Fatih-Harbiye’den Çukurambar’a



Artı Gerçek

Muhafazakâr üst-orta sınıfın dönüşümünü araştıran Aksu Akçaoğlu'na göre muhafazakârlar, yerli ve milli olmaktan uzaklaştıkları eleştirilerine İslami kültür oluşturarak yanıt veriyor.


Ayşe ÇAVDAR


Kitabın adı, Zarif ve Dinen Makbul.

Aksu Akçaoğlu’nun Çukurambar’da yaptığı sıkı bir alan çalışmasına dayanan doktora tezinden çıktı.

Alt başlık: Muhafazakâr Üst-Orta Sınıf Habitusu…

Türkiye 1990’lardan itibaren muhafazakâr orta sınıfın yükselişine sahne oldu. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren kendini devletin ve kapitalizmin nimetlerinden tecrid edilmiş hisseden bir ekip hem siyasetin hem kapitalizmin dümenine geçti. Bu siyasal değişimin, devletin merkezine yerleşmek suretiyle palazlanan muhafazakâr üst-orta sınıfın hayat tarzına yansımaması mümkün değildi. Başlangıçta tedbirle, sonra her türlü tedbiri elden bırakan bir hızla ve derken kaybetme endişesiyle yüklü bu yükselişin bir bedeli ve o bedelin bir telafisi de olacaktı elbette. Bu konuda yapılan çalışmalardan biri "Zarif ve Dinen Makbul". Aksu Akçaoğlu, muhafazakâr orta sınıfın geçirdiği siyasi dönüşümün hayat tarzlarına yansımasını konu edinen bir araştırma yaptı. Saha olarak Çukurambar’ı seçti ve kapitalist piyasa ekonomisiyle bütünleşik bir muhafazakârlığın mekânsal, bedensel ve zihinsel dönüşümünü araştırdı. Akçaoğlu’na göre Çukurambar ve burada cisimleşen hayat tarzı dönüşümü Fatih-Harbiye karşıtlığı içinde anlaşılamaz. Aksine yeni bir siyasal, toplumsal, kültürel evrenin işaretleriyle yüklü. Akçaoğlu ile yaptığımız bu söyleşinin konusu ise kitaptan taşmış olabilecekler…

Nereden aklınıza geldi Çukurambar’ı çalışmak? Hangi sorularınıza cevap aradınız orada?

1990’larda filizlenmeye başlayıp 2000’lerden itibaren iyice belirginleşmeye ve yaygınlaşmaya başlayan muhafazakâr orta sınıfın hayat tarzında bir farklılaşma vardı. Bu benim dikkatimi önceden beri çekiyordu. Bununla paralel bir siyasi dönüşüm de vardı. Sorum şuydu: Acaba hayat tarzlarındaki dönüşümle siyaset alanındaki dönüşüm arasında bir ilişki var mı? Buna cevap aramaya çalıştım. 1970-2000 arası genel olarak Türkiye’de muhafazakâr siyasetin ürettiği muhalefet üç karşıtlık etrafında şekilleniyordu: Seküler devlete, kapitalist ekonomiye ve modern toplumsal yaşama karşı muhalefet. Bu siyasi duruş muhafazakâr orta sınıfa muhalif bir yaşam tarzı hediye etmişti. Özellikle orta sınıflarda şehrin yalıtılmış bölgelerinde kurulmuş sitelerde, akrabalık ve dayanışma ilişkileri etrafında örülmüş güçlü dayanışma ağları kuruldu.

Akrabalık ve komşuluk var mıydı bu sitelerde?

Vardı ama bu yalıtılmış sitelerdeki sosyal hayat akrabalık ve komşuluk ilişkilerinden ibaret değildi. Güçlü dini motivasyonlar, örneğin bir dini cemaatin parçası olmak, sosyal hayatı derinden etkiliyordu.

Bir havuz oluşturuyor gibi, biraz akrabalardan, biraz komşulardan, ama onların sınıf atlayabilmişlerinden, hepsini istemiyor. Dolayısıyla aslında seçici hatta seçkinci bir yeni öykü yazma durumu var sanki.

Pek tabii. Zaten bu yalıtılmış site hayatında somutlaşan alternatif bir yaşam arayışı, özü itibarıyla belirli bir sınıfsal birlikteliği zorunlu kılıyordu. Çünkü zaten mevcut düzenden kendinizi yalıtma isteğine sahip olmak, alternatif bir hayat kurma heyecanı hissedebilmek, bunları hayata geçirebilmek için mevcut dünyadan kopacak bir birikime sahip olmanız lazım. Bir alternatif arayacak kadar ekonomik gücünüzün olması lazım. Bu tamamıyla bir orta sınıf arayışıdır. Bu nedenle buraya gelenlerin sınıfsal bir zeminde buluştuğunu söyleyebiliriz. 2000’lere kadar bu bahsettiğim yalıtılmış site hayatı etrafında alternatif hayat tarzı arayışı iki etki üretti. Bunlardan ilkine üretken etki diyebiliriz. Bu güçlü dayanışma ağları, özellikle siyasal İslamcılık 1990’larda yükselmeye başladıktan sonra, Türkiye’deki mevcut kurumlara alternatif kurumlar oluşturmaya başladılar. Yani buradan bir girişimci sınıf çıktı. Alternatif medya mesela. Muhafazakâr basın her zaman vardı ama 1990’lara bakarsanız muhafazakâr medya kuruluşlarının mantar gibi çoğaldıklarını görürsünüz. Muhafazakâr kanallar açıldı, Kanal 7, TGRT… Muhafazakâr oteller, giyim kuşam markaları vb. şimdi aklıma gelmeyen pek çok hayat tarzı kurumu. İkincisi bu güçlü dayanışma ağları bir taraftan ekonomik sermaye üretirken diğer taraftan zenginliğin kamusal hayatta sunumunu baskıladı. Yani zenginliğin, orta sınıf konumunun toplumsal hayatta sunulması, gösterişli tüketim kalıpları ayıplandı. Dolayısıyla zenginleşse de muhafazakâr orta sınıf, bunu kamusal dünyaya sunmak konusunda çekimser davrandı. Diğer orta sınıflardan ayıran özelliklerinden biri de buydu: Anonim toplumsal hayata katılmak konusunda çekimserlik. Muhafazakâr bir çevrenin içindesiniz, kendinizi yalıtmaya çalışıyorsunuz, ama hayatı bu çevrenin içinde geçirmeniz de mümkün değil. Diğerleriyle karışmanız lazım, ama karıştığınız zaman toplumsal ilişkilerde çekimserlik baş gösteriyor. İkincisi, özellikle en çok kendisini eğitim kurumlarında hissettiren mevcut bürokrasiye karşı tepkisellik. Bunu en çok türbanlı öğrencilerin 1990’lar boyunca Türkiye’yi sarsan başörtüsü yasağına karşı gösterdikleri muhalefette görüyoruz. Bunun dışında bir de net bir şekilde beğeni kalıpları, yani tüketim dünyasıyla kurulan ilişkilerdeki sadelik. En net şekilde kadınların kıyafet tercihlerine yansıyan sadelik, koyu renkli, uzun giysiler 1990’lara kadar muhafazakâr orta sınıf beğenisini temsil ediyordu. Türban da bir noktaya kadar bu muhalif muhafazakârlığın sembolü idi.

YORGUNLUK ALAMETLERİ

Bu bahiste kitapta şöyle bir ifade kullanıyorsunuz: Çileci, dayanışmacı, muhalif hayat. AKP’ye de milli görüş gömleğini attık deme cesaretini veren şey, bu çileci, dayanışmacı, muhalif hayattan duyulan yorgunluk olabilir mi?

Olabilir, bütün bu dönüşümün arkasında aslında iki tip yorgunluktan bahsedebiliriz. Bunlardan ilki, İslamcı muhafazakârlığın bir kısır döngü halinde yasaklanmayla neticelenen muhalefetinden duyulan yorgunluk. İkincisi ise muhafazakâr girişimcilerin kapitalizme karşı geliştirilen muhalefetten yorgunluğu. Bu iki yorgunluk yan yana büyüdü. 1990’ların başında Milli Görüş hareketi iyice güçlenirken ve sert mücadeleler içine girmişken, bir tarafta da Tekbir Giyim güçleniyordu. Bir tarafta Adil Düzen’i savunan bir siyaset güç kazanırken, diğer taraftan da modasını kurmayı, böylelikle modayla birlikte Müslüman hayat tarzını yaygınlaştırmayı amaçlayan bir eğilim başladı.

Ama Tekbir Giyim’e hemen de rıza göstermediler. 28 Şubat sonrasında bu tür hikâyelere rıza daha yaygın hale gelmeye başladı sanki. Tekbir Giyim’in tüketicisi eğitimli İslamcılar değildi.

Bunun öncesine uzanan bir doymuşluk, sınırlarından taşma arayışı vardı. 1990’larda bunu en net Tekbir Giyim gibi arayışlarda görebiliyoruz ama bütün bunlar genel muhafazakâr dünya içinde “sapkın” olarak görülen arayışlardı.

O yüzden de uzun süre karşılık bulmadı.

Bunun kendisine daha rahat bir şekilde tüketici bulabilmesi ancak 2000’lerden sonra oldu. Ben sahaya çıktığımda, Türkiye’de dört muhafazakâr kadın dergisi vardı. Önce Âlâ kurulmuştu. 2012’de takip etmeye başladığımda sayıları dörde ulaşmıştı. Ve bunlar gerçekten de gittiğim kitapevlerinde hızla tükenen, ay sonu geldiğinde eski sayısı bulunmayan dergilerdi. Dolayısıyla okuyucusu, tüketicisi olan ve somut etkiler üreten dergiler haline gelmişlerdi. Muhafazakâr orta sınıf hayat tarzlarında gözlemlenen dönüşümlerin arkasında siyasi dinamikler bulunduğunu ileri sürüyorum. İslamcı muhalefetin beraberinde getirdiği bir şey vardı, Türkiye’deki yerleşik düzene karşı geliştirdiği direnç. Bu da İslamcı partilerin ve başka organizasyonların kapatılması veya yasaklanmasıyla sonuçlanıyordu. Artık bu kısır döngüye bir son vermek amacıyla İslamcı hareket içindeki reformist kanat AKP’yi kurduğunda bu üçlü muhalefete son verdiler. Ya tamamıyla rafa kaldırdılar ya da esnekleştirdiler. Mesela kapitalizme konulmuş şerhler tamamen kaldırıldı. Cihan Tuğal’ın çalışmalarında gösterdiği gibi kapitalist düzenle tamamıyla bütünleşildi. Seküler devlete karşı geliştirilmiş muhalefet sona ermedi ama devletin resmî laiklik tanımına alternatif, daha esnekleştirilmiş, daha muhafazakâr bir laiklik tanımı geliştirildi. Devletin farklı dini cemaatlere tarafsız olacağına dair muhafazakâr bir laiklik tanımı diye özetleyebiliriz.

Bu tabii 2007’ye kadar olan durum.

Tabii, sonra siyasetteki mücadeleler netleştikçe bu tanımlar ve uygulamalar bambaşka mecralara doğru gitti. Bütün bu hikâye 2013’e kadar uzanan zaman dilimi için açıklayıcı olabilir. Gezi’den sonra bambaşka mecralara evrildi siyaset. 2013’e kadar AKP’nin temsil ettiği muhafazakârlık, kapitalizmle bütünleşmeyi, alternatif bir sekülerliği ve modern toplumsal hayata karşı daha benimseyici bir tutumu ifade ediyordu. Bunun hayat tarzına tercümesi de yalıtılmış bir hayat tarzına olan ihtiyacın ortadan kalkmasıyla şekillendi.

ÇUKURAMBAR: MENZİL Mİ, YOLUN SONU MU?

İhtiyaç kalktı ama yalıtılmış olma durumu ortadan kalktı mı gerçekten? Mesela, seküler orta sınıftan daha bile fazla paraları oldu ama neden gidip Çankaya’ya yatırım yapmak yerine Çukurambar’da bir yeni şehir kurmayı tercih etti? Dışlanmanın iradi olarak kabullenilmesi söz konusu ve hatta o dışlanmayı bir avantaja dönüştürme durumu…

Çankaya’da oturanlar da var ama niçin Çukurambar? 2000’lere kadar Çukurambar gecekondulaşmadan apartmanlaşmaya zaten geçmiş durumda. Bu apartmanlarda yaşayanlar büyük oranda CHP seçmeni. Çukurambar aslında Çankaya’dakinden siyasi anlamda çok farklı bir profil değil. Çukurambar’ın ortaya çıkması birkaç şanslı tesadüfün bir araya gelmesinin ürünü. Yani planlanmış, kolektif bir program neticesinde inşa edilmiş bir yer değil. 1990’ların ortasında bir muhafazakâr siyasetçi Çukurambar’da bir kooperatif kuruyor. O zaman RP milletvekili bir müteahhit. Bu kooperatiften daire alanlar da yine RP milletvekilleri.

Gene aynı durum söz konusu… Biz bize yaşayalım hikâyesi nereden çıkıyor?

Tamamen siyasi muhalefetin etkisiyle geliyor. 1970’lerde başlayan alternatif düzen arayışı kolektif bir arayışa dönmüş durumda. İslamcı siyasetin omurgasını teşkil eden ve kökleri 1970’lerden daha eskiye uzanan bir arayış aslında bu. Alternatif, Kur’an ve sünnetle uyumlu bir toplumsal dünya arayışı. İslamcılığın omurgasını bu teşkil ediyor. Dolayısıyla bunu uygulamaya koyma arayışı bu siyasetin içindeki insanlar için çok garip bir şey değil. Bunu kurmaya çalışıyorlar ama ne kadar başardıkları ayrı bir tartışma konusu. Ama hep kendi aralarında bir kolektif hayat kurma, bunu sitelerle fiziksel olarak inşa etme arayışı bu siyasi arayışın somutlaşmış karşılığı. Niçin bu arayış sona erdi sorusunun cevabı bence siyasi muhalif haraketin sönümlenmesinde saklı. Sürekli kapatılmakla neticelenen siyasi muhalefetin ve alternatif düzen arayışının yerine mevcut düzen içinde muhafazakâr bir iktidar arayışı. Bu yeni siyasi konumun kentsel mekâna yansıması bence Fatih-Harbiye karşıtılığı üzerinden anlaşılamayacak yeni bir kategorinin doğmasıyla sonuçlandı. Fatih-Harbiye karşıtlığının hükümsüz olduğunu söylemiyorum. Artık Fatih-Harbiye’nin yanında bir de Çukurambar var. Yerleşik düzene karşı geliştirilmiş muhafazakâr muhalefetin sona ermesinin mekânsal karşılığı Çukurambar’dır.

Bu muhalefetin bittiğinden emin değilim. Ama nesnesi olmayan bir muhalefet hâlâ var orada. Bu yüzden çok rahatlıkla mağduru oynayabiliyor. Muhalefet bir tür ayrıcalık talebine dönüşmüş durumda ve bu yeni yerleri de ayrıcalık mekânları olarak tasarlıyor sanki.

Ayrıcalık?… Hiç böyle düşünmemiştim. Emin değilim. Yapmaya çalıştığı şey aslında bir siyasi grup kurmak. Bunu da “Batı taklitçiliğinden etkilenmiş,” “Siyonist kapitalizmin uşaklığını yapmış” olan yerleşik düzenin temsilcilerinden tamamen kopup, yerli ve milli bir siyasi grup oluşturarak onu tamamen ayırma çabasının bir sonucu olarak görüyorum.

Ve kendi kurduğu grubu da ayrıcalıklı kılmak…

Olabilir. Bu ayrıcalık veya bir elit üretmek, İslamcı siyasetin çeşitli fraksiyonlarında yaygın olarak görülebilen bir arayış. Bunu şimdi düşünüyorum, bence Çukurambar bu yalıtılmış, ayrışmış muhafazakâr kolektif hayatın sona ermesini temsil ediyor. Eski arayışın, kentsel mekân üzerinde alternatif bir düzen kurma arayışının bittiği nokta bence Çukurambar. Dolayısıyla Akevler’den çok farklı. Bence Başakşehir’den de çok farklı.

Başakşehir’in birinci etabından çok farklı, ikinci farklı etabına çok yakın, ama dördüncü ve beşinci etaplarıyla aynı.

Olabilir. Bülent Batuman’ın bir konuşmasını dinlemiştim, Başakşehir’in birinci etabının çok daha gettovari bir yapısı olduğunu söylüyordu. Bu haliyle 2000’ler öncesi alternatif İslami bir düzen arayışının bir karşılığı olabilir. Çukurambar hiçbir zaman böyle bir yer olmadı. Çukurambar’da bugün bile mahalledeki seçim sandıklarına baktığınızda birinci parti olarak CHP’nin çıktığını görürsünüz. Dolayısıyla Çukurambar muhafazakâr orta sınıfın kendisini ayrıştırabileceği bir mekân değil. Tam tersine birlikte yaşadığı, kapı komşusunun belki CHP’li bir milletvekili olduğu bir yapılaşma. Daha heterojen bir yer bu anlamda. Muhafazakâr siyasetteki, onun düzenle bütünleşmesini bir açıdan temsil eden, onun mekânsal karşılığı olan bir mahalle olduğunu düşünüyorum.

MUHAFAZAKÂR ORTA SINIFIN DİN KLAVUZU: MESNEVİ
Bourdieu’dan yola çıkarak anlatıyorsunuz bu hikâyeyi. Dini sermayeden bahsediyorsunuz. Araştırmanızı yaparken kendinizi konumlandırdığınız Sufiyane özgün bir mekâna benziyor. Oradaki dini etkinliklerin dünya hayatına dönük ağ oluşturma çabasının bir parçası olduğu izlenimine kapıldım, ne dersiniz, yanılıyor muyum?

Sufiyane’de ney kursuna gittim ve Mesnevi Sohbetleri’ne katıldım. Mesnevi sohbetleri de bana bu dönemin özgün bir etkinliği gibi geliyor. 2000’ler öncesinde Mesnevi’nin bu derece rağbet gördüğünü sanmıyorum. Bu çok daha orta-üst sınıf muhafazakârların ilgi duyacağı yarı entelektüel yarı dini bir etkinlik. Yapılmaya çalışılan şey Mesnevi’den yola çıkarak günümüzde Müslümanların kapitalist ve seküler dünya karşısındaki imtihanlarında ne gibi şeylere dikkat etmeleri gerektiğine dair rehberlik etmek. Bir tür aslında günümüz koşullarında Müslümanlığın ontolojisini, epistemolojisini katılımcılara aktarmak.

Bu dini etkinlikler de dünyaya yönelik bir network’ün parçası olmayı mı sağlıyor?

Aslında pek değil. Çünkü bu insanların çoğu emekli bürokratlardır ve genç girişimcilerdir, mesela kentsel dönüşüm alanında çalışan müteahhitlerdir. Fakat bunlar arasında bir iş ilişkisi yok. Böyle bir sohbeti niye var? İnsanlar Cumartesi sabahı erkenden kalkıp buraya niye geliyor? Kastettiğim de erkekler, kadınlar giremiyor. Böyle bir şey niye var? Benim cevabım şu: Müslüman burjuvazi eleştirileri o kadar güçlü ki can yakan bir damgaya dönüşmüş durumda. Çukurambar’da yaşayan muhafazakârlar, kendilerine yöneltilen yerli ve milli olmaktan uzaklaşma ya da milli kültürden yabancılaşma eleştirilerine karşı bir şeyler yapmaya, bu eleştiriyi tersine çevirmeye çalışıyorlar. Bunun karşılığı şu: Dini hayata yapılan yoğun bir yatırım ve aslında bir İslami kültür oluşturma…

Yine bir ayrıştırma söz konusu galiba. Kendi elitini yaratıyor, elit bir dil de yaratması lazım. Sufiyane de bu dili ürettiği yerlerden biri olabilir mi? Yalnızca sekülerlerden değil, aynı zamanda Müslüman alt sınıflardan da farklılaşacağı bir alan…

Müslüman’ın zenginlikle, parayla imtihanı. Sufiyane’deki en yoğun tartışma konularından biri bu. Müslüman parayla imtihanında nelere dikkat etmeli? 2000’lere kadar olan kısmı konuştuk; bir lokma bir hırka felsefesinin telkin edildiği bir dönem. 2000’lerden sonra, bu yerlerde konuşulan şey şu: “Zenginlik İslam’da yasaklanan bir şey değil. Haram yemeden kazanıyor ve helal daire içinde kalarak bunu harcıyorsan bunda bir kötülük yok.” Bu telkin ediliyor. Fakat nasıl? “Sen zenginken ve tüketirken İslam’ın senden beklediği yoksullara yardım gibi işlerden vazgeçmiyorsan zengin olabilirsin. Sorun yok, bu İslam’da yasak değil, fakat bununla birlikte paranın kölesi olmamalısın. Bu dünyada Allah rızasını kazanmak için yaşadığını unutmamalısın.”

Mesela yolsuzluk meselesi hiç konuşuldu mu bu toplantılarda?

Bunlar şikâyet konuları. Mesele bu zaten. “Biz parayla imtihan ediliyoruz. Bu imtihanda muhafazakârlar aslında pek de başarılı bir performans sergilemiyorlar, aman dikkat edelim. Burada bizim Allah’ın rızasını kazanmak için yaşadığımızı unutmayalım. Bir taraftan yoksullara yardım etmemiz lazım ama sadece Türkiye’deki değil, Türkiye dışındaki Müslümanlara da yardım etmemiz lazım…” Bunları sürekli tekrarlıyor. Bir taraftan ayrıcalıklı bir dil kurmaya çalışıyor, diğer taraftan da bir hatırlatma işlevi görüyor. 10-15 yıl içinde unutulduğu düşünülen eski dayanışmacı halin varlıklı koşullarda yeniden kurulması için bir teşvik.

Kitabınızdaki anekdotlardan birinde Keçiören’de yaşayan bir genç kadın, Çukurambar’da kendini evinde hissettiğini söylüyor. Çukurambar ne kadar ev?

Ev mesela huzurlu bir yerdir. Orada kendimizi rahat ve oraya ait hissederiz. Böyle bir aidiyet hissinin Çukurambar’da var olduğunu düşünmüyorum. Muhafazakâr orta sınıf kendini bu mahallede huzurlu mu hissediyor? Bence hayır, gerilimli hissediyor. Mahallenin havasına sinmiş bir gerilim var. Sürekli muhafazakâr burjuva olmadığını kanıtlama gayretinin kamusal hayata sindiği, insanların bunu bir şekilde kanıtlamayı görev bildiği bir hayat görüyorum ben orada. Dolayısıyla rahat, ev bellenmiş bir yer değil. Neredeyse bütün görüşmelerde eski mahallelere övgü vardı. Çoğu Keçiören’den gelmişti. “Keçiören’de ne kadar rahattık, hiç böyle görünmüyordu vs.”

HUZUR VE İSYAN

Selamlaşabiliyorduk komşularımızla, çekirdeğimizi de çitliyorduk.

Asansöre biniyor, selam verdiği insan selamını almıyor. Burada yoğun bir gerilim hattı var. Bu gerilim onları yaşadıkları yerden sürekli şikâyet etme haline doğru itiyor. “Çukurambar Müslüman burjuvazi ile özdeşleşmiş bir mahalle ama biz onun içinde değiliz” demeye çalışıyor her haliyle.

Kimse onun içerisinde değil ama orada yaşıyor…

Sürekli bu gerilimi ve kendilerine yöneltilmiş eleştiriyi tersine çevirme hali. Dini hayata harcanan enerji ve zamanı artırıyor. Büyük oranda girişimci insanlar. Mesaileri bütün günleri. Bütün gün çalışıyorlar ama en ufak bir arada akıllı telefonuna indirdiği bir uygulamadan günün hadisini okuyor. Eve geliyor, İbn Arabi’yi Arapça orijinalinden okumaya çalışıyor. Hafta sonları sabah bir brunch yapıyor ama sonra çocuğun kolejindeki bir dini etkinliğe arkadaşlarıyla birlikte katılıyor.

“Zenginim ama burjuva değilim. Birikim yaptım ama yardım da ediyorum. Eski mahallemden koptum ama dinden kopmadım…” Bütün bunlar telafi çabasının bir ürünü gibi görünüyor.

Bu olabilir. Ben şöyle ifade ederdim alandan yola çıkarak. Sabah kalkıyor önce Mesnevi sohbetlerine gidiyor, sonra bir brunch, sonra gene bir cemaat etkinliği, bütün bunlar aslında, “ben başarılı bir iş adamıyım, ama değişmedim. Tamam kıyafetim değişti, spora gidiyorum artık haftada iki kere, yurt dışında tatil yapmazsam kendimi rahat hissedemiyorum, ama bununla birlikte benim ruhum hâlâ eskisi gibi, Müslüman benliğim değişmedi, hatta bunun üstüne de başka şeyler koydum” gibi bir iddia taşıyor.

Peki bundan da yorulmayacak mı? Daha önce çilecilikten, dayanışmacılıktan yorulmuşlardı. Şimdi onları telafi etmekten de yorulmayacaklar mı?

Arada isyan durumlarının olması çok olası. Bununla birlikte bu telafiyi bir şekilde tamamen bırakabileceklerini sanmıyorum. Çünkü bu, bütün bir eleştiri saldırısına karşı ellerindeki tek söylemsel repertuar. Bunu da bıraktıkları anda bütün bir siyasi grup çökebilir.

Bana da sanki oraya gidiyormuşuz gibi geliyor. Seçkinler, bugüne kadar seçkin olamamışları sırtlarında taşımak istemiyorlar.

Bu ancak genç kuşaklarda mümkün olabilir. Kuşaklar arasında muhafazakârlık büyük bir dönüşüm geçiriyor. İlk kuşakla ikinci kuşak bambaşkalar, üçüncü kuşağın nereye doğru evrileceğini tahmin etmek çok zor. Daha evvel kendi ebeveynlerinin karşı karşıya kalmadıkları toplumsal etkileşimler içinde buldular kendilerini. Küreselleşmiş bir dünyadasınız, sosyal medya hayatınızın orta yerinde duruyor. Hiçbir şey saklanamaz, her şey aşikâr. Böyle bir dünyada nereye savrulacakları belirsiz. Müslüman benliği yeniden üretmeye ve eğitime yapılan vurgunun bu denli yoğun olmasının sebebi de bu. Yeni bir kuşak geliyor ve bu kuşağı kontrol altında tutmamız lazım telaşı.

Pek başarılı gibi görünmüyor bu girişimler..

Hayır, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da hemen her fırsatta söylediği şey bu. Bu mevzu muhafazakârların hayatındaki temel gerilim noktası olarak duruyor. Kültürel alanda bir iktidar kuramadık. Bu büyük bir gerilim.

Buraya pek de yatırım yapmadı aslında. Başta seçtiği aks bu değildi.

Çok da keyfi bir şey değil bu. Hayatta kolektif coşku diye bir şey var. Hayatı tamamıyla dini söylem etrafında kurgulamanız mümkün değil. Çünkü bu varoluşsal bir şey. Bir şarkı, bir film ya da bir dans bu kolektif coşku için gerekli kaynakları veriyor. Muhafazakârlar, dini hayat dışındaki bu kolektif coşku kaynaklarına yeterli yatırımı yapmadılar. Bütün emeği dini alana kaydırdılar.

Milliyetçiliği de parası neyse verip satın aldılar, ama o da yetmemiş gibi görünüyor.

Milliyetçilikle de çok sıkı bağları var. Milliyetçi kültürün yeniden üretiminde başarılı işleri var. Diriliş Ertuğrul gibi. Müzik alanında olmadı. Mizah alanında yapmaya çalıştılar olmadı. Bunu çoğaltabiliriz. Tiyatro, müzik, sinema, edebiyat… Buralarda istisnai örnekler olmakla birlikte genel bir başarı çıkmadı.

İHMAL EDİLMİŞ ÇOCUĞUN YENİ DEĞERLERİ

Sözünü ettiğiniz muhafazakârların cumhuriyet fikriyle araları nasıl? Acaba kendilerini cumhuriyetin başarısızlığa uğratılmış, ihmal edilmiş çocukları olarak mı görüyor hâlâ? Biraz da bunun acısını çıkartıyor olabilirler mi?

Bence evet. Muhafazakâr orta sınıf özelinde konuşuyoruz, daha alt sınıf muhafazakâr ailelerde bambaşka şeyler görürüz. Muhafazakâr orta sınıfta şöyle bir durum var: Mesela Atatürk tamamıyla eleştirilip, karşı çıkılan bir figür değil. Kurtuluş Savaşı’nı yönetmiş başarılı bir asker olarak önemseniyor. Fakat erken cumhuriyet dönemindeki devrimlerin tasarlayıcısı olan Atatürk, siyasetçi Atatürk ciddi biçimde eleştirilen bir figür. Kurucu lider olarak saygı duyulan, ama devrimleriyle sürekli eleştirilen biri. Erken Cumhuriyet, bir tür yabancılaşma hamlesi olarak tasvir ediliyor. Yerli ve milli kültürün bir kenara itildiği, bu kültürün temsilcisi olan insanların atıl durumda bırakıldığı, kendi potansiyellerini gerçekleştirmelerine müsaade edilmediği bir dönem olarak görülüyor. Erken Cumhuriyet’le ilgili bir sorun var ama Cumhuriyet karşıtlığı değil bu. Osmanlıcılık da daha çok bir motivasyon olarak var. Ama Cumhuriyet’in alternatifi olarak konumlanmıyor. Erken Cumhuriyet’e şerh koymak şartıyla, orta sınıf muhafazakârlar Cumhuriyet’le aralarındaki meseleyi en aza indirgediler.

Bir de babaların sessizliği meselesi var. O bana enteresan geldi. Anekdotlardan birinde bir erkek, çocuklarını sorularıyla sürekli sıkıştırdığını, oysa babasının ne kadar az konuşan, huzur veren biri olduğunu anlatıyor. Ama sanki babasının onun hakkında ne düşüneceğinin farkında olmaktan kaynaklanan bir sessizlik övgüsü gibi geldi bu bana, ne dersiniz?

Olabilir, iki yönlü bir şey var. Bir taraftan babalarının kurduğu iş hayatını bir basamak öteye götürmüş, daha başarılı, daha büyük işler yapan insanlar… Bunu yaparken de kendi babalarını tarif eden bazı şeylerden de yoksun kalmışlar. Bunlara özlem duyuyor. Bir köşeye çekilip sessiz bir odada Kur’an okumak özlem duyulan bir şey. Ama gerçekleşmesi de pek mümkün değil. İş hayatı bütün bir hayatı domine etmiş durumda. Sakin bir yaşam tarzı muhafazakâr orta sınıf için artık mümkün değil. Piyasa içinde rekabet etmek durumundalar ve bunun için de çok çalışmak zorundalar. Sürekli iş hayatının uyaranları tarafından rahatsız edildiğiniz bir dünya bu.

Peki hâl bu iken muhafazakârlığın yeni bir tanımı mı var? Çünkü muhafazakârlığın referansları geçmişte. Ama oraya dönülemeyeceğinin de farkında. O zaman nereye bakacaklar…

Onun için değişen bir şey yok. Onun referans noktası yine Osmanlı, sahabe dönemi vs. Hâlâ bir şekilde onu inşa etme derdinde olduğunu düşünüyor. Muhafazakârlarda yeni olan şey piyasa değerlerini içselleştirmiş olmaları. Dünyaya bu piyasa değerlerinden örülmüş bir gözle bakmaları ve daha önce alışık olmadığımız bir hayat tarzı inşa etmeleri.


Aksu Akçaoğlu kimdir?

1982’de Tekirdağ’da doğdu. İstanbul Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans ve doktora derecelerini ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nden aldı. 2014-2015 akademik yılında UC Berkeley Sosyoloji Bölümü’nde misafir araştırmacı olarak bulundu. 2017’den beri Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nün akademik kadrosundadır. Temel ilgi alanları, kentsel mekân ve tüketim, toplumsal farklılaşma ve iktidar, muhafazakâr siyaset ve toplum kuramıdır.