Artı Gerçek

Cinskırımının kör noktası: TCK 96

Öyleyse neden mahkemeler, kadınların bu suça ilişkin şikâyetlerini dikkate almıyor, cezayı TCK 96’ya göre düzenlemiyorlar?


“Kör nokta”,  tıbbi açıklaması dışında trafikte de sık kullanılan bir kavram. Çarpışmaların büyük çoğunluğunun aracın dikiz aynalarıyla görülemeyen alanlar nedeniyle gerçekleştiğini söylüyor uzmanları. Oysa görüş alanını dikiz aynalarıyla sınırlamak yerine, bir baş hareketiyle sağına-soluna bakarak riski asgariye indirmek mümkünmüş.

“Teşbihte hata olmaz”mış. Kadın cinayetlerinin önlenememesinde, yargının ve pek çok hukukçunun tavrı da riski aynaya bırakan sürücüye benziyor.

Yargılama ve cezalandırma ancak kadın öldürüldükten ya da sakatlandıktan sonra devreye giriyor.  

Emine Bulut gibi pek çok kadın “ölmek istemiyorum” diye bağırırken, katilini ölmeden önce ilan ederken, defalarca korunmak için resmî kurumlara başvuru yapmışken seyreden bütün yetkili ve sorumlular, ilgilenmek için cenazesini bekliyor. “İlgi” dediğim de “iyi hâl”e kadar!

Öldürülen kadınların tamamının hikâyesi neredeyse birebir aynı. Katillerin adını bilmeseniz, tek bir adamın yaptığını zannedebilirsiniz. Tesadüf değil elbet. Sistemin tarif ettiği, desteklediği, ayrıcalık tanıdığı, hep yeniden ürettiği “erkeklik halinin” sonucu. 

Kadın hakları konusunda mücadele veren Avukat Şenay Tavuz’un tanık olduğu bu öyküyü paylaşırken yaşadığı duyguları kolayca anlıyorsunuz. Tavuz’un ifadesiyle “bu kadın ‘henüz’ hayatta, ancak mahkeme heyetine ‘ölmek istemiyorum’ diye sesleniyor.

Ben ona saldırmadım sadece kendimi korudum. Beni öldürmesin diye barışma talebini kabul etmiş gibi yapmak zorunda kaldım. Silahlardan anlamam ama bu adam beni köşeye sıkıştırdı ve aylardır söylediği şeyi yapmak yani benim kafama kurşun sıkmak için silahını kafama denk getirmeye çalıştı. Direndim, yere düştük, silah patladı. Dükkândan çıkmış olan müşteriler silah sesini duyunca geri geldiler. Bu sefer silahı onlara doğrulttu, benim yüzümden onlar ölmesin diye barıştığımızı söyledim. Onlar çıkınca silahı kenara koydu, yere düşen kurşunları topladı ve un çuvallarının arkasındaki karanlık yere attı. Sonra bana dönerek ‘eğer polise gider de şikâyetçi olursan yarım bıraktığım bu işi tamamlar, seni öldürürüm’ dedi. Şikâyetçiyim çünkü bu adam evlendiğimiz günden bu yana benim duygularımı ve her şeyimi sömürdü, ben onunla barışmayacağım. Cezalandırılmasını istiyorum."

Öyle okuyup geçtiğiniz kelimeler anlatamıyor, kadınların yaşadıklarını. Avukat Tavuz o nedenle ekliyor:

“Bu genç kadın nasıl hayatta kalmayı başardığını anlatırken sesi titriyordu.” 

***

Daha iki gün önce öldürülen Kebire onun kadar şanslı değildi. Elazığ’da evinin önünde Ömer Cankara tarafından vuruldu.

 Kebire Atamaz’ın “uzaklaştırma” talebinin reddedildiği Aile Mahkemesi’ne verdiği dilekçeyi okuyun. 

Beni sevdiği şeklinde, hakaret içerikli mesajlar, ‘köy meydanında öldüreceğim’ içerikli tehditleri mesaj ve ses kayıtlarında var. Bu şahıstan dolayı ailemde huzur kalmamıştır. Eşimin telefonundan da beni tehdit etti. Mesaj kaydı var. Ömer Cankara isimli şahıs sürekli beni aramaktadır. Ben defalarca kendisine beni aramamasını söylememe karşın günde en az 20 kere aramaktadır.”

Kadınlar aylarca, yıllarca işkence görüyor, eziyetin bin türlüsü yapılıyor. Ayrılınca da kurtulamıyorlar. Takip ediliyor, taciz ediliyor, saldırıya uğruyor, tehdit ediliyorlar.

Bir tokatla başlayan şiddetin ivmesi hep daha çok artarak o malum sona ulaşıyor. En ‘hafifinden’ hayatları bir erkek tarafından ablukaya alınıyor, korkuya hapsediliyorlar.

Kiminin yasal koruma önlemlerinden hiç haberi yok, kimi ise bütün yolları denemesine rağmen göz göre göre gelen ölümden kurtulamıyor.

***

Oysa cinayetle sonlanan, sistematik işkenceyle örülen bu süreç engellenebilir. Ama böyle bir işleyişle değil:

Tarihinde sanık Memiş Üren'in, şikâyetçi Çiler Üren'in saçını çekerek konuşmakta ısrar ettiği, müştekinin sanığı itelediği, sanığın cebindeki silahı çıkararak müştekiye doğrulttuğu, müştekinin engellemeye çalıştığında silahın havaya doğru ateş aldığı, silahın mücadele sırasında yere düştüğü, sanığın müştekiyi yere yatırdığı anlatıldı. Sanığın elinde bulunan şişenin içindeki sıvıyı müştekinin kafasına ve sırtına döktüğü, daha sonra yere düşen silahı alarak kabzasıyla müştekinin birden fazla kafasına vurduğu, müştekinin bağırması üzerine kaçtığı…”

İddianamedeki bu ifadelere rağmen karar “Eylemin ‘eşe karşı kasten basit yaralama’ suçunu oluşturması, silahtan sayılan ‘Hidroklorik asit’ ve silah kabzasıyla vurmak suretiyle işlenmesi nedeniyle 1 yıl 6 ay hapis cezası” oluyor.

Yıllarca eziyet gördükten sonra şans eseri ölümden kurtulmuş ama beden bütünlüğü bozulmuş, ağır travma yaşayan bir kadının böyle bir karardan sonra kendini güvende hissetmesi mümkün mü?

Ölümcül sonu engellemek için önce işkence sürecini engellemek gerekmez mi?

İşkenceyi yapan koca olunca meşru ve yasal olabilir mi?

Tabii ki değil.

1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren TCK’nın 96’ncı maddesi kadına karşı sistematik şiddeti bir “işkence” olarak tanımlıyor ve “Bir kimsenin eziyet çekmesine yol açacak davranışları gerçekleştiren kişi hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur” diyor.

Burada sözü kadın hakları mücadelesinin önemli hukukçularından Hülya Gülbahar’a bırakmak gerek:

TCK 96’da eziyetin cezası iki yıldan beş yıla kadar hapis iken, çocuk, gebe kadın, üstsoy veya altsoya, babalık veya analığa ya da eşe karşı olduğunda üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası getiriyor.

Çünkü Türkiye hukuk sisteminde, yaralama, tehdit, hakaret vb. suçların cezası, maalesef iki yıldan az ve tutuklama gerektirmiyor. Ancak, cezası iki yıldan başlayan suçlar için tutuklama gerekiyor ve eziyet maddesi, en az iki yıl (eş söz konusu olduğunda en az üç yıl) hapis cezası gerektirdiği için tutuklu yargılama gerektiriyor. Yargılama sonucunda hükmedilecek hapis cezası, ceza süresi nedeniyle adli para cezasına da çevrilemiyor. Eziyet suçu şikâyete bağlı değil, bir kamu davası. Mağdur şikâyet etmese bile ya da şikâyetinden vazgeçse bile sürdürülmesi gereken bir dava. Uzlaştırmaya da tabi değil.”

Gülbahar çok önemli bir ekleme daha yapıyor ki, uygulanması durumunda saldırganın elini kolunu sallaya dolaşması bir yana kimseyi öldürmeyi düşünmesi bile mümkün değil.

96. maddenin bir diğer özelliği, eziyeti başlı başına ayrı bir suç olarak tanımlaması. Eziyet oluşturan psikolojik şiddet (tehdit, hakaret, şantaj vb.), fiziksel şiddet (yaralama), cinsel şiddet (her türlü cinsel saldırı) eylemleri, ayrıca cezalandırılmalı. Yani eziyet maddesinin dışında yaralama ve tecavüz gibi eylemlerin cezası da ayrıca verilmeli.”

TCK 96 gibi, İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasa gibi hayati önemde yasalar dururken, siyasetçilerin “idam” istemesi topu taca atmaktan başka anlam ifade etmiyor.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…