'Ara Güler fotoğrafımı çektiğinde artık ‘tanınmış yazar’ olduğumu düşünmüştüm'

'Ara Güler fotoğrafımı çektiğinde artık ‘tanınmış yazar’ olduğumu düşünmüştüm'
Orhan Pamuk: 'Sen benim resimlerimi çocukluğunun İstanbul’unu hatırlattığı için seviyorsun' derdi bazan bana Ara Güler tuhaf bir alınganlıkla.'

Nobel Edebiyat ödüllü yazar Orhan Pamuk, geçtiğimiz günlerde tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitiren duayen foto muhabiri Ara Güler'le ilgili olarak bir yazı kaleme aldı. Ara Güler'in çektiği İstanbul fotoğraflarını 'kendi İstanbul'um' diye yorumlayan Pamuk, usta foto muhabirle yaşadığı anıları yazdı. Pamuk, "Ünlü yazarların, sanatçıların fotoğrafçısı olarak da tanındığı için, 1994’te İstanbul’da Ara Güler benim ilk defa fotoğrafımı çektiğinde, artık ‘tanınmış yazar’ olduğumu düşünmüş, sevinmiştim." dedi.

Orhan Pamuk'un Ara Güler'e ilişkin yazdığı yazının bir kısmı şöyle:

Ara Güler’in adını ilk 1960’larda, ‘Hayat’ dergisinde çıkan fotoğrafları sayesinde fark ettim. Bol fotoğrafa dayanan ve döneminin en çok okunan yayınlarından biri olan bu haftalık haber ve magazin dergisinin yönetmeni, Türkan Teyzemin kocası şair Şevket Rado olduğu için de adını duyuyordum.

1970’lerde gazete ve dergiler, dönemin havasıyla, çalışanlarla ilgili gerçekçi bir fotoğraf yayımlamak istediklerinde, en iyi şeylerin Ara Güler’den geleceğini bilirlerdi. 1970’lerden sonra, kitapları önce Türkiye dışında, sonra da Türkiye’de yayımlanmaya başladı. Ünlü yazarların, sanatçıların fotoğrafçısı olarak da tanındığı için, 1994’te İstanbul’da Ara Güler benim ilk defa fotoğrafımı çektiğinde, artık ‘tanınmış yazar’ olduğumu düşünmüş, sevinmiştim.

'ŞEHRE BAĞLILIĞINI İNSANLAR ÜZERİNDEN İFADE ETTİ'

Ben Ara Güler’i asıl dokuz yıl sonra, 2003 yılında, ‘İstanbul’ adlı kitabım için arşivinde çalışır, araştırma yaparken tanıdım. Beyoğlu’nun orta yerinde, Galatasaray’da Ermeni bir eczacı olan babasından kalma üç katlı büyük aile evi, Ara Güler’in yıllarca atölye olarak kullandığı bina, 900 bin fotoğraflık sarsıcı bir arşive dönüşmüştü. Kitabım için, herkesin bildiği ünlü Ara Güler fotoğraflarını değil, anlattığım İstanbul hüznüne, çocukluğumun siyah-beyaz havasına uygun arka sokak görüntüleri arıyordum ve steril, temiz, turistik İstanbul görüntülerinden hiç hoşlanmayan Ara Güler’de bu cins fotoğraflardan tahmin ettiğimden çok daha fazla vardı.

Titizlikle koruduğu, sınıfladığı arşivinde çalışırken, Ara Güler’in gazeteciliğe ilk başladığı yıllarda, 1940’ların sonu-1950’lerin başında, ‘Şehir uyanıyor’, ‘İstanbul’un akşamcı kahveleri’ vs. gibi konularda yoksullar, işsizler, şehre yeni göç edenler arasında gazeteler için ‘şehir röportajları’ yaptığını gördüm.

Kahvelerde ağlarını onaran balıkçılardan meyhanelerde kafa çeken işsizlere, yıkıntı halindeki surların önünde araba lastiği yamayan çocuklardan çöpçülere, hamallara, inşaat işçilerine, derici ustalarına, çocuk yaşta ağır işlere sokulan çıraklara, demiryolu işçilerine, kürek çekip İstanbulluları Haliç’in bir yakasından diğerine taşıyan sandalcılara, el arabasını iterek meyvelerine müşteri arayan satıcılara, gün ağarırken Galata Köprüsü’nün açılışını bekleyenlere, günün ilk dolmuşlarının sürücülerine gösterdiği dikkat, Ara Güler’in şehre bağlılığını hep insanlar üzerinden ifade ettiğini bana bir kere daha göstermişti.

'FOTOĞRAFLARINIZI GÜZEL OLDUKLARI İÇİN SEVİYORUM'

"Evet, İstanbul’da güzel manzara hiç tükenmez" der gibiydi bu fotoğraflar: "Ama insanlardan sonra!" Manzara resminin uyandırdığı duygu, Ara Güler’in fotoğraflarında manzaranın içindeki insanın verdiği duyguyla tamamlanır. Şehrin insanlarının, şehrin etkileyici, sarsıcı görüntüsünün yanında çok daha kırılgan gözüktüklerini de bu fotoğraflar sayesinde keşfetmişimdir. Ama Ara Güler fotoğrafında önemli ve belirleyici olan şey, fotoğrafçının şehir manzarası ile insan arasında kurduğu duygusal koşutluktur.

"Sen benim resimlerimi çocukluğunun İstanbul’unu hatırlattığı için seviyorsun" derdi bazan bana Ara Güler tuhaf bir alınganlıkla.

"Hayır" derdim ben de hemen bu büyük fotoğrafçıya: "Ben sizin fotoğraflarınızı güzel oldukları için seviyorum."

Ama güzellik ile hatıra birbirlerinden ayrı mıdır? Güzel olan şey, biraz da aşina olduğumuz ve hatıralarımıza benzediği için öyle değil midir? 16’ncı yüzyılda hem bugünkü İran’da hem de İstanbul’da resmetmiş nakkaşlardan Velican, "Güzellik, aklın kendiliğinden bildiği şeyi, gözün dünyada yeniden keşfetmesidir" demişti.

Bir şehirde benim gibi 60 yıl -bazan 15 yıl hiç dışına çıkmadan- yaşayanlar için aklın kendiliğinden bildiği şehir güzelliği ve manzaraları bir süre sonra duygusal hayatımızın bir çeşit dizini, ‘index’i olur. Bir sokak bize işten atılma acısını hatırlatır, bir başka sokak bir köprünün görünüşünü getirir aklımıza... Derken bir meydan bir aşk mutluluğunu, karanlık bir geçit siyasi korkularımızı, bir çınar ağacı da eski yoksul halimizi...

'900 BİN FOTOĞRAFLIK ARŞİVİNDE BANA GÜZEL GELEN DERİN ŞEY NEYDİ'

Ara Güler’le 17 yıl önce, New York’ta da buluşup gezmiştik. 42. Cadde çevresinde benim fotoğraflarımı çekmişti ve çok sevinmiştim buna.
Birlikte yürürken hikâyelerini dinlerdim

Ara Güler’in 900 bin fotoğraflık arşivinde, İstanbul fotoğrafları arasında çalışırken bana güzel gelen derin şeyin ne olduğunu çok sormuşumdur kendime. Bana güzel gözüken İstanbul manzarasının acaba başkasına da öyle gözüküp gözükmeyeceğini düşünürüm en çok. Karar vermek zordur. Çünkü 65 yıldır yaşadığım şehrin hem unutulmuş hem de hâlâ yaşayan ayrıntılarını, sokaklardaki arabaları ve satıcıları, trafik polislerini ve kapı tokmaklarını, eski otobüs duraklarını, dilencileri, hamalları, sisli köprüleri geçen başörtülü kadınları, ağaçların gölgelerini ve insanların yüzlerini, çalışan işçileri ve üzeri yazılı duvarları seyretmek baş döndürücüdür.  

Ara Güler, bir süre sonra beni bu sınırsız arşivde hoşgörüyle yalnız bırakırdı. Saatler sonra, baktığım fotoğraflardan sarhoş olarak Ara ile yeniden buluştuğumuzda, ona 1950-2000 arası İstanbul’un bir çeşit görsel hafızası olan bu büyük, inanılmaz arşivin mutlaka müze olması gerektiğini hep söylerdim. Ara Güler gibi büyük sanatçılar, fotoğrafçılar müzelerde, kitaplarda yaşamaya devam ederler.

Ben son 20 yılda onunla İstanbul’da çok arkadaşlık ettim ve arşivinde çalışıp düşüncelerini dinledim. Bir keresinde, 17 yıl önce, New York’ta da buluşup gezmiştik. 42. Cadde çevresinde benim fotoğraflarımı çekmişti ve çok sevinmiştim buna. Bana Time dergisini temsil ettiği yılları, o zamanlar New York’ta gittiği yerleri de göstermişti.

'SİYASİ DURUMDAN ŞİKAYETÇİYDİ'

Ama son yıllarda rahat yürüyemiyordu ve İstanbul’da yalnızca arabayla Boğaz’a akşam yemeklerine gidiyorduk. Siyasi durumdan özellikle son yıllardaki gelişmelerden hiç hoşlanmadığını ve sürekli söylenip şikâyet ettiğini hatırlatmak isterim. 1940’larda babasının Varlık vergisinden, çalışma kampları ve angaryadan kaçmak için Galatasaray’daki evinden çıkıp başka bir evde saklandığını, aylarca hiç sokağa çıkmadığını anlatmıştı. Böyle böyle beklenmedik anlarda hikâyeler aklına geliverir, bana ve yakınlarına anlatırdı ama herkese de söylemezdi bunları... İstanbul’da birlikte yürürken Ara’nın hatıralarını ve anlattığı eski hikâyeleri dinlemeyi de çok severdim.

Tabii asıl İstanbul’da fotoğraf çektiği yerlere gitmekten hoşlanırdım. İstanbul’un pek çok köşesinden manzarayı ezberlemişti ve günün hangi zamanında o manzaranın nasıl bir etki yapacağını bilirdi. Ara’nın aşkla ve profesyonelce manzaralarını ezberlediği İstanbul değişti; artık o eski balıkçılar da yok ama bugün şehri o fotoğraflara bakıp anlıyor hatta derinden hissedebiliyoruz. Ara Güler’in İstanbul fotoğrafları, bana İstanbul’un hem ne çok değiştiğini hem de ne kadar aynı kaldığını da hatırlatır.

YAZININ TAMAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN:

Öne Çıkanlar