Artı Gerçek

Tayyip’in 'Hürriyet Partisi' heyulası!

AKP’nin huzursuzları Erdoğan’ı alaşağı edebilir mi? Edemezlerse 50’lerdeki Hürriyet Partisi gibi bir oluşuma giderler mi?


Türkiye’nin siyasal tarihinde öyle aşamalar yaşadık ki, Hegel’in “Bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler hemen hemen iki kez yinelenir” deyişini doğrular gibi… İki kez bile az, belki de üç kez, dört kez… Son günlerde AKP içinde geliştiği söylenen muhalefet hareketi gibi… Hem de Gül’üyle, Davutoğlu’suyla, Arınç’ıyla…

Yinelenmesine yinelenir de, son çözümlemede getirisi nedir? Hayırlara mı vesiledir, yoksa şerlere mi?

Mehmet Akif Ersoy bir şiirinde yinelenmenin özüne karşı çıkarak soruyordu:

Tarih’i “tekerrür” diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

Filozof Georg Wilhelm Friedrich Hegel yinelenmeyi kaçınılmaz bulmuş ve “bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir” demişti. Karl Marx ise Hegel’in bu yinelenme varsayımına “Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i”nde dahiyane bir yorum getirmişti: “Hegel eklemeyi unutmuş: ilkinde trajedi , ikincisinde komedi olarak.”

Evet, son günlerde AKP’deki iç kaynamalara ilişkin haber ve yorumları izlerken belleğim beni tam 64 yıl öncesine, gazeteciliğimin ilk yıllarına götürdü.

1955… Demokrat Parti iktidara geleli beş yıl olmuş, üstelik bir yıl önce yapılan parlamento seçimlerinde oy yüzdesini daha da artırarak 541 üyeli Meclis’te 501 sandalyeyle ezici çoğunluk sağlamış, büyük oy kaybına uğrayan CHP’nin ise sadece 31 milletvekiliyle nerdeyse sesi soluğu kesilmişti.

İzmir’de çalışmakta olduğum tek muhalefet gazetesi Sabah Postası’nda gelişmeleri karalar bağlayarak izlemekteydik. NATO’ya katıldıktan sonra Türkiye’yi ABD’nin emri kumandasına daha bağımlı hale getirmek için Britanya, Pakistan, İran ve Irak’ın da dahil olduğu CENTO ittifakı kurulmuş, Türk-Atom Anlaşması imzalanmıştı.

Arkasını adamakıllı Amerika’ya dayayan DP iktidarı, muhalefetteyken “Artık Yeter!” sloganı altında dayattığı demokratikleşme vaadlerini çoktan unutmuş, resmi ilan rüşvetleriyle ve kağıt tahsisleriyle besleme bir basın yaratmış, muhalif gazetecileri mahkemelere sevkederek yazdıklarının gerçekliğini ispatlama hakkı dahi tanınmadan birbiri ardına mahkûm ettirmeye başlamıştı.

Tıpkı günümüzde Suriye sorununun Kürtlere karşı devlet terörünü şiddetlendirmek için kullanılması gibi, Kıbrıs sorunu da aşırı milliyetçi, fütuhatçı nutuklarla kitleleri uyutarak muhaliflere karşı kışkırtmak için alabildiğine sömürülür olmuştu.

Ve de cumhuriyet tarihinin en yüz kızartıcı sayfalarından biri olan Rumlara ve diğer gayrimüslim vatandaşlara karşı 6-7 Eylül pogromu, “Atatürk’ün Selanik’te doğduğu eve bomba kondu” provokasyonuyla işte o ortamda tezgâhlanmıştı. İzmir’deki vahşetine gözlerimle tanık olduğum 6-7 Eylül pogromu, beş yıldır sürekli artan halk desteğiyle iyiden iyiye şımararak dikta eğilimlerini daha belirgin şekilde ortaya koymaya başlayan DP iktidarının sarsılmaya başlamasının da başlangıcıydı.

1954 seçim zaferine rağmen Menderes’in despotik yönetimine karşı DP’nin içinde de hoşnutsuzluk başladığı bilinmekteydi. Kurulduğu 1946 yılından beri DP’nin önde gelenleri arasında yer alan Fuat Köprülü, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, Fethi Çelikbaş, Feridun Ergin ve Mükerrem Sarol gibi isimler gazetelere verdikleri demeçlerde, katıldıkları toplantılarda hükümetin özellikle basın özgürlüğünü çiğneyen uygulamalarını eleştirir olmuşlardı.

6-7 Eylül olaylarından kısa süre sonra toplanan DP Genel İdare Kurulu’nda Karaosmanoğlu ve Çelikbaş partinin basına baskı uygulamasını eleştirerek suçlanan gazetecilere “ispat hakkı” tanınmasını talep ettiler.

Parti içi muhalefetin giderek büyümesi üzerine Menderes partili 19 milletvekilini Haysiyet Divanı’na sevkettirdi. 12 Ekim 1955’te toplanan divan da bu milletvekillerinden 9’nun ihracına karar verdi. Bu karar üzerine diğer 10 muhalif milletvekili de partiden istifa ettiklerini açıkladılar.

Bundan sonra yeni bir muhalif parti oluşturma süreci başladı… O günleri çok iyi anımsıyorum. DP’ye muhalif tek gazete olduğumuz içi Menderes yönetimine baş kaldıran milletvekilleri sık sık bizim yazı işlerine gelerek düşüncelerini ve neler yapmayı planladıklarını anlatıyorlardı.

Bu ziyaretlerden belleğimde derin iz bırakan iki isim Ekrem Hayri Üstündağ ve Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu idi.

Muhaliflerin en yaşlısı olan Üstündağ tanımış bir hekimdi ve DP iktidarının ilk yıllarında sağlık bakanlığı yapmıştı. Karaosmanoğlu ise Ege bölgesinin en büyük toprak ağalarındandı. DP’nin kurucuları arasında yer almış, Menderes hükümetlerinde devlet ve içişleri bakanlığı görevlerinde bulunmuştu.

Bu muhaliflerle birlikte gazeteyi ziyarete gelen kişiliklerden birisi de ünlü Demirci Mehmet Efe’ydi… “Efe” deyince iri cüsseli, bastığı yeri titreten birini beklerken ufak tefek, güler yüzlü, 70’ini aşkın sempatik bir Ege’liyle karşılaşınca çok şaşırmıştım. Kendisiyle geçmişten ve bugünden uzun uzun sohbet etmiştim… Çakırcalı Mehmet Efe ve Yörük Ali Efe’nin yanında yetişen Demirci Mehmet Efe savaş yıllarında Kuvayı Milliye saflarında savaşmış, ancak Refet Paşa’nın düzenli orduya katılma emrine Çerkez Ethem gibi itaat etmediği için Kemalist yönetim tarafından kara listeye alınmıştı. DP kurulduktan sonra savaş döneminden tanıdığı Celal Bayar’a güvenerek bu partiyi desteklemiş, ancak parti içi huzursuzluk başlayınca muhaliflerin yanında yer almıştı. Ünlü bir efenin kendilerini destekliyor olması da DP isyancılarının popülaritesini arttırıyordu.

Menderes’e baş kaldıran 19 milletvekili 20 Aralık 1955’te Hürriyet Partisi’ni kurdular. Parti Anadolu ve Trakya örgütlenmesini de hızla tamamladı, 12 milletvekilinin daha saflarına katılmasından CHP’nin 31 milletvekiliyle temsil edildiği Meclis’te 32 milletvekiliyle “ana muhalefet partisi” konumuna yükseldi.

Bu, Türkiye’de Atatürk döneminden beri iktidardaki partiye Meclis bünyesi içinden dördüncü isyandı.

İlk isyanın ürünü 17 Kasım 1924’te Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele ve Adnan Adıvar gibi tanınmış isimlerce kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ydı. Parti 5 Haziran 1925’te Atatürk’ün direktifiyle kapatılmıştı.

İkinci isyanın ürünü Atatürk’ün yakın arkadaşlarından Ali Fethi Okyar tarafından 12 Ağustos 1930’da kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’ydı. Varlığı ve gelişmesi iktidarı rahatsız ettiği için Atatürk’ün talimatıyla bizzat kurucusu Ali Fethi Okyar tarafından 17 Aralık 1930’da kapatılmıştı.

Üçüncü isyanın ürünü, 2. Dünya Savaşı’nın bitiminde Batı ülkelerinin baskısıyla çok partili demokrasiye geçildiğinde, Bayar ve Menderes gibi CHP despotizminin eski suç ortakları ve büyük toprak sahipleri tarafından kurulan Demokrat Parti’ydi.

Ancak Demokrat Parti’nin kılına dokunulmazken, aynı günlerde Meclis dışından kurulan Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi ve Türkiye Sosyalist Partisi daha faaliyete geçemeden sıkıyönetimce kapatılmıştı.

Şaşırtıcı değil, cumhuriyet tarihinde tüm sol parti kurma girişimleri hep devlet terörüyle engellendi. CHP’den de önce yeni Türkiye’nin ilk siyasal partisi olarak 10 Eylül 1920’de Bakü’de kurulan Türkiye Komünist Partisi’nin faaliyete geçmesi, alçakça bir komployla, Mustafa Suphi ve diğer parti liderleri Karadeniz’de katledilerek olanaksızlaştırıldı.

50’li yıllardaki TKP girişimi de yüzlerce kişi ağır hapis cezalarına mahkum edilerek aynı akıbete uğratıldı.

1971 ve 1980 darbelerinden sonra da parti kapatmanın hedefinde, başta Türkiye İşçi Partisi olmak üzere, hep sosyalist partiler ve Kürt partileri oldu.

Demek ki parti kurma ve parti kapatma konusunda Türkiye siyasal tarihi Mehmet Akif’e tarihin tekerrür etmediğini söylediği için nedamet getirtecek, Hegel’e tekerrür’ü ikiyle sınırladığı için özeleştiri yaptıracak sayısız örneklerle dolu…

Gelelim günümüze… AKP nam partideki kıpırdanmalar, homurdanmalar nereye varır? 2018 seçimlerinde MHP’nin desteğiyle cumhurbaşkanlığını ve parlamento çoğunluğunu garantileyen Erdoğan’ın, tıpkı 1954 seçimlerinden büyük zaferle çıktıktan bir yıl sonra tökezleyen Menderes gibi ayağının altından toprağın kaymaya başladığı 31 Mart yerel seçimlerinde metropoller yönetiminin muhalefete geçmesiyle ortaya çıktı.

Ancak unutulmasın ki, bugün tekerrürü yaşanan Hürriyet Partisi oluşumu 1956 sonunda Meclis’teki ana muhalefet partisi olduysa bile, bir yıl sonra yapılan genel seçimlerde oyların yüzde 3,5’u ile sadece dört milletvekili çıkartabilmiş, DP oyların yüzde 47.8’i ile 424 milletvekili çıkartarak tek başına iktidarını koruyabilmişti.

Seçimin tek umut verici sonucu, CHP’nin oyların yüzde 41,4’ünü alıp 178 milletvekili çıkartarak iktidar alternatifi durumuna yükselmesi olmuştu. Bu başarısızlıktan sonra da Hürriyet Partisi 24 Kasım 1958’de olağanüstü kongre toplayarak kendisini feshetmiş, üyelerinin büyük kısmı güçlenen CHP’ye katılmış, bir kısmı da DP’ye dönmüştü.

Lider kadrosundan Ekrem Alican, 27 Mayıs darbesinden sonra kurulan MBK hükümetinde maliye bakanlığını üstlenmiş, siyasal partiler kurulmasına izin verildikten sonra da Yeni Türkiye Partisi’ni kurmuş, İnönü’nün 2. Koalisyon hükümetinde de başbakan yardımcılığı yapmıştı.

Hürriyet Partisi’nden sonra CHP’ye geçen Turan Güneş ise hep o partide kalmış, 1974’te Ecevit’in MSP ile kurduğu koalisyon hükümetinde dışişleri bakanı olmuş, aynı yıl Kıbrıs’ın kuzeyinin fethi operasyonunda büyük rol oynamıştı.

Hürriyet Partisi başkaldırısında ön planda bulunan iki Kürt siyasetçiyi de anmamak mümkün değil… Dr. Yusuf Azizoğlu, 27 Mayıs darbesinden sonra Yeni Türkiye Partisi’nin kurucuları arasında yer almış ve bir süre başkanlığını yapmış, milletvekili seçildikten sonra da İnönü’nün ikinci koalisyon hükümetinde Sağlık ve Sosyal Yardım bakanı olmuştu. Asıl mesleği öğretim görevlisi olan Kasım Küfrevi ise 1965’den 1973’e kadar Ağrı ilinden AP milletvekili, daha sonra da 1980 darbesine kadar aynı partiden Ağrı senatörü olmuştu.

Binbir dalavereyle iptal ettirilen İstanbul seçimi yenilendiğinde de, özellikle HDP’nin ve Tayyip diktasının yıkılmasını tüm sol ve demokrat kesimlerin desteğiyle İmamoğlu’nun yeniden seçilmesinin, AKP içindeki huzursuzluğun daha da artmasına yol açması ve 1955’te Hürriyet Partisi’nin kurulması gibi, AKP’nin Meclis egemenliğini sarsacak yeni bir oluşumun ortaya çıkması kaçınılmaz görünüyor.

Gül, Davutoğlu, Arınç gibi aynı rahle-i tedristen geçmiş ve iktidarda söz sahibi oldukları günlerde hiç de demokratik bir performans göstermemiş olan kişiler Erdoğan’ı alaşağı edebilir mi? Edemezlerse 50’lerdeki Hürriyet Partisi gibi bir oluşuma giderler mi? Ama ne ederlerse etsinler, önemli olan, bunların demokrasi karşıtı Türk-İslam Sentezi koşullanmasından ne denli kurtulabilecekleridir.

Tarihin bu sayfasının şimdilerde trajedi olarak mı, yoksa Marx’ın dediği gibi komedi olarak mı tekerrür edeceğini 23 Haziran oylamasından sonra daha net göreceğiz… Dikkatle izlemek gerekir…

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…