Yüzüncü yılında Almanya Devrimi (1918-19) – V



Artı Gerçek

Berlin’de giderek kızışan iktidar mücadelesinde Ebert yönetimi ve eski müesses nizamın sivil ve özellikle askerî elitleri arasındaki ittifak her iki taraf için de hayati önem kazanıyordu.


Her Devrim Kendi Çocuklarını Yer:

İktidar Mücadelesi ile Kardeş Kavgası Arasında

Almanya Devrimi’nin başında, Kasım 1918’de yaşananlar, iktidar savaşında karşı karşıya gelen sağ ve sol sosyal demokratlar arasındaki iktidar savaşının saflarını iyice netleştirmişti. Çok büyük kitlesel desteğe, güçlü ve yaygın bir örgütsel yapılanmaya ve eski müesses nizamın artıklarıyla kurduğu ittifak sayesinde iktidar olma şansına sahip olan SPD-Çoğunluk yönetimi, Friedrich Ebert (1871-1925) önderliğinde, sokakta giderek güçlenen ve radikalleşen sol-sosyal demokratları, iktidar mücadelesindeki en büyük rakibi olarak görüyordu. Bağımsız-SPD üyesi olan veya olmayan devrimci işyeri temsilcileri ve özellikle Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg önderliğindeki Spartakistlerin, hükümetin tüm çabalarına rağmen sokağı terk etmemekteki kararlılığı ve işçi-asker konseyleri cumhuriyeti konusundaki ısrarı, bu mücadelenin zorlu geçeceğini gösterse de kardeş kanı dökülmemesi konusunda o sırada herkes kararlı görünüyordu. Nitekim devrimin ilk günlerinden beri sokak göstericilerinin hassas olduğu konulardan biri de buydu ve bu hassasiyet SPD-Çoğunluk tarafından, sokaktakileri Bolşeviklere uymayarak evlerine göndermek için bir araç olarak kullanılıyordu…

Ancak SPD-Çoğunluk tarafından kurulmak istenen temsili parlamenter demokrasiye karşı olanlar sadece radikal sol göstericiler değildi; bir bütün olarak Bağımsız-SPD’nin sol kanadı, hem konseylerde ve hem de hükümette yer alan üyeleri aracılığıyla konseyler rejimi konusunda ısrarını sürdürüyordu… Gerçi geçen yazıda sözünü ettiğim Kasım ayında Berlin’de yapılan ilk büyük konseyler toplantısında (Tüm Berlin İşçi ve Asker Konseyleri Kongresi/Meclisi, Vollversammlung der Berliner Arbeiter- und Soldatenräte) SPD-Çoğunluk yönetimi bu muhalefete karşı açık ara üstünlük kurmuştu ama nihai bir zaferden söz etmek için çok erkendi. 16 Aralık 1918’de yapılması kararlaştırılan ve Almanya çapında katılım beklenen Almanya İşçi ve Asker Konseyleri Kongresi (Der Reichskongress der Arbeiter- und Soldatenräte) bu konuda asıl karar verici merci olacaktı.

Bu sırada müesses nizamın kenara çekilmiş görünen elitleri, geçen yazıda belirttiğim üzere, siyasi yaşamda yeniden örgütlenerek toparlanmaya çalışırken, askerî elit ise sokakta kontrolü yeniden ele geçirmek için sessiz sedasız hazırlıklarını sürdürüyordu. Bu konuda cepheden dönen ordu artıklarına güvendikleri gibi her ihtimale karşı paramiliter milisler de oluşturuyorlardı. Ülkenin değişik yerlerinde, ordu yönetiminin kontrolü altında oluşturulan ve büyük sermayedarların desteğiyle donatılarak yeni üniformalar giydirilen, sivil militarist muhafazakârların da katıldığı bu gönüllü birlikler, savaştan dönen askerlerin olduğundan daha çok sol düşmanıydı. Bu arada, yeniden yapılandırılan veya yeni ittifaklarla kurulan yeni partilerin propaganda faaliyetlerinde en büyük destekçileri de hâlâ savaş öncesi konumlarını koruyan yargı ve bürokrasideki elitle birlikte büyük sermayedarlardı. Sivil toplumdaki sağcı kampanyanın önemli bir ayağını da anti-Semit propaganda oluşturuyordu ki cephedeki askerler arasında başlatılan bu kampanyayı özellikle Berlin’de basın ve sokaklardaki afişler aracılığıyla yürüten kurum, savaş öncesinin önemli ırkçı kurumlarından Pan-Alman Birliği (Alldeutscher Verband) idi.

Birliğin kurucusu, Almanya’nın eski Moskova Büyükelçilik çalışanlarından Geç Konservatif gruptan Eduard Stadtler (1886-1945) idi. Tam da İmparator II. Wilhelm’in tahttan ayrıldığını resmen ilan ettiği 28 Kasım 1918’de Berlin Filarmoni’nin büyük salonunda düzenlenen toplantıyla Bolşevizm karşıtı kampanyayı başlatan Stadtler, Deutsche Bank müdürü Paul Mankiewitz (1857-1924) aracılığıyla aldığı 5.000 Mark hibe ve liberal siyasetçi Friedrich Naumann (1860-1919) aracılığıyla aldığı 3.000 Mark destekle çalışmalarına başlamıştı. 1 Aralık 1918’de Bolşevizm’i İnceleme ve Mücadele Genel Sekreterliği’ni (Generalsekretariat zum Studium und zur Bekämpfung des Bolschewismus) kuran ve kısa sürede diğer sermayedarlardan da büyük mali destek sağlayan Stadtler, aynı gün kurduğu Anti-Bolşevik Birlik (Antibolschewistische Liga) aracılığıyla da mevcut ve/ya kurulacak olan Bolşevizm karşıtı radikal sağ kurum ve kuruluşları aynı çatı altında toplamayı amaçlıyordu. Kısa sürede Almanya’nın birçok şehrinde şubeleri açılan ve anti-Semit kampanyanın öncülüğünü yapan bu çatı örgütünün en büyük düşmanı Spartakistler oldu. 

Yıllar sonra 1935 yılında yayınlanan anılarında Stadtler, Liebknecht ve Luxemburg cinayetini -Gustav Noske’nin (1868-1946) talimatıyla– tezgâhlayan Waldemar Pabst (1880-1970) ile cinayetten üç gün önce, 12 Ocak 1919’da Otel Aden’de buluşup Karl Liebknecht, Rosa Luxemburg ve Karl Radek’in (1885-1939) öldürülmesi gerektiği konusunda görüştüklerini anlatacaktır.

Karşı-devrimcilerin propagandası sadece Spartakistleri değil, Bolşevizm’in sembolü olan işçi-asker konseylerini de hedef gösteriyordu. İlginç bir şekilde, yeni Almanya’nın inşasında söz sahibi olacak muzaffer Müttefik devletlerin Almanya’daki gelişmeler hakkındaki tavrı da propaganda aracı olarak kullanılıyordu: Muhafazakâr basına göre, Müttefik devletler, işçi-asker konseyleri dağıtılmazsa açlık ve sefalet içindeki Almanya’ya yiyecek ve diğer acil ihtiyaç sevkiyatına asla izin vermeyeceklerini hükûmete bildirmişti. Nitekim 28 Kasım günü Ebert, ülkede düzen ve asayiş sağlama sözü vererek ABD Başkanı Wilson’dan acil gıda yardımı talep etmişti. 1 Aralık 1918’de toplanan savaş galibi ülkelerin başkanları, Bolşeviklere karşı mücadelede yeni Almanya hükümetini desteğe çağırma kararı almıştı. Osmanlı İmparatorluğu sonrasında bölgede yeni düzenlemeler sürecinde olduğu gibi, muzaffer kapitalist ülkeler için mağlup imparatorlukların topraklarıyla ilgili politikalarda, yeni rejim arayışları ve bu bağlamda Bolşevizm fobisi belirleyici rol oynuyordu. Tarihi hakkında muazzam bir literatürün oluştuğu Almanya Devrimi’nin görece ihmal edilmiş bu boyutu, hâlâ araştırılmaya ve diğer imparatorluk sonrası ülkelerde yaşananlarla karşılaştırmalı şekilde sorgulanmaya muhtaçtır.

Bu arada Spartakistler de boş durmuyordu. Kısa sürede el ilanları, bildiler ve özellikle günlük gazeteleri Rote Fahne (Kızıl Bayrak) aracılığıyla her gün daha çok kişiye sesini duyuran Spartakistler, Kasım'daki ayrışmada konseylerin etkisini azaltarak temsili parlamentarizmi inşa etmeye çalışan SPD-Çoğunluk yönetimine tepki gösteren radikal işçi ve askerler için önemli bir çekim merkezi olmaya başlamıştı. Özellikle Bağımsız-SPD üyesi Devrimci İşyeri Temsilcileri (Revolutionäre Obleute) ve onların takipçileri, müesses nizamla işbirliği içinde giderek sağa kayan SPD-Çoğunluk ve pratikte onun lideri Ebert tarafından yönetilen hükümetin giderek sağa kayan politikalarından dolayı hayal kırıklığı yaşıyordu. Ancak geçici hükümet konumundaki Halk Temsilcileri Konseyi’nde (Rat der Volksbeauftragten) yer alan Bağımsız-SPD üyeleri aracılığıyla sokaktaki radikal kitleleri yatıştırmaya ve kısmen kontrol etmeye çalışırken, diğer yandan yeri geldiğinde sol retoriği en iyi şekilde kullanarak solcu kitlelerdeki hayal kırıklığını engellemeye çalışıyordu. 1 Aralık’ta Berlin’in değişik yerlerinde aynı gün çok sayıda toplantı yapan Spartakistler, gelinen noktada belirledikleri stratejilerini, her toplantıya gönderdikleri, örgütün farklı liderlerinin konuşmaları aracılığıyla kitlelere aktardılar: Sol içi iktidar mücadelesinde giderek daha çok merkezi rol oynayan, parlamentarizm ve sovyet yönetimi tartışmasındaki tavır, net ve fazla keskin bir şekilde, parlamentoyu karşı devrimin aracı olarak sunma şeklinde ortaya konuyordu. İşçi sınıfına ihanet etmiş Friedrich Ebert, Philipp Scheidemann (1865-1939) ve yoldaşlarının hükümetten kovulmasını ve iktidarın derhal işçi ve asker konseylerine (sovyetlerine) devrini talep eden Spartakistler, acilen halkın silahlanmasını ve ekonomide kamulaştırmayı savunuyordu. Bu toplantılar sonraki günlerde Bremen, Düsseldorf, Elberfeld, Solingen gibi sanayi şehirlerinde de gerçekleştirildi.

Mücadelenin kızıştığını ve SPD-Çoğunluk yönetiminin eski müesses nizamın askerî elitleriyle Gustav Noske aracılığıyla kurduğu işbirliğini gören Spartakistler arasında, silahlı mücadelenin kaçınılmazlığını savunanların sayısı artıyordu. Luxemburg ve Leo Jogisches (1867-1919) gibi eski tüfeklerin henüz çok erken buldukları nihai kalkışma için olmasa da şimdilik öz savunma için gerekli olduğu düşünülen silahlı güvenlik birimleri kurulması kararı veren Spartakistler, 18 Kasım günü yayınlanan gazeteleri Kızıl Bayrak’ta devrimci asker ve işçileri bu birliklere katılmaya çağırmış, ancak Kiel günlerinden beri sadık devrimci askeri birlikler olarak devrime öncülük eden ve ‘kızıl bahriyeliler’ olarak bilinen askerler ve cepheden dönenlerin oluşturduğu asker konseylerinden küçük sayıda taraftar yaratma dışında önemli bir başarı elde edilmemişti. İşçilerin silahlandırılması ve daha da önemlisi daha çok işçi ve askerin saflara kazanılması için zamana ihtiyaç vardı. Spartakistlere yeni katılan radikallerin acilciliğine karşı grubun kıdemli kadroları ve özellikle Luxemburg ve Jogisches bir yandan devrimci dalganın devamı için çaba harcarken, bir yandan da bu acilci aşırı sol darbeci zihniyetin grupta hâkim olmaması için mücadele ediyordu. Ancak devrimci süreç onların kontrolü dışında gelişiyordu ve müesses nizamın askerî elitleri karşı-devrimci saldırılar için yaptıkları hazırlıkları, SPD-Çoğunluk yönetimi adına kendileriyle çalışan Noske ile yakın işbirliği içinde hızla tamamlıyorlardı…

Burada Almanya’nın diğer şehirlerinde de toparlanmaya başlamış olan müesses nizamın eski elitleri, bazı yerlerde kızıl bayrakları yasaklıyor, bazı yerlerde asker konseylerine karşı karşı-devrimci birlikler kuruyorlardı. İktidar mücadelesinin kalbi olan Berlin’de de boş durmayan eski ordu subayları, Spartakist tehlikeye karşı örgütlenmeye çalışıyordu: 3 Aralık 2018’de şehir komutanı Otto Wels (1873-1939) başkanlığında toplanan şehir güvenlik birimlerinin komutanları, Spartakistlere ve sempatizanlarına karşı önlem alma kararı aldı. Kasım Devrimi sonrası başa geçmiş Ebert yönetimini korumak üzere hareket eden komutanlar, ‘karşı-devrim’ adını verdikleri bir darbeyle Spartakistler’in iktidarı ele geçirmek için yakında hamle yapacağı gerekçesiyle, en kısa zamanda bu grupların bastırılması için girişimde bulunmak istiyordu. Toplantıda, her taburun bu bastırma işi için bir ekip oluşturması ve makineli tüfeklerle donatılmış bu ekibin gece gündüz nöbette olması kararlaştırıldı. Astsubaylar Krebs ve Mutz komutasında hareket eden ekiplere girecek her askere 5 Mark özel maaş verilecekti. Hazırlıklara ertesi gün başlayan iki komutan, öncelikle tüm birliklerden eldeki cephane ve mühimmat stoklarının bildirilmesini talep etti ve gizli çalışacak ekipler için şifreyi belirledi: Kırmızı-Kalp (Rot-Herz).

Cepheden dönen askerlerin çoğu kışlalara dönmüyor veya kısa zaman sonra ortadan kayboluyordu. Bunlar arasında üstlerine karşı gelen ve hatta komutanların apoletlerini, rütbe ve nişanlarını sökenler ve bazen ayaklanmacılara katılanlar oluyordu. Her şeye rağmen dağılmamış olan subaylar ve etraflarındaki sadık askerler ise yıkılmakta olan eski müesses nizam ile kurulmakta olan yenisi arasında ne yapacağını bilemiyordu. Başkomutanları Wilhelm Groener’in (1867-1939) sürecin başında Ebert ile yaptığı anlaşma onlar için can simidi olmuştu: Kendisine bağlı asker konseyleri üzerinden ayaklanmaları kontrol altına almaya çalışan 12 Kasım’da Ebert liderliğindeki Halk Temsilcileri Konseyi, devrim sürecinde işçi-asker konseylerindeki devrimci askerlere dayalı yeni bir ordu kurma yerine, İmparatorluk ordusundaki subayların yetkisini onayladığını ilan etti. Böylece, devrimin ilk günü Groener ve Ebert arasında yapılan gizli anlaşmaya uygun olarak, düzenli ordu, SPD-Çoğunluk hükümetinin kurmakta olduğu yeni müesses tarafından da kabul görmüş oluyordu. Bunun üzerine orduyu toparlamak için Groener liderliğinde çaba harcayan ordu komutanlığı, pratikte hâlâ büyük zorluk çekiyordu. Savaş sonrası Osmanlı İmparatorluğu’nda yenilginin sorumlusu olarak görülen İttihatçı liderlerin ülkeyi terk etmesi gibi, Almanya’da da İmparator ve Genel Kurmay eş-başkanı Erich Friedrich Wilhelm Ludendorff (1865-1937) ülkeyi terk etmişti, ancak Osmanlı’nın başkentinde kontrolü ele geçiren İttihatçı karşıtı asker ve bürokratlar, tahtında oturmaya devam eden Padişah’ın gölgesinde yönetimi devralmıştı. 1920’de Ankara’da kurulacak geçici/devrimci hükümet, büyük oranda İttihatçıların içinden çıkmış eski müesses nizamın askerî elitleri ile yerel elitlerinin kontrolündeydi. Almanya’da savaş sonrası geçici/devrimci hükümet, sol muhalif siyasetçiler tarafından bizzat başkent Berlin’de kurulmuştu ve iktidar için sol içinde mücadele devam ederken, savaşın sorumlusu olarak görüldükleri için geri çekilmiş olan eski müesses nizamın askerî ve sivil elitleri güçleri SPD-Çoğunluk ve özellikle liderleri Ebert ile işbirliği aracılığıyla hızlı bir şekilde toparlanmaya çalışıyordu. Ordu komutanlığını Erich Ludendorff (1865-1937) ile paylaşan Paul von Hindenburg (1847-1934) görevinde kaldığı gibi, Ludenorff’un yerine geçen Groener, (Osmanlı’da olduğu gibi) ordu içinde bir bölünme yaşanmasını engellemiş ve Ebert ile kurduğu ittifak sayesinde subayların gücünü korumayı başarmıştı. Perde arkasında durmaya çalışan Hindenburg ile uyum içinde çalışan Groener’in en büyük derdi, en önemli sorunu, özellikle cepheden dönen er ve erbaşın hemen dağılması ve hatta devrimci güçlere katılması oluyordu. Ancak onun kadar önemli bir sorun, hükümetin koalisyon ortağı Bağımsız-SPD yöneticilerinin anti-militarist tavrıydı. Nitekim savaşın son yıllarında SPD-Çoğunluk’tan ayrılarak Bağımsız-SPD’yi kuran savaş karşıtı solcuların ortak paydası, savaş sırasında yaşanan büyük sorunların ve ülkede kurulmuş fiili diktatörlüğün en büyük sorumlusu olarak orduyu görmeleriydi. Nitekim, devrim sonrasında hükümet içinde yer alan Bağımsız-SPD temsilcileri arasında en istikrarlı ve tavizsiz şekilde bu politikayı sürdüren devrimci sola yakın Emil Barth (1879-1941), devrimin ilk haftalarından itibaren ordu elitlerinin tasfiyesi konusunda sürdürdüğü ısrarlı mücadelesinin parçası olarak, 20 Kasım 1918’de hükümet toplantısında Hindenburg’un görevden alınmasını önermişti. Barth bu önerisini, savaş galibi Müttefiklerin ordunun sorumlu yöneticilerinin cezalandırılması talebine dayandırsa da Hindenburg ve Groeber, Barth’ın asıl amacının orduyu, yeniden toparlanma ve iktidara ortak olma çabasından alıkoyma olduğunu iyi biliyordu.

Böyle bir ortamda girilen Aralık ayının başında, Berlin’de giderek kızışan iktidar mücadelesinde Ebert yönetimi ve eski müesses nizamın sivil ve özellikle askerî elitleri arasındaki ittifak her iki taraf için de hayati önem kazanıyordu. İktidar mücadelesinin galiplerinin kim olacağının nihai olarak askerî gücün kimin elinde olduğuna bağlı olduğunu bilen Ebert, ikinci önemli belirleyici olan halk desteği konusunda da ordunun kendisine muhtaç olduğunu biliyordu. Üstelik ordunun alt kademelerinde yaşanan hızlı çözülme ve asker konseyleri aracılığıyla askerî elitin tasfiyesi sürecinde de devrimci askerler üzerindeki etkisi ve hatta SPD-Çoğunluk üyesi askerlerin liderliği nedeniyle Groeber, kendi ordusunu toparlama çabasında Ebert’e muhtaçtı. Ebert ile yaptığı anlaşma doğrultusunda, Greoeber’in ilk ve en büyük beklentisi, asker konseyleri tarafından otoriteleri elinden alınarak demokratik seçim süreciyle oluşacak bir hiyerarşi oluşturulması ve tabana gelen baskı üzerine subayların ordudan kopması sürecini durdurmak için, yeni hükümetin orduda subayların otoritesini tekrar tahkim etmesiydi. Nitekim hükümet bunun için adımlar attı, ama pratikte hiçbir şey hükümetin tam kontrolü altında değildi. Bunu açık ve seçik şekilde görülmesi için fazla beklemeye gerek kalmadı: 6 Aralık 1918 günü yaşanan karmaşık olaylar, en önemli sorunun ordunun kendisi olduğunu gösterecekti.


Yazı dizisinin önceki bölümleri için bkz.:

https://www.artigercek.com/haberler/yuzuncu-yilinda-almanya-devrimi-1918-19-i

https://www.artigercek.com/haberler/yuzuncu-yilinda-almanya-devrimi-1918-19-ii

https://www.artigercek.com/haberler/yuzuncu-yilinda-almanya-devrimi-1918-19-iii

https://www.artigercek.com/haberler/yuzuncu-yilinda-almanya-devrimi-1918-19-iv