'İdlib’deki savaş atıkları Kürtlere karşı kullanmak için korunuyor'



Artı Gerçek

Türkiye’nin İdlib’deki selefi gruplar için istediği ateşkesin sürdürülebilir olmadığı belirtiliyor.


Rusya ile Türkiye arasında imzalanan İdlib’de "silahtan arındırılmış bölge" mutabakatı gereği selefi grupların 15 Ekim'e kadar 15- 20 kilometrelik alandan geri çekilmesi gerekiyor. Bölgeyi yakından takip eden gazeteci Ferhat Aktaş, Türkiye’nin Suriye politikasını Mezopotamya Ajansı’na (MA) değerlendirdi.  "AKP iktidarı ‘ecdat’ ve ‘ümmet’ vurgulu, ‘fetih’ ve ‘cihat’ soslu bir düşünsel bulamaçla midesini şişirmenin hesaplarını yapıyor" diyen Aktaş, AKP iktidarının, Suriye krizini kendi iç krizinden çıkışın anahtarı olarak gördüğünü ve "ver mehteri" dedirten algı yönetimiyle Osmanlıcılık balonunu şişirdiğini vurguladı.
 
"HAREKET ÜSSÜ İDLİB"
 
AKP'nin İdlib'i son kale olarak gördüğü için önem verdiğini vurgulayan Aktaş, mutabakat sonrası Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun ifade ettiği, "Esed Rejimi İdlib’e girerek muhalifleri tamamen yok etmek istiyordu" söyleminin niyetlerinin özeti olduğunu dile getirdi. Aktaş, "Suriye’de vilayet düzeyinde varlık gösterebildikleri İdlib’in bir müddet daha ‘mevcut statüsünün’ sürmesi hem sahada uzatmalara oynamalarına yarıyor hem de Batı ile Rusya arasında gelgit yaşayan AKP iktidarına Rusya eliyle dönemsel başarı piyesleri yazdıran bir işlev görüyor. Şam, Halep, Lazkiye, Hama, Humus, Deraa ve Kuneytra’da kaybeden muhaliflerle artık dengeleri değiştirebilecek türden hamleler yapması imkânsız. İdlib, savaşın başından itibaren çokuluslu selefi örgütlerin Suriye’ye giriş güzergahı, toplanma noktası ve 2015’de Türkiye-Suudi Arabistan-Katar ortaklığıyla desteklenen ‘Fetih ordusu’ aracılığıyla düşürüldükten sonrada Halep ve Hama’yı tamamen işgal etmenin sıçrama tahtasıydı. Aynı zamanda kurgulanan cihadın sevk ve idaresinin yapıldığı hareket üssüydü. Şimdi ise Suriye’nin BM Daimî Temsilcisi Beşar el-Caferi’nin vurguladığı gibi; ‘çokuluslu cihadi terörizmin tabutuna son çivinin çakılacağı’ alandır. 
 
Bunlarla beraber AKP iktidarı fiili olarak kontrolü altında olan sınır bölgelerinde savaş artığı vekil güçlerine bir ‘teselli armağanı’ olarak mini İhvanistan kurma projesiyle ilgili. Böylelikle de elindeki bu zayıf kartla siyasi çözüm minvalli diplomatik süreçlere daha güçlü nüfuz etme gayreti içinde, İhvanistan’ın tasfiyesine koşut olarak da Suriye’nin geleceğinde bu savaş artığı güçlere siyasi bir meşruluk kazandırmanın arayışında. Kürtlerin mevcut kazanımlarını sabote etmenin aracı olarak bu güçlere ihtiyaç duyduğunu da kaydetmek gerekir" diye belirtti. 
 
"DÜNYAYA AÇILAN TEK KAPILARI TÜRKİYE’DİR"
 
İdlib’de El Nusra, Hurraseddin, Türkistan İslam Partisi, Ensar’ul İslam, Cundul Aksa, Ahrar’uş Şam, Nureddin Zenki Hareketi, Ceyş’ul İzze, Ceyş’ul Nas, Ceyş’ul Sünne ve Ulusal Kurtuluş Ordusu'nun olduğunu belirten Aktaş, bu örgütler kendi aralarında çatışmalar yaşadıkları gibi ideolojik çizgilerindeki aşınma nedeniyle de çok çabuk birbirlerine kanalize olabildiğinin altını çizdi. "İdlib ve çevresinin yüzde 70’i selefi örgütlerin hakimiyeti altında ve tamamının dünyaya açılan tek kapısı Türkiye’dir" diye devam eden Aktaş, Çeçenistan-Dağıstan, Libya, Cezayir, Çin-Uygur, Özbekistan, Filistin, Suudi Arabistan, Mısır, Avrupa ülkeleri ve Türkiye’den Suriye’ye gelenlerin motivasyonla konumlanan binlerce silahlı unsur için İdlib'in tutundukları son kayda değer alan olduğunu vurguladı. 
 
"İDLİB SON KALE"
 
Aktaş, sözlerini şöyle sürdürdü: "AKP iktidarının selefi-ihvancı örgütlerle kurduğu ilişkilerin niteliği değişmedi ancak bunlara hamilik yaparak beklediği sonuçları da elde edemedi. Şam’a çöreklenme hayalleri kurarken artık çaresizliğinde ifadesi olan dram temalı ‘İdlib son kale’ propagandası yapıyor. Bölgesel rejimler açısından bakıldığında en büyük kaybeden AKP iktidarıdır. Şimdi bir bataklığa dönüşen İdlib’de savaş artığı örgütlere bakmak ve taleplerini bir şekilde karşılamak durumunda. Yine akılda tutulması gereken bir diğer olguda selefi örgütlerin Türkiye’de yaygın ilişki ağı kurdukları gerçeğidir. İdlib’deki örgütlerle bağlantılı olan, aynı çizgiye sahip irili ufaklı çok sayıda oluşum çeşitli dernek, vakıf, platform çatısı altında Türkiye’nin dört bir tarafında faaliyet gösteriyor. Buna henüz selefi olmasalar da selefileşen grupları eklediğinizde yabana atılmaması gereken ciddi bir potansiyel tehlikeyle karşı karşıya olunduğu görülür. Suriye’yle sınır illerinin ‘Peşaverleşme’ riski kadar bahsettiğim bu tehlikede çok baş ağrıtacak. İdlib bir selefi bataklığı lakin Türkiye de zemin bulan bataklıkta ondan geri kalır değil." 
 
"SÜRDÜRÜLEMEZ"
 
"Hatay’ın hemen yanı başında dünyanın en azılı tekfircileri yuvalanmış, El Kaide sınır komşusu olarak geniş bir alanı kontrol altında tutuyor. Elbette bu fiili durum birçok tehlikeye kapı aralıyor" diyerek değerlendirmelerini sürdüren Aktaş, Hataylıların savaşın bitmesinin ve yanı başlarında kümelenen silahlı örgütlerin bir tehlike olmaktan çıkartılmasını istediğini ifade etti. Türkiye'nin Suriye'deki konumuna değinen Aktaş, şunları dile getirdi: "Suriye’ye hâkim olacağını sanırken artık Türkiye- Suriye sınır hattı boyunca kâh Esad kâh Kürt düşmanlığıyla yenilginin faturasını azaltmaya çalışıyor. Nereden nereye gelindi, ibretlik." Mutabakatla İdlib operasyonun dondurulduğunu ifade eden Aktaş, Türkiye'nin hamiliğine soyunduğu silahlı örgütlerin mutabakata göre hareket etmesini sağlamakla yükümlü olduğunu hatırlattı. Örgütlerin kolay kolay bu mutabakatı kabul etmeyeceğini anlatan Aktaş, "Bu mutabakat tarafların kararlılık ifadesi demeçlerine rağmen sürdürülebilir gözükmüyor" diye konuştu.
 
"ORTAK DÜŞMANA KARŞI KADER BİRLİĞİ"
 
Aktaş, sözlerini şöyle tamamladı: "İdlib mutabakatında ‘terörist’ olarak tanımlanan El Nusra/HTŞ buradaki hakimiyetini başkalarıyla paylaşmayacak, hep yaptığı gibi anlaşmazlık yaşadığı diğer örgütlere şiddet uygulayacaktır. Erdoğan’a verilen ‘radikalleri ve ılımlıları’ ayrıştırma görevinin sahada karşılığı yok. İdlib ve çevresinin yüzde 70’ini kontrol altında tutan El Nusra, TİP, Hurraseddin gibi örgütler sahadaki diğer örgütleri ya güç kullanarak ya da ‘ortak düşmana karşı kader birliği’ zorunluluğuyla çekim alanlarında tutmaya devam eder. Ilımlı diye tarif edilenlerinde çoğu bunlardan farksızdır. Suriye yönetiminin İdlib mutabakatını ‘sınırlı süreli’ olarak gördüğünü beyan etmesi ve ‘devlet kurumlarının İdlib’e dönüşünü’ içerdiğini duyurması, Selefi-İhvancı örgütlerin cephesinde tasfiye edilecekleri şeklinde algılandı. Son kertede uzlaşmaya dahil olmayan/edilmeyecek olanlara askeri operasyon kaçınılmaz hale gelecektir. Putin’in Erdoğan’a tanıdığı şans, askeri operasyon öncesi Türkiye’ye zaman kazandırma adımıdır. Erdoğan’ın Soçi görüşmesinde ‘asıl tehlike olarak Fırat’ın doğusuna’ işaret etmesinin Şam nezdinde alıcısı bulunmuyor. İdlib’deki silahlı örgütlere hamilik yapan AKP iktidarının hedef saptırıcı açıklama ve işbirliği arayışlarına Şam’ın cevabı dün olduğu gibi bugünde olumsuz olacaktır. Suriye’nin kendi iç barışını tüm dışarıdan gelen müdahalelere rağmen geliştirme iradesi hayati önemdedir. Tam da bu minvalde Şam ve Suriyeli Kürt politik hareketinin süren diyalogu geliştirmeleri, karşılıklı somut-bağlayıcı adımlar atabilmesi ve üçüncü tarafların etkisini minimalize ederek çözüm doğrultusunda kararlılık göstermeleri birtakım hesapları bozacak ve bu yıkıcı savaştan çıkışın yolunu açacaktır." (DIŞ HABERLER SERVİSİ)