Artı Gerçek

Yer, vatan, köprü, sınır ve yol üzerine

Yol kolaylaştıran olarak, bölenleri, uzaklaştıranları, sınırlandıranları ve yer’i mekanlaştırır, birleştirir, yükseltir. Yürürken yol da insan da, her ikisi de yücelir.



YER:

 (TDK) Bir insanın bir şeyin, kimsenin kapladığı boşluk; taban, Bölge, mekan,

Durum, vaziyet, konum,

Makam, önem

Arazi, toprak parçası

Yerküre

Mahal,

İnsanlar “yer”lerde oturur. “Yer”lerde yaşar. Kırsal alanlarda kendisini kan bağıyla, kentlerde yerlerle tarif eder:  “Nerelisin hemşerim?” son yirmi yılın kentlisinin geldiği yere bir türlü sığamadığının ifadesidir. Heidegger bize yer edinme faaliyetimizin inşa ile olmakta olduğunu söyler: Bir bina yerin ve ikamet edenlerin faaliyetine göre inşa edilir ve sonrasında ihtiyaçlarına göre düzenlenir.  Yani inşa etmiş olduğumuz için ikamet etmiyoruz, ikamet ettiğimiz için inşa ediyoruz.

 

Oysa ikamete zorlandık: İnşaatın içine zorla ikamet ettirildik. 90ların zorunlu göçü ve 2002 krizinin zorlu savuruşu, yoksulu, nitelikli ve niteliksiz yoksulu, her yaştan çaresizi merkezkaç etkisinde kentlere savururken;   “nerelisin?” sorusu 80 lerden farklı bir anlam içeriyordu: “Sana güvenebilir miyim?”. Böylece kendimizi bir “yer”e aitmiş gibi gösterip kanıtlamak  zorunda bırakıldık. İkamet pusulamız istikametimizden saptı, yer’e dair bütün bildiklerimizin çocukluk rüyalarımıza sakladık. Giderek yarı kırık bir belleğin yansımalarına gömüldük.

Kimliklerin arka yüzleri ön yüzlerinden çok tanımladı bizi. Giderek yüzsüzleştirilmeyi de benimsedik.

 

YERSİZ-YURTSUZ:

Vatan

Welat

Wetan

Yurt

Anayurdu, babocağı

Daykî nîştiman

 

Yer’lerde oturur, kendimizi yer’e göre tarif ederiz. Aristoteles “Olmak, yer’de olmaktır” diyor. Bir türlü savunmayı başaramadığımız, kendimizin bir yerli olduğunu kanıtlamak için, yerleşik olduğunu söylemek için bin dereden su getirdiğimiz bir dünya oldu burası: 7 çeşidini dünya üstünde gezdirdiğimiz Nuh’un Gemisi mitolojisinden beridir böyleyiz. Toprağı topos’a çevirdik : “Kara ehliyiz biz” diye yalvarıyoruz, “Nuh’un çocuklarıyız, karaya çıkmadan oğullarımız karılarının üzerine varmadı” . “Bir yer’liyiz” diye inliyoruz. “Adı belli sülalelerdeniz” “Bizim de dedelerimiz Çanakkale’de savaştı, Hamidiye alaylarına asker verdik” diye babalanıyoruz. Kurucu öğeymişiz, öyle diyoruz. . “Ahıska Türklerindeniz” veya “Selanik göçmeniymişiz biz” . “Yerimiz yurdumuz, soyumuz sopumuz belli” diye yalvarıyoruz. Savrulup geldiğimiz kentin üç kuruşluk izbesine beşbin lira ödemeye hazırken ve kenardaki yılışık belediye reklamında yoksullara yardım panosunun altında reklama dahil olmak için otururken, neredeyse yalvararak  “yerli’ yiz diyoruz. “Nerelisin hemşerim” diye sorma sırasının bize geldiği bir anı bekledik. Bir gün bir yabancıyı bir köşede, bizi yirmi yıl önce yaptıkları ve hala yapmakta oldukları gibi kanlı dişlerle kıstırıp: “Yabancılar raus!” diye haykırabileceğimiz günün gelmesini umduk. Kendimizin yer’li olduğunu kanıtlayabileceğimizi, bu büyük kanlı kurtlar sofrasının bir köşesinde artıklarla dahi yetinebilmek için “Türküz/yer’liyiz” demenin yeterli olduğunu sandık. Ama kurallar bitmiyor: Henri Lefebvre “sadece siyasal olanın zemini değil, bizzat siyasal ve sosyal olanın kendisi olarak mekan, egemenliktir” der. Kaybettik. Habire kendimizin yenilebilir en küçük lokma olduğuna devleti inandırmamız gerekiyor. En aşağılık ve en küçük lokma olduğumuza. Yutulmak için hazır olduğumuza.

 

Kendimizin o toprak içindeki varlık anlamını, chóra’yı, mekan ehli birer varlık olmayı unuttuk: Yer’in  sabit bir durum, vatanı bir çıkar ortaklığı, vatandaşlığın devletçe kabul edilmek, yerliliğin Türklük, yakınlığın cemaate girmek, çıkarın partili olmak anlamına geldiği ve onaylandığı uzun dönemler sonrası; içimizdeki belirsizleri, renklileri, aykırıları ve sapkınları sırayla öldürdüğümüz yeni “yer-ülke”mizi hazırladık:  % 50 yi evlerinde zor tutuyorduk!

 

KÖPRÜ:

 Yine Heidegger: Yer bir köprü olmadan önce zaten orada değildir” diyor. Hatta köprü, yer’in en temel göstergesidir. Bir yer ancak köprü sayesinde orada olabilir.  Köprü sadece ırmağın geçilmesini değil iki kıyının toprak olarak birleşmesini , devingenliğin ve sınırın aşılabilir olmasını sağlar.  Öte yandan bu olur olmaz, yer bir mekan konumuna indirgenir.

 

Belediyeler büyük bir öfkeyle meydanlara saldırıp, küçülttüğünden, haftalık semt pazarlarını yok ettiğinden beri, artık bizim için tek köprü AVM’ler kaldı. Bir mekandan diğerine birbirimizi seyredebildiğimiz ve gün sonunda yine de temassız ayrılabildiğimiz “yok-yer”ler: AVM’ler.  Semt pazarları ile insani veya meydanlar gibi ticari mübadeleye gerek bırakmıyorlar. Zira tarihsizdirler.

 

Mekanlar artık insan istemiyor. Köprüyü yeniden tanımlamak için üzerine kurban kanı akıtmak gerekiyor.  Köprünün insani bir geçiş alanı olmasından ziyade, yeniden inşasının kamunun değil devletin onayladığı bir kutsallığa indirgenmesi gerekiyor.  Geçişli yolları bitirdik, devletin kamusal alanı işgaline izin verdik.  Yetmedi, devlet evlerin içine taşındı:  Yatak odasından geçtim, hamile karnımızın içine yerleşti.

 

SINIR: 

Sınır, vatanın ve bölgenin kozmografyadan çıkıp topografyaya girdiğini, oradan da bir harita haline geldiğini işaret eder.  Kelime etimolojik olarak çok yüklüdür:

 

  • Sınır (border): Limit(Lat.) çıkış, uçlar, ekili olmayan alanlar (Webster);
  • Latin:  limit-uçların ucu, uzantı, son, art/popo/arka, (cadılara bırakılmış alan- (Ant Lat.)
  • Latino: margo-margins (uçlar) (ekeneksiz alan, işe yaramaz vahşilik)
  •  

Elbette imparatorlar, krallar, sultanlar, beyler kendi merkezlerinden uzaktaki bu alanları “tanımsız”, “boş” vb. olarak adlandırırken, aslında kendi mülkleri  dışında uzamlardan söz ediyorlardı. Peki halklar 12.-15.yy arasında bu uzakları nasıl adlandırıyordu? Özellikle ilk bin yılı takiben bölmelenmişlikle (zonality) çizilen alanların yerini çizgisellikler (linearity) alınca (Vico.), sınırdışılık da buna göre belirlenmeye başladı 12.yy başında, korkutucu bir uzaklık, bir uzam, alan olan uçlar; iktidarlar güçlenerek savaş haritalarını geliştirdikçe birer ekenek, arazi ve hatta devletlerin mülkleri haline gelmeye başlar.

 

İmparatorluk savaşları millet savaşlarına dönmeye başladığında, savaşın haritaları birer birer insan haritaları olmaya başlar, kozmografya kartografyaya dönüşürken; vatandaşlar sınırlar arasında sıkışıp kalır ve kendi milliyetlerini ispatlamaya girişirler. Kozmografya kaybolur.

 

Böylece sınırlar hem dışarıya hem içeriye kapalı birer çizgi olarak anlaşılır. Oysa sınır bir alandır, geçişlidir, seçicidir ve her zaman onun içinden karşıya uzanmak mümkündür.

 

Sınırlarda yaşayanlar, karşıya da bir uzantı olduğunu ve böylece karşıda vatandaşlık pazarlığına girişilebilecek bir başka devlet olduğunu da bilirler. Bu bilgi, sınırda yaşayanları iç bölge vatandaşlarından hem daha kırılgan, hem de daha güçlü yapar. Devletle bu karşılaşmaların güçlü aktörü devlet ise, zayıf da olsa bir diğer öznesi sınır vatandaşıdır. Devletin kendi egemenliğini bu çarpışmadaki güç bileşenlerine ve bu bileşenlerin güçlerini hangi politik ve iktisadi örüntülerle kazandığına bağlı olarak ortaya çıkar ve siyasi ve ekonomik gücü de o oranda  meşrulaşır Zira devlet egemenliğinin meşruiyeti, kendi tarihini sınırda haritalandırır.  Böylece devlet, yıllarca komşularını yeniden tariflemekten, iç ve dış düşmanları yeniden adlandırmaya pek çok sınır çizdi. Sınır bir mekan oldu ve kendi kültürünü de yarattı. Böylece devletin dışında bir olanak, bir geçiş oldu.

 

YOL:

(TDK) Aşılan, tarik

İçinden geçilen, akan yer

Gidiş çabukluğu, hız

Davranış tutum, gidiş davranış biçimi

İlke, sistem, usül,tarz

Kez, defa

Hile, tuzak

Gaye, uğur, maksat

Çare, yöntem

 

Mekanda yer değiştirerek deviniriz. Bir konumdan ötekine gider geliriz. Hareket ise bundan ibaret değildir. Aristo için bu devingenliklerin sadece bir türüdür, ama yalın bir devinim sayılmaz. Zira asıl akış,  yolun kendisi aynı zamanda bir mekandır. Hafızanın mekanıdır. Asıl akış, hafızanın yolda akışıdır.

 

Binlerce yıllık İpek Yolu, hem herkesin ezbere bildiği bir geçiş yeri hem de kendisini onun üzerinde yeniden var ettiği bir mekandır. Kafkaslardan Anadolu’ya inilebilecek tek yol olan Kura vadisi, Anadolu’yu Hazar’a bağlayan muhteşem antik eserlerle dolu bir uzamdır.

 

Mezopotamya,  iki ırmak arası, Beyt Nahrin: nehirler ülkesi (Assyr.) sadece nehirlerini akışıyla değil, içinde biriktirdiği hafızasıyla da bir geçiştir, bir yol’dur ve terbiyedir, şimdilerde kanın ve aşkın içinden sabırlı ve zorlu bir geçiştir.

 

Via Egnatia: MÖ 200lerden kalma ve İstanbul’u Trakya’ya oradan Yunanistan ve Balkanlara ve Adriyatik’e bağlayan yol, iki tarafında  bağlayan, büyük ticaret geçidi. Mültecilerin Edirne’den 2015 başlattığı büyük göç yürüyüşü, insanın sezgisinin hafızasına dolanmasının en güzel örneği olup, via Egnatia yoluna düşmüştü.  Mülteciler Via Egnatia’yı yeniden arazi, yeniden mekan ve mülksüzlerin vatanı haline getirdiler.

 

Geçişler, akışlar, tıpkı büyük coğrafya parçaları, ufkumuzu genişleten heyecan veren büyük manzaralar gibi, insanı içindeyken biçimler. Yürüyen, alanın sabitleyicilerinden sadece birisidir. Geçici olarak Terra/Res Nullius’u (boş/herkesin olan topraklar) kullanır . Yerine başka birisi geldiğinde orayı terk eder. Çünkü yürüyenin gelecek ve zaman anlayışı “yerleşik”ten farklıdır.  Yürüyenler, yolun hem kendisi olur hem hafızalarından bir parçayı, orayı farklılaştırmış olarak hediye ederler.

 

Yol, böylece kendisi bir kurulmuş, tarik ve kolaylaştıran olarak, bölenleri, uzaklaştıranları, sınırlandıranları ve yer’i mekanlaştırır, birleştirir, yükseltir. Yürürken yol da insan da, her ikisi de yücelir.

 

Yürüyenlere selam olsun.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…