Artı Gerçek

Ama, fakat, dindarlık ve muhataplık…

Dindarlarla Erdoğan ve AKP arasındaki muhataplık ilişkisi 2010 civarında bitti. 2013’te Gezi, özellikle dindar gençlerde ciddi soru işaretleri yarattı.


Birkaç yıldır moda olan bir talep var. “Amasız, fakatsız destek.” Dezavantajlı kesimlerin hak talepleri için kullanıldı en önce ve “tartışacak bir şey yok, yaşam hakkından bahsediyoruz” demekti. Ama sonra, galiba Barış Süreci civarında taife-i AKP tarafından çokça kullanıldı ve içi boşaldı. Çünkü bir siyasi manevraya iliştirilmişti artık. Hiçbir taraf için şeffaf olmayan bir süreci, “bunun böyle olması gerekiyor” aciliyeti içinde mümkünse tartışmayı uzatmadan, bir an evvel tamama erdirme telaşına işaret ediyordu. Sonuçta o süreç, bu aciliyet içinde görmezden gelinen duvarlara çarpıp dağıldığında “amasız ve fakatsız” cümlelerin yerini haşin bir düşmanlaştırma ve ötekileştirme siyaseti aldı.

Şimdi benzer bir durum, Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olmasının ardından attığı adımlar için geçerli olmaya başladı galiba. İmamoğlu’nu destekleyen ve bunun haklı olarak AKP’nin iktidar yolculuğunun hitama ermesinde önemli bir aşama olduğunu düşünen insanlar için, İmamoğlu’nun bundan sonra atacağı tüm adımlar “amasız, fakatsız” desteklenmek durumunda. Çünkü bu, memleketin başındaki bir belayı savuşturmak için gerekli. Seslendirilen her itiraz “karşı taraf”ın ekmeğine yağ sürer, o zaman susmak ve durumu neşeyle kabullenmek lazım.

Hiç de değil… Çünkü İmamoğlu artık bir belediye başkanı. Muhalefete ve müzakereye ihtiyacı var. Aksi halde, hafazanallah, o da, siması olduğu umut da AKP’ninkine benzer bir nihayete yönelir. Tartışılmayan, konuşulmayan, yeteri kadar müzakere edilmeyen her adım onu da surda açılan mukaddes delik etrafında örgütlenen neşeyi de sahicilikten mahrum bırakır. Hem İmamoğlu hem de çalışma arkadaşları tüm amaları ve fakatları duymak zorundalar. Onları elde ettikleri başarının ve uyandırdıkları umudun büyüsüyle yolunu kaybetmekten koruyacak kalkanlardır bu amalar ve fakatlar. “Seni duyuyorum, muhatap alıyorum, kıymet veriyorum ve konuşuyorum” demektir ama ve fakat.

Bir zamandır hemen tüm siyasi partilere mal olan bir başka kalıp ise, “akıl öğretme.” “Sanıyor musun ki bu örgütte akıl yok, deneyim yok? Sus ve destekle, şimdi birlik olma zamanı.” En az “amasız, fakatsız destek” kadar tehlikeli bir talep bu da. İyi niyetlerle kullanıma sokulan bu sloganların siyasi alanın daralmasında çok önemli payları olduğunu gördük. Ve aynı siyasi alan bu sloganların ima ettikleri tavırdan vazgeçtiğimiz oranda açılmaya başlayacak. Birbirimizi muhatap almaktan daha acil bir işimiz yok. Konuşacağız, tartışacağız, itiraz edeceğiz, müzakere edeceğiz, müşterekleri belirleyeceğiz, rıza göstereceğiz, işe koyulacağız… Bütün bunları birbirimizi dinlemeden yapmamız mümkün değil. “Sen şimdi sus, konuşma, bak her işimiz çok acil” diyen tüm sloganları kötü birer anı olarak paketleyip sandıklara kaldırmanın tam zamanı…

Ama-fakat demeden desteklediğim pek çok fikir ve kampanya olsa da, belki de refleks olarak, “amasız, fakatsız” destek isteyen herkese, mevzu ne olursa olsun kuşkuyla bakıyorum. “Akıl öğretme, dayanış, destek ol” diyenlere de “aklıma ihtiyacı olmayanın desteğime de ihtiyacı yoktur” diye cevap veriyorum. Çünkü bir grubun, siyasetin, kampanyanın vs. ideolojisi sözünde değil, yönteminde yansır. Bana “konuşma” diyen biriyle nasıl yan yana olabilirim ki?!

İmamoğlu’nun dindarlığı: Belediye tesisleri

Bu iki tehlikeli sloganın işaret ettiği talep şu ara en çok da İmamoğlu’nun belli ki aile terbiyesi çerçevesinde geliştirdiği dindarlığın manası ve görünürlüğü ile ilgili olarak çıkıyor karşımıza. Daha evvel camide Kur’an okumasına, Cuma namazına herkesle birlikte gidişine itirazlar vardı. Ama bu itiraz daha çok AKP’lilerden yükseliyordu ve “aaaa nasıl olur da dini siyasete alet edersiniz?” diyordu herkesin aklıyla dalga geçercesine. O zaman muhalefet bu işe fazla ses çıkarmadı, hatta AKP’nin tepkisi karşısında hayli eğlendi. Derken, rakibi Binali Yıldırım’la televizyon karşılaşması esnasında belediye tesislerinde alkollü içki servisi yapılıp yapılmayacağı sorusuna verdiği cevap çok sayıda insanı öfkelendirdi. Çünkü İmamoğlu, söz konusu tesislerde böyle bir değişiklik yapılmayacağını söyledi. İyi de yaptı.

Muhafazakâr, dindar seçmenleri ve onların sembolik hassasiyetlerini muhatap aldığını ilan etti böylece. O programda Yıldırım da, İmamoğlu da aynı seçmen grubuna, yıllardır oy verdiği AKP’den gönlü soğumuşlara sesleniyordu. İmamoğlu, “Benim seçilmem sizin hayatınızda olumsuz yönde bir değişim yaratmayacak. Ben sizin de belediye başkanınız olacağım, sizi kimseye ezdirmeyeceğim, kamusal alandan dışlanmanıza izin vermeyeceğim” diyordu. Onlara AKP’yi ve Erdoğan’ı var eden korkuları savuşturmalarını öneriyordu. Ayrıca kendi kişiliğini, hayat hikayesini ve siyasi geleceğini dindar seçmenle seküler muhalefet arasında bir müzakere zemini olarak yerleştiriyordu.

Seküler muhalefetin belediye tesislerinde alkol servisi üzerinden yaptığı “aaaa gene mi?” çıkışı etrafında verdiği tepki, yine aynı tesislerin 1990’ların ortasında yarattığı tartışmayı hatırlattı ister istemez. Erdoğan popülizminin ilk zaferiydi bu ve kimse kusura bakmasın, bu zaferi en çok da onu ve dindarlığı eleştirenlerin diline borçluydu. O dönemin ana akım gazetelerinde konuyla ilgili yapılan haberlerin ve atılan manşetlerin utanç verici bir şımarıklıkla muzdarip olduğunu gayet net hatırlıyorum.

Başından itibaren Erdoğan’ın en kıymetli sermayesi, dindarın dışlanmışlık hissiydi (Bu hissin ne kadar dindarlıkla ne kadar sınıfsal statüyle ilgili olduğu kısmını yeniden tartışmak lazım). O birikimin önemli bir parçasını oluşturan (seküler burjuva hayatına dönük) gıptayı hasete, haseti de intikam arzusuna dönüştürerek konsolide etti siyasi gücünü. Bunda en büyük desteği “karşı tarafın” “kamu benim, kamusal alan benim yerim, çünkü ben ideal yurttaşım” diyen şımarıklığından aldı. Bu popülist kapışmada tıpkı başörtüsü gibi alkol de bir sınır söylemine dönüştü. Her ikisi de kamusal alanın “asıl sahibi”nin kim olduğu konusunda bir tür bayrak olarak işlev görüyordu. Bu kavganın en büyük kaybedeninin kim olduğunu hatırlatmaya lüzum yok zannediyorum.

Sonunda, Erdoğan’ın “dindarların mağduriyeti”ni gıpta-haset-intikam zincirine tercüme ederek ürettiği siyaset de evvelki şımarıklığın bir benzerini üretti. Çünkü bu duyguların tamamı, kişinin kendinde bir eksiklik teşhisinden kaynaklanır ve duygunun sahibini o eksikliği telafi etmek için “öteki”ni (gıpta, haset, intikam kime yönelmişse artık) taklide zorlar. İstanbul’daki, yenilgiyi aşan hezimetin sebebi de zincirin AKP’yi tüm sevenleri ve destekleyenleriyle sürüklediği taklidi şımarıklıktan başka bir şey değil. Erdoğanlı yılların ateşli tarihinin yarattığı körlüğün ani bir kırılmayla utanca dönüşmesinin doğal ama muhalefette muhatap bulamadığı için geciken sonucudur şu yaşadığımız yeni durum. AKP seçkinlerine bir türlü uğramayan utanç (çünkü onlar utancı da telafi edecek araçlara sahipler), muhafazakâr mahallenin yoksul ve alt-orta sınıf sokaklarını çoktan yakmaya başlamış görünüyor. Bu manzaranın şiirsel bir tarifi için Ayça Örer’in şu yazısını okumanızı öneririm.

Hülasa, İmamoğlu, “tesislerde alkol servisi yapılmayacak” diyerek yaşam tarzı tercihleri etrafında sürmekte olan savaşa ara verecek bir ateşkes önermiş oldu. Tekrar ediyorum, iyi de yaptı. Ancak, bu ateşkesin bir barış anlaşmasına dönüşebilmesi ise İmamoğlu’nun dindar imajı ile olacak iş değil. Çünkü böylesi mevzular belediyelerin ya da herhangi bir idari mekanizmanın yukardan aşağı verdikleri kararlarla çabucak belirlenemez. Kamusal mekânlarda hızla ve yukardan aşağı örgütlenen her türlü değişim, o değişimden yararlananları bile tedirgin eder. Nitekim, 17 yıldır düşünceleri iktidarda olsa da ne alt sınıf ne orta sınıf dindar mahalleler dışlanmışlık hissinden kurtulmuş değiller. Nedenini aşağıda anlatacağım. Kamusal mekânların kaideleri zamanla, o yerlerin kullanıcıları arasında müzakere edildikçe belirlenir. Yıllar önce Erdoğan belediye tesislerinden alkolü “temiz”lerken toplumun seküler kesimlerine “şimdi dışlanma sırası sizde” mesajı vermişti. İmamoğlu’nun, “yarın ucuz alkol servisimiz başlıyoruz” demesi hepimizi alıp gene o noktaya taşıyacaktı. Ne yani, bu mudur arzu? Son 25 yıldan hiç mi bir şey öğrenmeyeceğiz?

Makam odasında dua

İmamoğlu’nun dindarlığı konusundaki tartışmaları bir kez daha alevlendiren bir diğer vaka ise mazbatasını aldığı gün makam odasında yaptığı dualı ritüel oldu. İlk bakışta çelişkili görünecek ama, bu ikinci görüntüyü vermenin çok da iyi bir fikir olduğunu düşünmüyorum. Nedenini doktora tezimin alan araştırmasını yaptığım Başakşehir’den birkaç öyküyle anlatayım. Tezin ana argümanını dayandırdığım bu öyküleri daha evvel başka yerlerde de dile getirmiştim. Tekrar için af dilerim.

İlki, bir KİPTAŞ yetkilisi ile görüşme yaparken odada bulunan ve kendisi de Başakşehir’de yaşayan bir iş insanı ile aramızdaki sohbet. Bu beyfendi, önceleri Fatih’te otururmuş ailesiyle birlikte. Müteahhitlik eder imiş. Derken, bir Mercedes otomobil almış. Yoksul mahalle, ani statü değişikliğinin simgesi olan Mercedes’ten hiç haz etmemiş. Dedikodu çıkmış, kulaklarına kadar gelmiş. Yetmemiş, birkaç kez akşamları mahallenin gençlerinin arabanın üzerine oturup çekirdek çitlediklerini ve muhabbet ettiklerini görmüş. Canı çok sıkılmış. Bunun üzerine zengin olmanın ayıp olmadığı bir mahalleye, Bahçelievler’e taşınmaya karar vermiş. Taşındıkları apartmandaki tek dindar aile kendileriymiş, çünkü başka kimsenin karısı, kızları başını örtmüyormuş. Bırakınız hoşgeldin demeyi, kimse apartman toplantılarına bile davet etmemiş. Fakat yönetici, belediyede tanıdıkları olduğunu öğrendikten sonra birkaç kez apartmana ilişkin sorunların hızla çözülmesi için kendisinden yardım istemiş. O da devreye girmiş ve çözmüş. Ama bu bile yetmemiş muhatap alınmasına. Bozulmuş, önce Fatih’in yoksulluğu ve dindarlığı içinde herkesle birlikte hissettiği, sonra aynı yerde artık yoksulluğunu paylaşmadığı insanların dedikodularında duyduğu dışlanmayı, artık parası olmasına ve parası olanların yaşadığı bir mahalleye taşınmasına rağmen burada da hissetmiş. Ellerini dua eder gibi açarak şöyle demişti: “Şükür Başakşehir yapıldı, oraya taşındık da, ne arabam mesele oluyor ne de karımın, kızlarımın başörtüsü.”

İkinci öykü Başakşehir’de yaşayan bir başka iş insanı. Onun taşınma sebebi de aynıydı. Ekonomik statüsü yükseldikçe Fatih’teki komşuları daha çok dedikodu yapar olmuşlardı. Çocuklarının eve giriş-çıkış saatleri bile mesele oluyordu. İşleri o dönemde hayli iyi giden bu beyfendi, sağolsun üretim yaptığı fabrikada da vakit geçirmeme izin vermişti. Bütün gün, dindar olmasının işe, ekonomiye bakışını hiç değiştirmediğini, hatta mümkün olduğu her durumda dindar olmayan iş insanlarıyla çalışmayı tercih ettiğini söylemişti. Sebebi hayli düşündürücüydü: “Daha çok güveniyorum. Bizim gibiler birbirleriyle yaptıkları işlere özen göstermiyorlar. Ne alıp-sattığımız malların kalitesine ne sözleşmelere ne de ödemelere riayet ediliyor. Dindar olmayanlarla, birbirimize yabancı olduğumuz ve tek ortak noktamız da iş olduğu için daha özenli oluyorlar.” Peki yeterince iş ilişkisi kurabiliyor musunuz, diye sorduğumda ise olumsuz cevap vermişti. “Biz birbirimize güvenmiyoruz ki, onlar bize nasıl güvensin?” Bu ikinci iş insanının da derdi muhatap alınmamaktı.

Üçüncü öyküm ise Oyakkent’le ilgili. Oyakkent, adından da anlaşılacağı gibi Oyak Holding’in ordu mensupları için yaptığı bir siteydi. Burada konut alan ordu mensupları aralarında, ordu mensubu olmayan ya da referans getirmeyenlere dairelerini satmayacakları ya da kiralamayacakları konusunda yazılı olmayan bir anlaşma yapmışlardı. Ancak bir yandan kredi ödemek zorunda oldukları için bu anlaşma çabucak delinmeye de başlamış, Oyakkent Başakşehir’in en çok talep edilen sitelerinden biri olmuştu. Sebebi ikinci iş insanının hikâyesiyle benzer bir özellik taşıyor. Başakşehir ahalisi, Oyak Holding’e KİPTAŞ’tan ya da AKP’nin semirttiği diğer inşaat şirketlerinden daha çok güveniyordu. Yapının sağlam olacağını ve zamanla diğerlerinden daha çok değerleneceğini düşünüyorlardı. Öte yandan bu ilişkinin gerilimli bir tarafı da vardı. Oyakkent’in “asli” unsurlarının kendilerini orada aslında istemediğini biliyor, oraya dahil olmaktan bu nedenle de haz duyuyorlardı. Çünkü aslında diğerlerinden çok da farklı olmayan Oyakkent’te yaşayarak, onlar istemeseler de “asli” unsurlara komşu oluyor, sahip oldukları orta-üst sınıf statüsünü artık kendilerinin de paylaştığını hatırlatıyorlardı. Erkekler (kadınlara oranla) daha girişkenlerdi “asli” unsurla iletişim kurmakta. Ancak olmuyordu bir türlü. Oyakkent giderek sıradanlaştı. Çünkü “asli” unsur, tam da yeni komşularından kaçmak için oradan uzaklaştı. Bu aşırı güvenlikli sitede dindarlar yine birbirleriyle başbaşa kaldılar. Başlangıçtaki “merhaba eski orta sınıf, ben geldim, yeni dindar karşılığın” selamının yerini, bu defa gönüllü olarak üstelik ederinin üzerinde bir pahaya edinilmiş yeni türde bir dışlanma hissi almıştı.

Hülasa, orta sınıflaşmışlardı, varlıklı olmuşlardı, eski mahallelerinden kopmuşlardı ama dışlanma hissi bir türlü bitmiyordu. Bu defa sebep yalnızca yaşam tarzı da değildi. Çünkü orada gördüğüm dindarlığın, Fatih’te gördüğümle bir alakası yoktu. Artık dindarlığın ima ettiği siyasi güçten korktukları için uzak duruyordu pek çokları Başakşehir’in dindar ahalisinden. Bu güç, ikinci iş insanının söylediği gibi, bazı şeylerin üstünkörü yapılmasına neden olan bir özgüven üretmişti çünkü. O özgüvenin yerinde yeller esiyor artık.

Ayça Örer’in Fatih’ten yola çıkarak anlattığı alt sınıf dindarlıkla, şu benim anlattığım üst-orta sınıf dindarlığın müşterek noktası artık dindarlık değil. Çünkü adı aynı olsa da içeriği bambaşka dinlerden söz ediyoruz. Ayrıntısına girmeyeceğim, zaten artık iyice biliyor herkes. Onlar arasında kalan tek bir müşterek var artık. Kendilerine bir muhatap aramaları ve o muhatabı halen bulamamış olmaları. Yani AKP’nin de ortadan kaldıramadığı dışlanmışlık hissi. Yeni formları, yeni içeriği ve yeni korkularıyla…

Muhataplık

Diyeceksiniz ki, işte AKP ve Erdoğan var ya… Ne AKP ne Erdoğan onları muhatap alıyor uzun zamandır. Dindarlarla Erdoğan ve AKP arasındaki muhataplık ilişkisi 2010 civarında bitti. 2013’te Gezi, özellikle dindar gençlerde ciddi soru işaretleri yarattı. 2015 Haziran’ından bu yana ise hem AKP hem Erdoğan kendi beka sorunlarına sıkışmış durumdalar. 2016 Temmuz’u sonrasında ilişkiler tamamen koptu. AKP’nin de Erdoğan’ın da güvendikleri tek bir şey var: Bunca yıl onları destekleyen dindar alt ve orta sınıfların nasılsa bir muhatap bulamayacakları. Dindar üst sınıf muhatap falan aramıyor zaten. 

Başakşehir’de kime “niye buraya taşındınız” diye sorsam aldığım cevap şuydu: “Bizim gibi insanlarla birlikte yaşamak için.” Kendileri gibi insanlarla çevrili olurlarsa muhatap da alınacaklarını zannediyorlardı. Bunun bir yanılsama olduğunu en çok da 15 Temmuz sonrasında kavradılar. Bu kavrayışın bir eyleme dönüşmemesinin sebebi onların bir benzeri olan Erdoğan’ın ya da yine onlara benzeyenlerin siyasi örgütü olarak bilinen AKP’nin gücü değil, 15 Temmuz sonrasında gark oldukları korku ikliminde kendilerini muhatap alacak başka birini bulamamalarıydı. Oysa hem Erdoğan hem AKP uzun zamandır, “Bunlara (evet millet diye bir şey icat ettiklerinden beri Erdoğan ve AKP için de dindarlar “yerli ve milli” “bunlar”dan başka kimse değil) ne satsak gidiyor, ne sorsak evet diyor, ne istesek veriyorlar” havasındalar. Çünkü hem Erdoğan hem AKP ve seçkinleri “milletin ciğerini bildiklerini” düşünüyor, ciğerinden yakaladıkları “bunlar”ın tüm ihtiyaçlarını zaten karşıladıklarını sanıyorlar. Akledebildikleri ihtiyaçlar ise, başörtüsü serbestliği, sembolik savaşın zafer anıtları ve Erdoğan’ın muzaffer başkumandan görüntüsünden ibaret. Erdoğan arada heyecanını çoktan yitirmiş dindar/muhafazakâr kalabılkalar dönüp “bunlar -ki içinde ben de varım- sizin eseriniz” dediğinde, sevenlerine, destekleyenlerine, seçmenlerine “siyasi özne”lik de lutfetmiş oluyor. Ve tam da bu sebeple “bunlar”dan artık muhatap olarak gör(e)meyecek kadar farklılaşmış durumda “bunlar”dan.

Egemen Bağış’ın “bakara makara”sını hatırlayın. Çok uzun zamandır, Erdoğan’ın okuduğu şiirlerin, bütün o içinde defalarca Allah, din, ahlak geçen hitapların, “bunlar” üzerindeki etkisi o “bakara makara”dan fazla ya da farklı değil. Muhtemelen aynı saikle okundukları için. 

Hâl böyleyken, İmamoğlu makam odasındaki dua ritüeli ile onları muhatap mı almış oldu?

Hayır. Oy vererek kendilerinden farklı olmasına rağmen bir şekilde güvendiklerini ifade ettikleri İmamoğlu, makam odasındaki ritüeli ile “tamam, sizin ne istediğinizi biliyorum” demiş oldu. Bu, dindar/muhafazakâr seçmeni hayal kırıklığına uğratanların tavrı oysa. En çok ihtiyaç duydukları şey kendilerinden farklı olanlara güvenebileceklerini, onlar tarafından muhatap alınabileceklerini bilmek. Kendilerine benzer bir siyasetçi daha zannediyorum ki en son görmek istedikleri şey şu anda. Mahallelerinden, sitelerinden çıkıp seküler “bunlar”ın arasına karıştıklarında tuhaf karşılanmayacaklarını, yaşam tarzlarına bakılarak nabızlarına göre şerbet verilmeyeceğini bilmek.

Şöyle özetleyeyim, muhafazakâr mahallenin havası muhafazakârları da daralttı. İmamoğlu’na biraz da o mahalleden çıkabilmek için oy verdiler. Şimdi İmamoğlu’nun onlara dönüp “ben de sizdenim” demesi başlangıçta bir miktar güven verebilir, ama zamanla sıkıcı olacak ve nihayet hayal kırıklığına uğratacaktır. Çünkü muhafazakâr/dindar mahallenin Erdoğan popülizminin anıtları olan o yüksek duvarların ardından çıkabilmek için dışarda korkulacak bir şey olmadığını görmeye ihtiyacı var. O duvarların yıkılmasına hepimizin ihtiyacı var.

Hayatımızı muhafzakâr/dindar insanların ihtiyaçlarına göre mi belirleyeceğiz? Yo hayır. Tam tersini öneriyorum. Herkes saldırganlaşmadan ya da savunma ihtiyacı hissetmeden kendisi olarak her yerde dolaşabildiğinde olan şeye normalleşme diyoruz. Bunun için zamana ve tahammüle, yaşam alanlarımızı genişletmeye ihtiyaç var. Hepsi o kadar.

Son olarak: Bu dediklerimden yola çıkarak ve de haddim olmayarak iki önerim var.

İlki, kentsel dönüşüm mahalleleriyle ilgili. Belli ki, kentsel dönüşümü, kendi tarif ettiği yöntemle uygulamak için ısrar edecek Erdoğan. Bu da pek çok mahalle için yerinden edilme tehdidinin bitmediği anlamına geliyor. İmamoğlu’na ciddi bir siyaset alanı açılıyor demek ki. İBB, kentsel dönüşüme muhalefet eden mahalleleri örgütleyerek, onlara hukuki meselelerde rehberlik ederek ve yerinde kentsel dönüşüm konusunda ısrarcı olarak, kentsel dönüşüm sürecini AKP’ye oy veren ve vermeyen İstanbullular için bir buluşma zemini olarak yeniden tasarlayabilir. Çamlıca Camii civarındaki mahallelerden başlanabilir mesela. O dört mahallede yaşayan binlerce kişi yıllardır dertlerini anlatacak tek bir muhatap bulamadılar. AKP nasılsa bizdenler, muhalefet duymaz diye geçiştirdi; muhalefet de hakikaten duymadı.

İkincisi ise, belediye tesislerinin mevcut kentsel dönüşümün yüksek duvarlar ve uzun mesafelerle birbirlerinden ayırdığı sekülerler ve dindarlar için karşılaşma mekânlarına dönüştürülmesi. Bu hızla değil ama zamanla, o mekânların müdavimleriyle birlikte düşünülüp, tasarlanıp kotarılacak bir iş. Üstelik, İstanbul kentsel muhalefet konusunda dünyaya önemli dersler vermiş bir şehir ve pek çok insan bu tür karşılaşma ve diyalogların nasıl örgütleneceği konusuna kafa yordu. Onların da desteğiyle 1990’ların ortasında patlak veren “kamu kim, kamusal alanın tapusu kimde?” savaşı başladığı yerde bitebilir. Bu, İstanbul’da olabilirse her yerde olur…

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…