Artı Gerçek

Kadınlar adını koydu: Muhafazakar değil, 'itaat et' rejimi

'Erkeklik egosu şişiriliyor. Şiddetin mazeretinde ‘bana itaat etmedi’ var. Göç, işsizlik, kadınların güçlenmesi bu egoyu beslemiyor.'


Bir vakitler “muhafazakar demokrat” parti olarak iktidara gelen AK Parti’nin yapısal / fiili dönüşümlerdeki failliğini nasıl tanımlamak gerektiği konusunda görüşler çeşni. ‘Sağ popülist iktidar, otoriter iktidar, diktatörlüğe yelken açan iktidar’ gibi çeşitli tasvirler,  memleketin tonu çeşitli muhalefeti tarafından yapılıyor.

Ülkedeki hekimlerin yüzde 80’nin örgütlüğü olduğu bağımsız meslek örgütü Türk Tabipleri Birliği’nin başına örülmek istenen çorabın sökümünü omuzlayan kadın hekimlerin hafta sonu Bursa’da düzenledikleri ‘5.Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kongresi’nin bu yılki tartışma başlığı ‘Kadın, Sağlık ve Muhafazakarlık’tı. Ne de olsa, en iyi kadınlar bilir “söküm” işlerini. Sunumlarda cari rejimin adının konulmasına ilişkin zihin açıcı vurguları paylaşmamak olmaz “çorabın” niteliğini anlamak için. Sahi iktidar hala ‘muhafazakar demokrat’ mıydı ? 16 yıllık iktidar boyunca “makbul kadınlık” adına güçlü aile-güçlü millet arasındaki bağ nasıl kuruluyordu? İktidarın yaşattıklarının feminist analizi kadınlara neler söylüyordu?

İlk sözü barış imzacısı akademisyen felsefeci Nilgün Toker’e verelim. Nilgün Toker’e göre,  siyasal ve toplumsal hal “muhafazakarlık”la açıklanamaz. “Toplumun nasıl düşünmesi gerektiğini söyleyen, aşırı sağcı, kötü bir siyasallığın” olduğunu belirten Toker, sözlerini aile kavramına getirdi. Kan ve duygusal bağ anlamında değil, “mülkiyet birliği” bağlamında güçlü aile vurgusunun, düzeni, egemenliği ve hiyerarşiyi içerdiğine vurgu yaptı. Ailenin bekası denilen şeyin, ailenin parçalanmamasına denk düştüğünü, birlik beraberlik, yekparelik, kendi dışındaki her şeyi düşman görmeyi içerdiğini söyledi.  19. Yüzyıl modern muhafazakarlığın işbirlikçisi aileden bugün söz edemeyeceğimizi belirten Nilgün Toker’e göre bugün güçlü aile vurgusunda kadının görev ve ödevlerine eklenen yeni bir kavram var: İtaat. Kadını kişi olmaktan çıkaran bir aile kurgusundan söz edilebileceğini söyleyen Nilgün Toker der ki; “Görünen görünmez bir kadın var artık. Cinsiyeti olmayan, herhangi bir kimlik taşımayan bir kadın… Çocuklar da malzemeye dönüştürüldü bu ailede. Türkiye’ye özgür bir durum bu… Yüceltilen şey aile değil, itaat ve hiyerarşi. Çocukluk ve kadınlığın iddia edilemediği bir zihniyet duvarı oluştu.

Feminist akademisyen Alev Özkazanç da “muhafazakarlık” teriminin günü açıklamaya yetmeyeceği görüşündeydi: “Son 5-10 yıl fenomenliğini anlamlandırmak için “muhafazakarlık” ılımlı kaçıyor. Fransız Devrimi’nin radikal, toptan dönüştüren ideolojisine karşı ortaya çıktı. Herkes din, aile ve devlet konusunda muhafazakarlaştı. Sovyetlerin yıkılmasından sonra radikal hızlı değişimi konuşanlar da…"

80’lerden sonra yeni muhafazakarlığın güçlendiği, bunun itici gücünün de neo liberalizmin olduğu tespitini yapan Alev Özkazanç, 2000’lerden sonra ise muhafazakarlığın yerini aşırı sağ ideolojilere bıraktığını söyledi. Özkazanç’a göre merkez sağ boşaldı, aşırı sağın etkisi altına girdi. Mevcut durumu çürümeyle açıkladı. İlk çıkışında kendini “muhafazakâr demokrat” olarak tarif eden AKP’nin sağ radikal popülizmin bir biçimini aldığını vurgulayan Alev Özkazanç, ezber tanımları da eleştirdi: “AKP’nin aileye bakışını genel bir İslamcılığa, Türkçülüğe indirgemek doğru olmaz. Dünya genelinde cinsiyet eşitliğine karşı bir hareket var. ABD, Türkiye gibi aşırı sağ popülizmlerde, toplumsal cinsiyet karşıtlığı bir paket olarak var. Üniversitelerdeki kadın çalışmaları, bütçeleri hakkında soru önergeleri veren bir siyaset var. Toplumsal cinsiyet ve feminizme karşı tehdit algısı var. Ve buna anlamlı bir kadın katılımı var. Batı’nın feminizan kültürüne karşı Rusya’nın eril kültürü diriltiliyor. Sağcı popülizm, liberalizme yönelttiği eleştirinin bir parçası olarak toplumsal cinsiyeti de hedef alıyor. LGBTİ’nin çok güçlendiğini düşünüyor. Feminizme elitist suçlamasını öne çıkarıyor."

Liberal kozmopolit değerlere genel bir saldırıdan, ülkelerin içe kapanma döneminden söz eden Alev Özkazanç’a göre “Kronik savaşlar çağı içine girmiş bile olabiliriz. Devrime inanmayan, harekete, akışa inanan hegomonik inanış oluştu.

Bu gidişe karşı duranları ise kısa vadeli savunma refleksi geliştirmekle eleştiren Özkazanç; “Herkes için adalet isteyen yeni bir koalisyon kurmamız gerekiyor. Kadınlar arasındaki farklılıklara oynanacak. Kadınları karşı karşıya getirmeye çalışacaklar. Yeni rejime, muhafazakar kadınlar içinde de tepki çıkabilir. Kadınlar arasında eşitlik ve özgürlük köprüleri kurmamız lazım" dedi.

Din, siyaset tarihi, siyaset bilimi ve toplumsal cinsiyet konularında akademik çalışmalar yapan Fatmagül Berktay’ın söylediklerine de değinmeden olmaz. O da “muhafazakarlığın” günü açıklayamayacağını düşünenlerden. Bir tanım gerekirse, “dinsel motifli erkek düşmanlığı” cümlelerini kurdu. Hatta kendi kavramsallaştırmasıyla “Erkek intikamcılığı” dedi.

Dinin kadınları, aileyi, toplumsal cinsiyeti homojenleştirici bir etkisi olduğuna vurgu yapan Fatmagül Berktay’a göre İslamı araçsallaştıran erkek egemen bir gericileşmeden söz edilebilir.  “Erkek intikamcılığını” erkekliğin bir krizi olarak açıkladı: “80’lerden sonra kadınlar güçlendi. Ama bugün bunların bile tartışıldığı geriye gidildiğini görüyoruz. Boşanmalarda eşit paylaşım, erkekleri müthiş rahatsız ediyor. Erkeklik egosu şişiriliyor. Şiddetin mazeretinde ‘bana itaat etmedi’ var. Göç, işsizlik, kadınların güçlenmesi bu egoyu beslemiyor.

Ulus devletlerin güvenlik devletine doğru yol aldığını belirten Berktay, otoriterlik ile ataerkillik arasında sıkı bir bağ olduğunu, bugün devletle ataerkil yapının daha iç içe geçtiğini vurguladı: “Eşitliğe saldırı var. Feminizmin kadınla erkeği aynılaştırdığı eleştirisi var. ‘Fıtrat’ tartışması da bunun bir ürünü. Oysa feminizm tam tersine farklılığa işaret eder."

Çözüme dair Alev Özkazanç’la benzer noktalara değinen Fatmagül Bektay’a göre "Arendt’ın söylediği gibi haklara sahip olma hakkını savunmalıyız. Birey yurttaş olmaktan çıkarılmak isteniyor. Yasalar önünde eşit yurttaşlık hakkını savunmalıyız. Dindar kadınlar da özcülük tuzağına düşmemeli. Kadınlar yol ayrımında. Konuşmazsak, haklarımıza sahip çıkmazsak geleceğimiz parlak değil.

Toplumsal ve siyasal alanın İslamizasyonu tespitini yapan yazar/çevirmen Sibel Özbudun ise sunumunda küresel kapitalizmin batılı değerlerle ilişkisinin sona erdiğini, her tür gericiliği körüklediğini bu nedenle de emek mücadelesi ile sekülerizmin iç içe geçtiğini, sekülerizmin artık CHP’li elitlerin bir sorunu olmadığını, emekten yana bütün güçlerin sorunu olduğunu savundu.

Emek mücadelesi ile sekülerizmin kol kola oluşunun, işçilerin işçisi kadınların evdeki konumuna nasıl yansıyacağı ya da yansıyıp yansımayacağı, “kadınların eşitlik-özgürlük mücadelesinde sekülerizmin olmazsa olmaz olduğu” tartışmasının kendi mahallerinde sözlerini/yaşamlarını sakınmayan dindar kadınlarla nasıl yürütüleceği gibi soruları üreten üç günlük kongrenin devamı başka mecralara taşınacaktır. Ama “biat-sadatakat-itaat”, dönemin anahtar kavramsallaştırması olarak okunabilir.

Aşağıda da “Kadın, sağlık ve muhafazakarlık” konularının masaya yatırıldığı 5. Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kongresi’nin sonuç bildirgesini bulacaksınız.

V. KADIN HEKİMLİK VE KADIN SAĞLIĞI KONGRESİ

'KADIN, SAĞLIK VE MUHAFAZAKARLIK'

23 Şubat günü başlayan ve üç gün süren kongremizde toplam 10 oturumda, günümüzde kadın sağlığı ile yakından ilişkisi olan muhafazakarlık konusunu pek çok yönüyle konuştuk. Kadın emeğinden, kadın bedenine, hukuktan felsefeye, cinsellikten ruh sağlığına, kadına yönelik şiddetten kadın mücadelesi biçimlerine kadar geniş bir yelpazede kadın, sağlık ve muhafazakarlığı ele aldık.

Bu kongre, Türkiye’de kadınlara karşı ayrımcılık ve eşitsizliğin derinleştiği, gündelik yaşam ve uygulamalarla yerleştiği, kadın cinayetlerinin sıradanlaştığı, kadının kamusal ortam ve çalışma yaşamından dışlanarak aileye hapsedilmeye çalışıldığı, çocuk yaşta evliliklerin yasal zeminin oluşturulduğu bir ortamda gerçekleştirilmektedir.

Kongremizin teması olan muhafazakarlık, tarihsel, toplumsal, siyasal koşullar açısından bakıldığında; günümüzde kadın bedeni ve kadın emeği üzerindeki eril denetimin arttığı, yeni bir baskı biçimine dönüştüğü, klasik muhafazakarlık tanımını aşan yeni bir yapıya dönüştüğü değerlendirmesi yapılmıştır.

Günümüzde öne çıkan “güçlü aile” kavramı, ulusal ve dinsel kimlikleri araçsallaştırarak, aslında neoliberalizmin bir stratejisi olarak bir işlev görmektedir. Bir değer olarak sunulan “güçlü aile” temelde görev ve itaate dayanmaktadır, bu yönüyle de kadın ve çocukları kişi olmaktan çıkarıp nesneleştirmektedir.

Ataerki ile neoliberalizmin işbirliği zemininde, sosyal devletin boşalttığı alanların kadının ev içi karşılıksız emeğiyle doldurulması meşrulaştırılmaktadır. Çalışma yaşamında kadın emeği, iş güvencesinden yoksun, esnek çalışma koşullarında ucuz emek gücü haline gelmektedir. Verilen siyasi popülist mesajlar, kadınların tek kariyerinin annelik olduğunu her geçen gün daha yüksek sesle vaaz etmektedir.

Muhafazakarlık ve neoliberal sağlık politikaları birlikteliğiyle, kadın sağlığını bütüncül ele alan yaklaşımdan çok annelik ile ilişkili sağlık hizmetleri öne çıkarılmıştır. Bilimsel olarak dayanaktan yoksun bir biçimde doğurganlığı teşvik eden bir politikaya geçilmiş, aile planlaması hizmeti ihmal edilmiş, kürtaj hizmeti fiilen verilemez hale gelmiştir. Kadın cinselliğinin üremeye indirgenmesi, kadınların cinsel sorunlarını görülmez hale getirmektedir.

Türkiye’de yaşamı şekillendiren ataerkil normlar, kadınların bedensel sağlığının yanı sıra ruhsal sağlığını da bozmakta, farklı cinsel kimliklerin yok sayılmasına yol açmaktadır.

Toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin, ataerkil yapının doğasında taşıdığı eşitsizlik sonucu ortaya çıktığı kabul edilmelidir. İtaate dayalı güçlü aile modeli, günümüzde kadına yönelik şiddet olgularını artıran nedenlerin başında gelmektedir. Kadına yönelik şiddetin önlenmesinde, cezasızlık ya da kısasa kısas ilkesine dayalı uygulamalar (kastrasyon gibi) değil, toplumsal cinsiyet eşitliğini temel alan uluslararası düzenlemeler hayata geçirilmelidir.

Konuya ilişkin politikaların oluşturulmasında  sorunun yapısal kaynaklarına odaklanılarak  zihniyet dönüşümünü de içeren bütüncül bir yaklaşımın benimsenmelidir. Bu bağlamda; Türkiye’nin de imzaladığı uluslararası metinler, Kadına Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) ve İstanbul Sözleşmesi ile ulusal mevzuattaki 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun etkili bir biçimde uygulanmalıdır.

Kongremiz, kadına yönelik her türlü baskıya, şiddete ve ayrımcılığa karşı bütüncül bir mücadeleyi sürdürme kararlığını bir kez daha pekiştirmiştir. Kadınların sağlık hakkı için ataerkiye hayır! Yaşasın kadın dayanışması!

TTB Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kolu

TTB Bursa Tabip Odası

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…