IMF’ye gidilebilir. Kemerlere sıkmaya hazırlanın. Ki zaten sıkıyoruz.”


Prof. Dr. Boratav: “AKP iktidarının, 2003’te IMF programını olduğu gibi kabul edip uyguladığını; dahası, 2005’te IMF ile 10 milyar dolarlık ve üç yıllık yeni bir stand-by anlaşması imzaladığını hatırlatalım. Seçim ortamı geçtikten sonra, özellikle finansal sistemi sarsan yeni bir döviz krizi, dış borçların döndürülme güçlükleriyle birleşirse, iktidar IMF ile anlaşmakta sakınca görmez. Bu adımını  “saygınlaştıracak” bir söylem tutturması güç olmaz.


‘TÜRKİYE FATURASI AĞIR BİR KRİZE SAPLANDI VE KOLAY SIYRILAMAYACAK


Kozanoğlu: “Bütün dünyada IMF artık eskisi kadar etkili bir kurum olmaktan çıktı. Özellikle de dünya ekonomisinin hızlı ve daha istikrarlı büyüdüğü dönemde belli başlı hiçbir ülkenin IMF’ye borcu kalmadı. 2018’de Türkiye’den önce krizi yaşayan Arjantin IMF anlaşması yaptı. O yüzden bu Türkiye’nin kendisine özgür bir başarısı, IMF’den kopuşu gibi bir özgün hikayesi yok. Bu Brezilya, Meksika, Güney Afrika için, tüm ülkeler için geçerli. IMF’ye gidilmesini onaylamıyorum. Özellikle, bütün krizin faturasını emekçi kesimlere çıkartan, sermaye lehine politikalar öneren bir kuruluş. IMF’ye seçim sonrası koştura koştura gidileceği kanaatinde değilim. Ama önemlisi olan IMF’ye gitse de gitmese de Türkiye orta uzun döneme yayılacak, çok büyük faturası olacak bir krize saplanmış durumda ve kolaylıkla da bu süreçten sıyrılamayacak, bunu da zaman gösterecek.”


‘IMF BİZE HAYRAN OLDU DEYİP ANLAŞABİLİRLER’


Prof. Dr. Yeldan: “Olabilir. Bir defa her şeyden önce biz IMF programını adını koymadan uygulamaya çalışan bir ekonomiyiz. Enflasyon hedeflemesi, sermaye hareketleri serbestliği, döviz kuru piyasalarının denetlenmemesi, mali disiplin gibi konularda Türkiye sıkı sıkıya sarılmış durumda. Ama bunun gereklerini yapıyor mu? Hayır. Ne mali bir disiplin var ne enflasyon hedeflemesi fiyat istikrarı amacıyla kullanılan parasal politik araçlarının ciddi bir geçerliliği var ne de Merkez Bankası’nın geçerliliği var. Şimdi bütün bunları sağlamak amacıyla IMF ile bir anlaşma yapılabilir ama bu anlaşma ancak “Biz IMF ile anlaştık” şeklinde değil de, “Biz o kadar başarılı, o kadar güçlü, dünya çapında yerli ve milli bir ekonomik program yaptık ki IMF buna hayran oldu ve destek veriyor şeklinde lanse edilebilir. Maskelenebilir. Çünkü biz “IMF ile anlaşma yaptık” sözcüğünün ne iktidar ne muhalefet tarafından kullanılamayacağını bunun bir intihar olacağını düşünüyorum.”


‘TÜRKİYE’YE KAYIT DIŞI KANALLARDAN KATAR VE ARAP BAHARI’NIN PARALARI GİRİYOR’


“Ama şu gerçek var; dünyada küresel finans piyasalarında kredi o kadar ucuz ki IMF’den borç almanın artık gereği yok. Çok uzun zamandır böyle. Bu nedenle IMF ile borç alacak sürecine girilmedi. Şirketler doğrudan doğruya küresel piyasalarda ucuza borçlanıyor. Bunların da ötesinde Türkiye zaten kayıt dışı kanallardan giren, ille de bunların polis vakası olması gerekmiyor, işte Katar’dan, İslam Bankacılığı denen kurumlardan, Arap Baharı’nda ortaya saçılmış serbestlerden, Endonezya’dan, Mısır’dan ortaya saçılmış petro-dolarların Türkiye’ye yönlendirilmesi de söz konusu. Dolayısıyla şu veya bu şekilde Türkiye’ye kazandırılabiliyor. Bunun karşılığında Varlık Fonu’na devrettiğimiz, stratejik kurumlarımız; işte Ziraat Bankası, THY gibi kurumların pazarlanması, bazı imar rantları karşılığında elde edilmiş paralar olabilir.”


‘PİYASALAR PUSUDA TÜRKİYE’Yİ BEKLİYOR’


“Bu da piyasalarda zaten Türk varlıkları o kadar ucuzladı ki, uluslararası finansal yatırımcılar pusuda bekliyorlar. Türkiye içerisinde “olumlu” bir sinyal, dönüş olsun da Türkiye içine sıcak para akımlarıyla spekülatif yatırımları gerçekleştirebilsinler diye. Ama ben bunu bir sinyalizasyon etkisi olarak görüyorum.”


‘TÜİK’E GÜVENMELİYİZ’


-TÜİK verilerinde manipülasyon iddiaları zaman zaman gündeme geliyor. Verilerle oynanmış olma ihtimali mümkün mü?


Prof. Dr. Aziz Konukman: “Ona rağmen durumu düzeltemiyorlar. Türkiye ekonomisinin küçüldüğü yok sayabiliyorlar mı? Bu makyajladıkları rakamsa, gerçek rakam öff…Bu küçülme gerçeğini değiştirmiyor, sadece boyutunu etkiler.”


Prof. Dr. Erinç Yeldan: “Ben her zaman bütün resmi kurumların, TÜİK’in verilerini kullanmamız, güvenmemiz gerektiği inancındayım. Farklı farklı kurumların döviz kurlarıyla; Merkez Bankası’nın, IMF’nin, OECD’nin, bağımsız çalışmaların, TÜİK’in döviz kurlarıyla Türk Lirası’ndan dövize çevrilebilir bir milli gelir hesabı yapılmasında bir sakınca yok. Ama ben bunun arkasında gerçekten bir art niyet olduğu kanısında değilim. TÜİK’e bu açıdan güvenmemiz gerektiğini düşünüyorum. Sayıların, rakamların manipüle edilmesi bu kadar kaba bir şekilde yapılmıyor. Ama TÜİK’e şu eleştiriyi sürekli olarak getiriyoruz; eksik olan, geciken veriler var. Milli gelir seviyesi bunlardan bir tanesi. Enflasyon her ayın 3’ünde yayınlanıyor, işsizlik yayınlanıyor, sanayi üretim endeksi yayınlanıyor. Milli gelir çok gecikiyor. Şu anda biz ta Eylül Aralık ayının yansımalarını görüyoruz. Mart ayındayız. Elimizde veriler, envanter yok. Bunlar olmayınca biz fakir bir toplum olarak kalıyoruz. En büyük şikayetimiz bu yönde.


Korkut Boratav: “TÜİK 2016’da millî gelir verilerini hesaplama yöntemini değiştirdi ve AKP’nin büyüme bilançosunu yukarı çekti. Bu işlemi eleştirdik; düzeltmelerini telkin etmeye çalıştık; umursamadılar. Son milli gelir verilerini yayımladıktan sonra ortalama dolar kurunu kişi başına milli geliri yukarı çekecek biçimde ayarladıkları söyleniyor. Ben kontrol etmedim. Ancak, manipülasyonun sınırları vardır. Bir eşik aşılırsa IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlar Türkiye’nin verilerini kuşkuyla karşılarlar; hatta kullanmamaya başlarlar.  Ben de dikkatli bir süzgeçten geçirerek TÜİK verilerini kullanmayı sürdürüyorum.”


Prof. Dr. Kozanoğlu: “Türkiye’nin yakın geçmişine baktığınız zaman, kişi başına düşen milli geliri anlamında çok ciddi irtifa kaybettiğini görüyoruz. 2014 yılında kişi başında düşen milli gelir 12 bin 400 dolar iken bugün 9 bin 400 dolara düşmüş durumda. Manipülasyon olsun veya olmasın, diyelim ki TÜİK’in savunması doğru; 12 bin 400’den dolardan 9 bin dolara düşmek ciddi bir başarısızlığı gösteriyor. Zaten baktığımı zamanda, 2007 yılında bunun üzerinde bir kişi başına düşen gelir var. Yani AKP’nin 12 yılında hiçbir ilerleme sağlanamamış. Zaten ilk dört yılında daha önceden hazırlanan IMF programı uygulanıyordu. Yani AKP’nin kendi iradesiyle gündeme getirdiği bir program söz konusu değildi. AKP’nin ekonomi yönetimine daha hakim olduğu bir dönemde Türkiye çok ciddi bir şekilde irtifa yitirdiği görülüyor. O bakımda rakamın 200 dolar aşağı veya yukarı olmasının çok büyük bir öneminin olmadığını düşünüyorum.”