Baskın Oran: Erdoğan Evren’i taklit ediyor

'Evren saf bir adamdı. Yaptığı kötülükler, kendisine ezberletilenlerden kaynaklanıyordu. Erdoğan ise fevkalade zeki bir politikacı. Verdiği zararlar büyük ölçüde iktidar zehirlenmesinden.'

'Evren iyice saf bir adamdı. Yaptığı hatalar/kötülükler, kasabalı bir asker olarak kendisine ezberletilenlerden kaynaklanıyordu. Erdoğan ise fevkalade zeki bir politikacı. Verdiği zararlar, kendisini çok önemsemesinden ve rakibi olmamasından, büyük ölçüde de iktidar zehirlenmesinden kaynaklanıyor.'

Koray DÜZGÖREN

Baskın Oranla tanışıklığımız daha doğrusu dostluğumuz çok uzun yıllar öncesine dayanır. 1965’li yıllarda Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde başlayan arkadaşlığımız ve yoldaşlığımız Türkiye’nin çalkantılı ve acılı yakın geçmişinde de devam etti. Demokrasi ve insan hakları mücadelesinde hep yakın çizgilerde, çoğunlukla aynı doğrultuda yer aldık. Bazı dönemlerde koşullar nedeniyle uzun yıllar görüşememiş olsak da dostluğumuz hiç eksilmedi. 
Mülkiye yıllarından başlayarak aynı haksızlıklara isyan ettik, aynı ceberrut devletin sürekli haksızlığına uğradık, baskı gördük, sürekli mahkemelere taşındık, hapislere de düştük ama yılmadık. Aynı toplantılara katılıp konuşmacı olduk, ortak kitaplara imza attık. Seminerlere, panellere, mitinglere koşturduk. O akademi dünyasında mücadele etti. Ben de o kulvara çok yakın medya dünyasında. 
Son olarak iki hafta önce Köln’de yayın hayatına başlayan Artı TV’nin açılış töreninde yeniden buluştuk. Beklediğimiz yeni kitabını da getirmişti.
Aslında Agos ve T24’te yayınlanan yazıların biraraya gelmiş haliydi. Bunun öncesini de biliyorduk. 25 yıl önce, 12 Eylül askeri cuntasının lideri Kenan Evren’in ‘yazılmamış anıları’nı bir kara mizah üslubuyla kalem almış ve Evren daha işbaşındayken yayınlamıştı. O günlerin en önemli olaylarından biriydi.
Aradan 25 yıl geçti ve Türkiye’de yine bir baskı ve tekadam yönetimi var. Bu yönetim 16 Nisan’da yapılacak referandumla açık bir diktatörlüğe dönüşecek mi bunu tartışıyoruz.
İşte Baskın, şimdi de günümüzdeki baskı yönetiminin ‘tek adam’ı olan Tayyip Erdoğan’ın yazılmamış anılarını yayınlayarak önemli bir iş yaptı.
Ben bu anıları da Kenan Evren’in anıları kadar ilgi ve tebessümle okuyacağınıza inanıyorum.
Kitabı aldıktan sonra onunla konuştuk. Ona kitapla ilgili birkaç soru sordum. 

Baskın, bu ilk değil; daha önce de “Kenan Evren'in Yazılmamış Anıları”nı yazmıştın. Aziz Nesin bu kitabın önsözünde, bu yeni kitabının arka kapağına aldığın, "Bilimkurgu denilen roman türünün yeni ve gerçekçi modeli diyebiliriz" diyor. Ne demek istiyor? Anı olarak yazdığın şeyler neyi içeriyor?

Senle ben Mülkiye’den sınıf arkadaşı olarak yetmişimizi geçtik Koray. Gençler bilmiyor olabilir diye söylüyorum; “Kenan Evren’in Yazılmamış Anıları”nı 1989’da hazret henüz iktidardayken yayınlamıştım, ikinci cildini de sekiz ay sonra “Son Defter” adıyla. Aziz Nesin ustamız çok beğenmişti. Yazdığı önsözde, “Yaşamım boyunca bu denli keyifle okuduğum başka kitap anımsamıyorum” diye iltifat etmişti. Hayatımda aldığım-alacağım en büyük iltifattır.  
“Bilimkurgu diyebiliriz” demesinin sebebi şu: Kitap tamamen olgulara dayanıyordu. Gazetelerde çıkmış ve tekzip edilmemiş haberlere, demeçlere, Evren’in devlete bastırttığı 5 ciltlik “Söylev ve Demeçler”e. TV’de duyulan ve gazetelerde bulamadığım sözlerini bile almamıştım yazılı kanıtı yok diye. 
Bu kadarıyla tamamen bilim.
Bundan sonrası ise kurgu. Yani bu olgular olup biterken Evren’in iç dünyasında neler olup bittiği. Neler düşündüğü. Hangi dürtülerle hareket ettiği. Evren’i dikkatle izleyip tahlil ederek ulaştığım tipolojinin hayalî ürünü. Hayalî ama, fevkalade gerçekçi ürünü.  
28 küsur yıl sonra bu R. T. Erdoğan kitabını da tamamen aynı yöntemle yazdım. Önce belgeleri alıntıladım; çift tırnak içindeki bütün sözleri yayınlanmıştır, orijinaldir. 
Sonra, kendisini titizlikle izlemekten doğan bir uzmanlıkla beynine girdim. Erdoğan 7 Haziran seçimlerinden başlayıp Referandum kararının alındığı güne kadar olayların öncesinde, sırasında, sonrasında ne düşünmüş, yazdım. 
Erdoğan’ın psikolojisini, zihniyetini, ideolojisini, sınıfını, kişisel meselelerini, ailevi meselelerini, yani iç dünyasını bir büyük boy yağlıboya tablo olarak yansıtıyor bu kitap.
Tespitlerimi her hafta sıcağı sıcağına yaklaşık 1,5 yıl boyunca Agos’ta yazmıştım. Bir gazete yazısının hayatı kelebeğinki kadardır: 24 saat. Şimdi, hem Referandum sürecinde insanlar kendisini tanısın diye, hem de önümüzdeki kuşaklar olayları bilsin ve unutmasın diye kitap olarak bastık. İlgili günlerde Hürriyet’te çıkan Latif Demirci karikatürleriyle süsleyerek. 
Şunu da kederle söylemek zorundayım: 16 yıllık yayıncım, bütün mensuplarını yakından tanıdığım hatta arkadaş olduğum İletişim Yayınları ilk defa bu kitabımı yayınlamaktan kaçındı. Ragıp Zarakolu’nun Belge’si yayınladı. 
Daha fazla şey söylemek istemiyorum. 

K. Evren kitabından çeyrek yüzyıl sonra sana yeniden böyle “yazılmamış” adıyla anı yazdıran ne oldu? Erdoğan'ın Evren'i andıran özellikleri mi, dönemin benzerlikleri mi?

Bir kere, dönemin benzerlikleri. Evren Türkiye’deki askerî vesayet rejimini temsil ediyordu. Bu vesayeti tasfiye ettiği için aslında kendisine büyük teşekkür borçlu olduğumuz Erdoğan ise, o askerî vesayetin yerine getirdiği kendi sivil vesayet rejimini temsil ediyor. Her iki kişi de had safhada otokrat. Diktatör dememek için bu terimi kullanıyorum çünkü diktatör deyince şu anda insanların başına işler geliyor. 
Bizler Koray, senle benim kuşağım, bugüne kadar çeşitli acılar pahasına askerî vesayetle/darbelerle mücadele etmeyi öğrendik. Şimdi ise yine büyük acılar pahasına sivil vesayetle mücadeleyi öğreniyoruz. 
Ve görüyoruz ki şimdiki daha berbat. Niye dersen, ben 1971 darbesinde 1 kere, 80 darbesinde 3 kere atıldım üniversiteden/memuriyetten. Ama her seferinde Danıştay kararıyla döndüm. Şu anda, basit bir değirmencinin Prusya Kıralı Büyük Friedrich’e söylediği, ki 1750 yılı civarıdır, “Berlin’de hakimler var” sözünün simetriğini yani “Ankara’da hakimler var”ı söylemek katiyen mümkün değil. En azından Anayasa Mahkemesi intihar etti. Diğerlerinden hiç bahsetmeyelim yani. Şimdi sadece Strasbourg’da hakimler var. Yazık benim vatanıma.  
Diğer yandan, kişisel benzerlik olarak alırsak, Evren ile Erdoğan tamamen otokrat (tek adam olmaya çalışan) ama çok farklı insanlar.
Evren iyice saf bir adamdı. Yaptığı hatalar/kötülükler, kasabalı (Alaşehir) bir asker olarak kendisine ezberletilenlerden kaynaklanıyordu. 
Erdoğan fevkalade zeki bir politikacı. Verdiği zararlar, kendisini çok önemsemesinden ve rakibi olmamasından, büyük ölçüde de iktidar zehirlemesinden kaynaklanıyor. TSK’nin on yıllar boyu dindarları bastırmasından üreyen bir “mağduriyet” hissinden korkunç bir destek alarak. 
Yani, uzun lafın kısası, Erdoğan Evren’i taklit ediyor ve bu taklit sırasında TSK’nin laikçi zihniyetinin yarattığı mağduriyet duygusundan yararlanıyor. Ama Türkiye 1718’den beri Batı’ya yürüyor. Erdoğan’ın başarması mümkün değil. Takvimini şaşırmış bir nafile çaba.   

Kitaptaki üslup hafif bir kara mizah şeklinde. Bunu özellikle mi yaptın yoksa zaten durumun olduğu gibi ifade edilmesiyle böyle bir sonuç mu çıktı ortaya?

Hatırlarsan, bizim çocukluğumuzun sonuna rastgelen Menderes döneminde mizah ne biçim zirve yapmıştı. Çünkü iktidar baskısı mizahtan başka olanak bırakmaz. 
Tabii ki mizah var. Yukarıda dediğim gibi bana gördüğüm-göreceğim en büyük iltifatı yapan Aziz Nesin ustamızın uluslararası planda doruğunu oluşturduğu mizah. Ondan öğrendik hepimiz.
Ama dönem kömür karası. Mizah da kendiliğinden kara oluyor. Suçlu ile suçsuzun aynı kefeye konduğu, insanların hiçbir kanıt/suçlama olmaksızın işlerinden cezaevine transfer edildiği, evlerine ve hesaplarına el konulduğu, eşlerinin pasaportlarının iptal edildiği, üniversitelerin bitirildiği, mitinglerde idam türkülerinin çığrıldığı-çığırtıldığı bir dönemden geçiyoruz.  Böyle bir dönemde mizah kara olmayacak da pembe mi olacak.

Kara mizahın ötesinde bu kitabın belgesel oluşu da önemli. Birçok insan kitaptaki olayları belki de ilk defa kitabı okuyunca öğrenmiş olacak. Kurmaca olanlar ya da “olsa olsa” yöntemiyle tamamlananlar da var mı aralarında?

Hayır, yok. Bütün olaylar, biraz önce de dediğim gibi aynen vuku bulmuş olaylar. Mesela Endonezya’daki camide herkes oturup imamı beklerken Erdoğan’ın ayağa kalkıp ilk sünneti kılması ve Saray fotoğrafçısının hemen çekerek Türkiye’ye servis etmesi. Bunun üzerine de Atilla Taş’ın attığı tvit: “Herkes oturduğunda ben namaza durucam, tam o sırada çek pampa!”
Bu namaz olayı gerçek bir olgu. A. Taş’ın tviti de. Tabii, bunun ardından gelen (ve tırnak içinde olmayan) cümle benim Erdoğan’ın kafasına girerek tahmin ettiğim cümle: Memlekete dönünce görürsün sen, diyor. 
Eh, pek yanlış tahmin etmişim denemez. Çünkü Atilla Taş 15 Temmuz’dan hemen sonra “Silahlı terör örgütü üyeliği”nden içeri atıldı, 8 ay yattıktan sonra 1 Nisan’da bazı gazetecilerle birlikte tahliye edildi, ve tahliye edilir edilmez yine gözaltına alındı. 

 

Aziz Nesin: Bilimkurgu denilen roman türünün yeni ve gerçekçi modeli

“Kitabın türünü belirleyemedim. Roman değil, ama roman. Anı değil, ama anı. Günce değil, ama günce. Özyaşamöyküsü değil, ama özyaşamöyküsü. Bir araştırma değil, ama araştırma. Bence, bilimkurgu denilen roman türünün yeni ve gerçekçi bir modeli diyebiliriz bu kitaba. Çünkü bilimsellikle düşsellik, imgeyle gerçek, varolanla, varsayılan, söylenenle söylenmek istenen iç içe. (...)
Gerek Kenan Evren’in konuşmalarından derlenmiş, gerekse onun konuşma biçemiyle anı biçiminde yazılmış olan bu kitaptan, özellikle yaşadığımız böyle günlerde aldığım tadı başkalarıyla da üleşerek artırmak istediğim için, kitabın okunmasını salık veriyorum.
Yaşamım boyunca bu denli keyifle okuduğum başka bir kitap anımsamıyorum.”

Kitabın arka kapağında yer alan bu satırlar Baskın Oran’ın 1989’da yayınladığı Kenan Evren’in Yazılmamış Anıları’na önsöz olarak yazılmıştı. Büyük usta Aziz Nesin, aynı yöntemle aynı espri içinde yazılmış elinizdeki kitabı okusaydı herhalde aynı satırları yazardı.

 

Baskın Oran

Uluslararası ilişkiler emekli profesörü. 1945 İzmir doğumlu. 1968’de bitirdiği SBF’de (Mülkiye) asistanken 1971 ve 1980 cuntaları tarafından toplam dokuz yıl iniversiteden atıldı. Her seferinde açtığı davaları kazanarak geri döndü.
1999-2009 arasında Avrupa Konseyi Irkçılık ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu (ECRI) nezdinde ulusal irtibat görevlisi idi. Ekim 2004’te Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu’nun Azınlık ve Kültürel Haklar Raporunu yazınca mahkemeye verildi ve beraat etti. Aralık 2008’de Ermenilerden Özür Kampanyasını başlatan dört kişi arasında yer aldı. Nisan 2013’de Kürtlerle Barış Süreci çerçevesinde Akil İnsanlar Ege heyetinde bulundu.
Sekseni aşkın bilimsel makalesi var. Uluslararası ilişkiler, milliyetçilik, azınlıklar, siyasal mizah, anı, sözlü tarih, Kürt meselesi, Ermeni meselesi konularında 20’den fazla kitabı yayınlandı.. Bunların arasında 1989’da basılan Kenan Evren’in Yazılmamış Anıları da bulunuyor.
Haftalık yazıları Agos’ta (2000’den beri), T24’te ve artıgerçek’te yayınlanıyor.

 

Anılardan:  5 Şubat 2016

“Can Dündar ile hempası Erdem’in iddianameleri açıklandı. Ağırlaştırılmış müebbet! Çünkü açıkça askeri casusluk! Ayrıca, silahlı terör örgütüne bilerek isteyerek yardım. Çok basit: MİT tırlarını yakalayanlar=paralelciler. Paralelciler=FETÖ terörcüsü. Dolayısıyla Can ve Erdem=terörist!
Medyamız, böyle durumların Amerika’da da büyük ceza gördüğünü bu Asanj ve Mening denilen alçakları örnek göstererek ispatladı.
Ama hainler, hemen itiraz! Neymiş efendim, bunlar ABD’nin gizli arşivlerini çalmışlar, oysa bu Can ile Erdem gazetecilik yaparak mevcut bir haberi basmışlar.” (...)
“Sürekli hücum edersen senin üzerine gelemezler. Gezi darbesi, MİT tırları darbesi. Bunlar en ağır şekilde ibret-i alem olacak biçimde cezalandırılmalıdır. Aksi takdirde hedef ben olduğum cihetle, sonunda ya mahkemeye verip süründürürler yahut bunların kötü niyetlerine hedef olmamak için yurt dışına kaçmak zorunda kalırım...”