Yüzüncü Yılında Almanya Devrimi (1918-19) – VIII



Artı Gerçek

SPD-Çoğunluk’un açık üstünlüğü sadece delege seçimlerindeki ve oylamalardaki olası ayak oyunlarına dayanmıyordu; işçi sınıfının yaşamının her alanında açık ara önde oldukları biliniyordu.


Bülent BİLMEZ*


İktidar Mücadelesi Kızışırken Sol-içi Mücadelede Önemli Dönüm Noktası:

Konseyler Genel Kongresi (16-21 Aralık 1918)

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’da kurulmakta olan yeni düzenin karakterini belirlemek için bu dönemde inisiyatifi ele geçirmiş olan soysal demokratların her kanadından gruplar arasında, iki ayrı cumhuriyetin ilan edildiği 9 Kasım 1918’den itibaren giderek keskinleşen bir mücadele yaşanıyordu. İlk bakışta belirleyici olan üç grup var gibi görünüyordu: Açık ara en büyük güç olan ve savaş yıllarında giderek daha çok sağa kayan SPD-Çoğunluk, onlarla işbirliği içinde yeni hükümeti kuran daha soldaki Bağımsız-SPD ve bu grup içinde olmakla birlikte giderek daha radikal sol politikalarla diğerlerinden hızla kopma sürecine giren Spartakistler. Yazı dizisinin bundan önceki bölümlerinde dile getirildiği üzere, bu gruplar arasındaki iktidar mücadelesinde asıl belirleyici olan ve 9 Kasım’da başlayan ‘devrim’ sürecinin ilk haftalarında pek görünür olmayan eski müesses nizamın asker ve sivil elitleri, son iki bölümde anlatıldığı üzere, cepheden dönen düzenli ordunun şatafatlı törenlerle Berlin’e sokulması aracılığıyla sergilenen boy gösterisi ve darbe girişimleri nedeniyle Aralık ayında daha görünür olmaya başlamıştı. Sorumlu oldukları, yıkımla sonuçlanmış bir savaşın ardından karşılaştıkları kitlesel tepki nedeniyle, ilk haftalarda ortalıkta görünmemekle birlikte, daha ilk günden SPD-Çoğunluk lideri Ebert ve ekibiyle kurdukları iş birliği ve hâlâ kontrollerinde olan büyük askeri güç sayesinde kendilerini son tahlilde asıl belirleyici güç olarak görüyorlardı. Savaşın yol açtığı ekonomik-sosyal yıkımın ve coşkuyla girilen savaştan hezimetle çıkılmasının yarattığı travmanın sonucunda yaşanan depresif ve öfkeli kitle psikolojisine dayalı olağanüstü konjonktürün geçici olduğunu, o sırada yaygın ve derin bir şekilde yaşanan radikalleşmenin giderek sönümleneceğini ve o günlerde sessiz görünen büyük muhafazakar kitlelerin istikrar, huzur ve disiplin beklentileriyle kendilerini destekleyeceğini düşünen eski müesses nizamın askeri ve sivil elitleri, halkın, o anda sesi daha çok duyulan muhalif diğer yarısı üzerinde çok etkili olan sosyal demokrat hareketin liderleriyle savaş sırasında kurdukları işbirliği sayesinde, bu kesimdeki sert muhalefeti ve radikalleşmeyi bertaraf edebileceğine güveniyordu. Savaş sırasında büyük sermayeyle sendikalar arasında sağlanan anlaşmanın dayandığı ‘yurtsever’ söylem, aynı zamanda on yıllardır kitlesel desteğini artırmasına rağmen muhalefete mahkûm olan soysal demokratlara şimdi iktidarı paylaşma olanağı sunmaktaydı. Hâlâ marjinal bir grup olmaktan kurtulamayan devrimci Spartakistler ile orta yolcu politika izleyen Bağımsız-SPD liderliği ise özellikle sosyo-ekonomik alanda daha köklü dönüşümden yana politikalarıyla eski müesses nizamın elitlerini ürkütüyordu. Ancak reformist SPD-Çoğunluk liderliğinin (özellikle sosyo-ekonomik alanda) derinliği ve kapsamı sınırlı bir dönüşüm öngören politikasına güvenen müesses nizamın elitleri, Ebert kliğiyle yakın işbirliği içinde bu reform sürecine razı oluyor ve savaş sonrası yeni düzene mümkün olduğunca yumuşak bir geçişle bu dönemi atlatmaya çalışıyordu.

Sokağın olağanüstü hareketli ve her zamankinden daha çok etkili olduğu bu süreçte, elbette liderlikler veya elitler tarafından rahatça politikalar belirlenip uygulanamıyordu. Tüm kesimlerinin tabanları bir birbirleriyle etkileşim içindeydi ve her kesimin tabanı kendi liderliğini sürekli baskı altında tutuyordu. Üstelik, tabanda kesimler arasında kaymalar mümkündü ve siyasi arenanın en radikal kesimi gibi görünen Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg önderliğindeki Spartakistler, daha kitlesel diğer iki grubun tabanını ve bağımsız radikal grupları hızla kendisine çekmekteydi. Bir yıl önce Rusya’da bir imparatorluğu yıkarak yeni bir dünya kurma iddiasıyla iktidara gelen ve kapitalist dünyada büyük korku yaratan Bolşeviklerin iktidarını pekiştirmesi ve devrimci konseyler/sovyetler yönetiminde radikal bir dönüşümün başlatılması, Almanya’daki elitler için Bolşeviklerin muadili olan Spartakistleri baş düşmana dönüştürüyordu. O sırada Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanan sürece benzer şekilde, savaşın galibi müttefikler, özellikle Amerika için en büyük sorun olarak görülen Bolşevizm tehlikesi Almanya’daki sürece bu devletlerin dolaylı veya dolaysız müdahalesine ne kadar yol açtı bilinmiyor, çünkü meselenin bu boyutu üzerinde bugüne kadar yeterince durulmamıştır, ama Almanya’daki eski müesses nizamın asker ve sivil elitleri için de en büyük tehlike olarak Bolşevizm ve onların ülkedeki temsilcileri olarak görülen Spartakistler idi.

Eski müesses nizamın elitleri devrimden hemen sonra toparlanma çalışmalarını başlatmışlardı ve özellikle askeri elit (Ebert ile kurdukları ittifak aracılığıyla) önemli adımlar atmıştı. Ancak sokaktaki devrimci kitleler ve onların askeri birlikleri tarafından püskürtülen darbe girişimleri, bu elitlerin en önemli meselesinin kitle tabanı olduğunu göstermişti. Bu konuda çalışmalara hızla başlayan büyük sermayedarlar, daha önceki bölümlerde anlatılan anti-Bolşevik propaganda kampanyasına hız verirken, diğer yandan savaş öncesinin en büyük kitle partileri olan merkez sağ partiler de yeniden toparlanmaya çalışıyor ve yeni sağ partiler kuruluyordu. Kitle tabanı oluşturma konusunda en büyük rolü oynayan partiler üstü sağcı bir girişim olarak Anti-Bolşevik Birlik (Antibolschewistische Liga), Almanya’nın Moskova elçiliğinin eski çalışanlarından Eduard Stadtler (1886-1945) öncülüğünde örgütlenen ve büyük sermayenin desteğiyle kısa sürede tüm Almanya’da etkili olan, genelde devrim karşıtı (özellikle radikal solun temsilcisi olarak gösterilen Spartakistlerin aleyhinde) propaganda aracılığıyla devrimci solun tabanını sokaktan ve devrimci örgütlerden uzaklaştırılmaya çalışıyordu. Diğer yandan, dönemin temel devrimci kitle örgütlenmesi olan işçi-asker konseylerine alternatif olarak yurttaş konseyleri veya kentsoylular konseyleri diye çevirebilecek konseyler (şûralar/sovyetler) kurulmaktaydı: Bürgerrat.

İyi bilindiği üzere, Bolşevik devrimi sonrası dünyada popülerleşen ve hatta Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı’da sulandırılmış versiyonları ortaya çıkan konseyler/şûralar/sovyetler, aslen 1905 Rusya devrimi sonrasında popülerleşmeye başlayan, taban demokrasisine dayalı, genelde adem-i merkezi karaktere sahip ve konvansiyonel ekonomi-politiği reddeden olağanüstü dönemlerin radikal/devrimci yerel kurumları olarak biliniyordu. Donny Gluckstein tarafından yapılan çalışmada o sırada tüm Avrupa’da popülerleştiği ortaya konulan konseyler/sovyetler, her ülkede farklı niteliklere sahip olabiliyordu, ama sonuçta aynı konjonktürün ürünü kurumlardı. (The Western Soviets: Workers’ Councils versus Parliament 1915-1920, Londra, 1985)

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, Osmanlı’da - Bülent Tanör’ün “Yerel Kongreler Dönemi” adını verdiği 1918 sonrası dönemde - belli bir bölgenin kurtuluşunu ve yönetimini üstlenmeye aday ‘kongre’, ‘şûra’ veya ‘cemiyet’ adı verilen benzer kurumlar ortaya çıkmıştı. (Türkiye’de Yerel Kongre İktidarları, 1918-1920, İstanbul, 1992) Kars İslam Şûrası ve Oltu İslam Şûra Hükümeti gibi yapıların yanı sıra, genelde kongreler adı altında bir araya gelen bazı geçici yapılar, alt sınıfların dolaysız katılımı ve hatta önderliği ve radikal talepler açısından Rusya’daki konseyler/sovyetler örneğinden oldukça farklıydı, ama yerel ve konvansiyonel yapıların dışında ortaya çıkan spontane ve katılımcı nitelikleriyle aynı akımın veya zamanın ruhu içerisinde değerlendirilebilirler.

Aynı şekilde, Almanya’da da - Bürgertum in der Revolution. Bürgerräte und Bürgerstreiks in Deutschland, 1918-1920 başlıklı kapsamlı monografisinde (Hamburg, 1992) Hans-Joachim Bieber’in belirttiği üzere – 1918 yılı Kasım ayının ikinci haftasından itibaren “yerden mantar biter gibi her yerde bir anda ortaya çıkan” yurttaş konseyleri (Bürgerräte) de Bolşevik konseylerden/sovyetlerden farklı karaktere sahipti. Zaten 1870lerden beri özellikle Enternasyonal’ler üzerinden oldukça yakın ve bazen iç içe olan Marksist Avrupa hareketinin merkezi gücü konumunda olan Almanya’daki sol hareketler, Rusya’daki devrim sürecini yakından takip etmekteydi ve bu nedenle 1918 sonrasında Almanya’da bir anda yayılan işçi ve asker konseyleri, Rusya’daki işçi, köylü ve asker sovyetlerinin neredeyse taklidi durumundaydı. Hem örgütlenme (adem-i merkezi ve doğrudan/katılımcı demokratik ilişki ağı, seçimle sınırlı olmayan taban inisiyatifi, kendiliğindenlik, gevşek hiyerarşi, vb.) hem de amaçlar/ideoloji (sosyoekonomik devrimci/köktenci talepler, ülke yönetiminde katılımcı/doğrudan demokrasi, vb.) düzleminde gözlemlenen bu benzerlik, aynı sırada Almanya’da yayılan yurttaş konseyleri için geçerli değildi. En az yirmi en fazla yüz üyeden oluşması gibi kurallarla küçük ve yerel karakterleri korunmaya çalışılan bu konseyler de doğal olarak ortaya çıkarken yerel ve adem-i merkezi niteliğe sahiptiler, ama devrimci işçi ve asker konseylerinden farklı birçok özelliği vardı: 1) Bir an önce merkezi bir yapıya kavuşma amacı başından itibaren mevcuttu, 2) kendilerini zamanla ortadan kalkacak, sadece olağanüstü koşulların (zorunlu olarak ortaya çıkmış) geçici yapıları olarak görüyorlardı, 3) daha radikal ve kalıcı yapılar olarak ortaya çıkan devrimci işçi, asker ve özellikle köylü konseylerine tepki olarak kurulmuş alternatif olarak ortaya çıkmışlardı ve 4) başından itibaren büyük ve orta sermaye gruplarının dolaysız desteğiyle çalışmalarını yürütüyorlardı.

Hamburg ve çevresinde etkili olan Hansabund gibi hâlihazırda mevcut örgütlenmelerin ve sağ partilerin öncülüğünü yaptığı bu konseyler, çoğu zaman eski dernek, vakıf veya inisiyatifler tarafından esnaf, memur, serbest meslek erbabı küçük burjuvazinin muhafazakâr değerler etrafında toparlanması ve devrimci dalganın önüne geçilmesi amacıyla kurulmuştu. Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonraki hafta içinde Almanya’da yetmişe yakın yurttaş konseyi kurulmuşken, 1918 yılı sonunda sayıları üç yüzü aşmıştı.

Berlin’de de kısa sürede sayısı artan yurttaş konseylerinin 20 Kasım 1918’de Zirkus Busch’ta gerçekleştirdiği büyük toplantıda bir araya gelen tüm yerel yurttaş konseyleri, küçük burjuvazinin temsilcisi dernekler ve birlikler, Tüm Berlin (Büyükşehir) Yurttaşlar Konseyini (Bürgerrat von Groß-Berlin) kurmuşlardı. Başkanlığa AEG eski direktörü Waldemar Koch’un seçilmiş olduğunu bilmek, konseyin niteliği hakkında yeterli bilgi verecektir. Koch, yurttaş konseyini Spartakistlerin Berlin'i işçi ve asker konseyi aracılığıyla yönetme girişimlerine karşı bir direniş örgütü olarak gördüğünü açıkça ifade ediyordu. En kısa sürede parlamentonun (Ulusal Meclis'in) toplanması için çalışmayı ilk hedeflerden biri olarak belirleyen yurttaş konseyi, daha ilk toplantısında, “kanun tanımaz Bolşeviklere karşı özel mülkiyetin mutlak bir şekilde korunması” çağrısında bulunmuştu.

Hemen her gün değişik meslek gruplarından katılımcıların protesto yürüyüşleri ve özellikle Zirkus Busch’ta gerçekleştirilen büyük toplantılar aracılığıyla yurttaş konseyleri, bir yandan geçici hükümetin aldığı devrimci kararları protesto ederken diğer yandan olası radikal adımlara karşı da uyarıda bulunuyorlardı. Zamanla sayıları ve çeşitleri artan bu protesto toplantılarına katılanlar arasında mülk sahipleri ve esnaflar da vardı. Öyle ki yeni hükümetin eğitim reformuna karşı 1 Ocak 1919’da Zirkus Busch’ta yapılan büyük bir toplantıdan sonra, altmış bine yakın kişinin katıldığı büyük bir yürüyüş gerçekleştirilecekti. Dönemin tarihi anlatılırken özellikle sokağın kullanılması ve toplantılar, afişler, yürüyüşler vs. anlamında kitle hareketleri bağlamında daha çok değişik versiyonlarıyla sola odaklanılsa ve özellikle yayınlanan görsel malzemelerin çoğu bunlarla ilgili olsa da aynı dönemde muhafazakar ve sağcı bir kitle hareketinin de giderek güçlendiğini ve sokağı kullandıklarını, bu sokak protestoları resimlerinin bir kesiminin aslında sağcı/muhafazakâr hareketlere ait olduğunu unutmamak gerekiyor. Nitekim işçi ve asker konseylerine karşı her gün bir yerde kurulan yurttaş konseyleri, 5 Ocak 1919’da Berlin Üniversitesi büyük toplantı salonunda yapılan bir toplantıyla İmparatorluk Yurttaş Konseyi (Reichsbürgerrat) adı altında muhafazakâr kitle hareketinin en geniş çatısını oluşturacaktı. Liberal lider Friedrich Naumann’ın açılış konuşmasını yaptığı ve Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg gibi devrimci solcuların “iktidara göz koymuş (kendini erk şehvetine kaptırmış) bir azınlık” (machtlüsterne Minderheit) olarak tasvir edildiği toplantıda, Berlinli Papaz Ludwig Wessel (1879-1922) başkan seçilmişti. Toplantıda yaptığı konuşmada ‘Almanlıktan uzak’ ve Almanlığın özüne yabancı çılgın bir Rus ideoloji olarak tanımladığı Bolşevizmi baş düşman ilan eden Wessel, ırkçı söylemiyle dikkat çeken bir isimdi.

Yurttaş kavramı üzerinden sınıfsal farkları ve çelişkileri örten veya inkâr eden bu konseylerin bir işlevi savaş sonrası yıkım ortamında toplumun yeniden toparlanması ve ayağa kalkması ise diğer işlevi de devrimci dalganın yarattığı sosyal ve ekonomik radikal dönüşüm tehdidini ortadan kaldırmaktı. Nitekim yeniden toparlanmaktan kastedilen, eski sınıf ilişkilerinin, yani siyasi ve sosyoekonomik hiyerarşinin devamı veya yeniden tahkim edilmesiydi. Yenilgiyi kabul etmek zorunda kalmış eski askeri ve sivil elitlerin sadece bir kısmı tarafından savunulabilen monarşinin savaş sonrasında bir anda ortadan kaldırılması ve cumhuriyetin ilanı gibi yenilikler orta ve büyük burjuvazi tarafından kabul edilebilirdi, ama eski düzenin kökten değişmesini öngören yeni düzen arayışlarının güçlenmesi onları da korkutuyordu.

Bu arayışın geniş bir yelpazede talepler sunduğu gerçeği, eski müesses nizamın özellikle askeri ve sivil elitleri tarafından çok iyi görülüyor ve bu nedenle daha radikal/devrimci sola karşı ılımlı/reformist solla işbirliği içinde kriz yönetilmeye çalışılıyordu. Bugünden bakıldığında, o sırada eski müesses nizamın asker ve sivil elitlerinin oldukça sistemli ve çok yönlü bir karşı-devrimci mücadele yürüttüğü görülüyor: 1) Anti-Bolşevizm söylemiyle özellikle muhafazakâr monarşist kitlelerin örgütlenmesi için yürütülen çalışmalar, yavaş ilerlese de sistemli bir şekilde devam ediyordu. 2) Diğer yandan, eski düzenli ordu aracılığıyla devrimci askeri birlikleri bastırmak, Berlin’in güvenlik kontrolünü ele geçirmek ve Ebert ekibini tek başına iktidara geçirmek için darbe girişimleri sonuçsuz kaldığı için ‘taze kan’ askeri birlikler olarak milis örgütlenmesine (Freikorps) dayanma kararı verilmiş ve bu konudaki hazırlıklar hızlandırılmıştı. 3) Ancak Bolşevik tehlikesini bertaraf etmek için güvendikleri en önemli aktör Ebert ekibi ve onun önderliğinde SPD-Çoğunluk kadrolarıydı. Giderek güçlenen radikal solu ortadan kaldırmak için her yola başvuran Ebert ekibi, sadece eski müesses nizamın askeri elitleriyle kurdukları işbirliğine değil, açık ara büyük üstünlüklerinin söz konusu olduğu kitlesel desteğe güveniyordu. Bu nedenle, bir yandan işçi-asker konseylerini/sovyetlerini geçici ve kısmi işleve/niteliğe mahkûm etmeye çalışırken, diğer yandan o konseyler/sovyetler içinde kontrolü de elden bırakmıyordu. Bu konudaki başarısında en önemli faktör, özellikle işçi sınıfı içinde on yıllara dayalı kurumlaşmış örgütlenme ve mücadelenin liderliğini yapan partinin merkezi gücü olmayı sürdürmesiydi ama bizzat bu sınıfın içinde hâlâ devrimci radikal politikalara karşı mesafeli ve hatta ürkek davranan büyük çoğunluğun korku ve kaygılarını iyi yönetebilmesi de en az o kadar önemliydi. Son olarak, bu konuda Bağımsız-SPD yönetiminin, özellikle parti başkanı Hugo Haase’nin orta yolcu tavrına da güvenebilirdi. Buna dayanarak konseyler/sovyetler aracılığıyla iktidarını pekiştirmesi ve radikal solu tasfiye etmesi için ilk önemli fırsat, o günlerde Almanya’nın değişik yerlerinden gönderilen işçi-asker konseyleri delegelerinin katılımıyla gerçekleştirilecek olan Konseyler Genel Kongresinde karşısına çıkacaktı.

Kaynak: Friedrich Wilhelm Putzger, Putzger Historischer Weltatlas, 103. Baskı, Berlin, 2001, s. 164. (Haritada Almanya İmparatorluğu topraklarında yerel hanedanlıkların devrildiği şehirler sarı renge boyanmış; İşçi ve Asker Konseylerinin kurulduğu yerler ise kırmızı noktayla gösterilmiştir.)

Devrim Sürecinde Radikalizm Yarışı: Konseyler Genel Kongresi (16-21 Aralık 1918)

SPD-Çoğunluk açısından radikal sola karşı kesin bir zafer için en önemli fırsat, 16-21 Aralık 1918 tarihlerinde Almanya’daki tüm konseylerin delegelerinin katılımıyla Prusya Parlamentosu binasında toplanan (Birinci) Almanya İşçi ve Asker Konseyleri Kongresi (Der Reichskongress der Arbeiter- und Soldatenräte) oldu.

10 Kasım 1918’de toplanmış olan Tüm Berlin (Büyükşehir) İşçi ve Asker Konseyleri Kongresi/Meclisinde (Vollversammlung der Berliner Arbeiter- und Soldatenräte), Almanya çapında kongrenin 16 Aralık 1918’de yapılmasına karar verilirken, diğer yandan, 10 Kasım’da seçilmiş devrimci soldan üyelerin etkili olduğu Yürütme Konseyinin (Vollzugsrat) de Almanya kongresine kadar yetkili en üst kurum olarak görevine devam etmesine karar verilmişti. Bu büyük kongrede verilecek önemli kararlardan biri de en üst kurulun süresi, yetkisi ve üye seçimleri olacaktı.

Demokratik bir ortamda kozların paylaşılacağı bu ilk büyük platformun, aynı zamanda barışçıl rekabetin son adımı olduğu o sırada henüz bilinmiyordu.

                                                                                   

Prusya Parlamentosu binasında toplanan (Birinci) Almanya İşçi ve Asker Konseyleri Kongresi (Der Reichskongress der Arbeiter- und Soldatenräte) (16-21 Aralık 1918) açılışında Bağımsız-SPD üyesi işçi önderlerinden Richard Müller (1880-1943) açılış konuşması yapıyor.

                                                                                   

(Birinci) Almanya İşçi ve Asker Konseyleri Kongresi (Der Reichskongress der Arbeiter- und Soldatenräte) (16-21 Aralık 1918) toplantı halinde.

 

21 Aralık 1918’e kadar sürecek olan ve tüm tarafların büyük umutlarla hazırlıklarını yaptığı bu önemli toplantı için rekabet, kongreye gönderilecek delegelerin belirlenmesi için yerelde verilen mücadele ile başlamıştı. Kadim kurumsal ağlarını ve yeni iktidar olmanın olanaklarını en iyi şekilde kullanan SPD-Çoğunluk, çok iyi bildiği siyasi taktikleri de kullanarak kongreye gelen 514 delegelerin yüzde altmışının (yaklaşık 300 kadarının) kendi taraftarları arasından seçilmesini sağlamıştı. 10 kadarı Spartakistlerden oluşmak üzere 100 kadar delege (yani delegelerin yaklaşık yüzde yirmisi) Bağımsız-SPD üyesi veya taraftarı idi ve bunlar da parti içinde yine sağdan sola geniş bir yelpaze oluşturuyordu. Diğerleri ise sol Liberal Demokrat Parti taraftarları, diğer liberal ve/ya demokrat gruplar veya delegeler ve değişik radikal grupların üyeleri veya bağımsız delegelerden oluşuyordu. SPD-Çoğunluk yönetiminin seçimlere hile karıştırdığı iddialarının doğruluk payı olsa da sonucu etkileyecek önemde bir şey değildi bu. Sonuçta, kongreye gönderilen delegeler arasında Spartakistlerin oranı yaklaşık yüze ikiydi sadece. Üstelik işçi geçmişleri olmadığı için herhangi bir yerel konseye üyelikleri olmayan liderleri Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg kongreye delege olarak katılamamışlardı. Kongrenin rengini gösterecek ilk ve belki en önemli oylamalardan biri Liebknecht ve Luxemburg’un (“devrime olağanüstü katkılarından dolayı”) fikirlerini paylaşmak üzere oy hakkı olmayan gözlemci olarak katılmaları konusunda yapıldı ve Spartakistler için hezimet anlamına gelecek bir şekilde bu öneri delegeler tarafından reddedildi.

SPD-Çoğunluk’un açık üstünlüğü sadece delege seçimlerindeki ve oylamalardaki olası ayak oyunlarına ve başarılı taktiklere dayanmıyordu; işçi sınıfının yaşamının her alanında açık ara önde oldukları biliniyordu. Kısmen muhafazakâr parti üyelerinin alışkanlıklarından kaynaklanan bu üstünlüklerinin, tam da bu nedenle kırılgan olduğunu bilen sol radikaller ise zamanın kendilerinden yana işlediğine inanıyordu. Ancak bunu gören deneyimli SPD-Çoğunluk yönetimi bu zamanı vermemek için elinden geleni yapıyor, bu büyük toplantıda kozların paylaşılması ve temel konularda nihai karar verilmesi için elinden geleni yapıyordu. Buna karşı, militan aktivizm sayesinde sokağın kontrolünü ele geçirme konusunda oldukça başarılı olan Spartakistler, kongre günü Bağımsız-SPD’nin solundaki diğer üye ve gruplarla birlikte parlamento önünde konseyler/sovyetler cumhuriyeti talebiyle düzenlenen ve yaklaşık 250.000 kişinin katıldığı mitingle gövde gösterisi yaptı. Hâlâ kitle desteği açısından SPD-Çoğunluk ile karşılaştırılamayacak kadar küçüktü, ama büyüme hızı ve özellikle militan protestocular arasındaki cazibesi nedeniyle büyük korku yayıyordu. Dışarıda bu devasa miting yapılırken, o sırada bina içinde kurucu meclis seçimlerinin tarihi tartışılmaktaydı. Bir grup gösterici binaya girerek dışarıdaki yüzbinler adına delegelerden, Ebert yönetimindeki Halk Temsilciler Konseyinin (Rat der Volksbeauftragte) yani hükümetin feshedilmesini, bütün iktidarın işçi ve asker konseylerine devrilmesini, Yürütme Konseyinin (Vollzugsrat) tek yasama ve yürütme erki olarak kabul edilmesini ve karşı-devrimci güçleri silahsızlandırarak işçileri silahlandırma yoluyla devrimin Kızıl Muhafız Birliklerini kurmak üzere bir Merkezi Konseyin (Zentralrat) oluşturulmasını talep etti. Bu militan aktivizmin delegeler üzerinde ne kadar etkili olduğu, sonraki tartışmalarda açığa çıktı: Ebert’in temsili parlamentarizmi savunduğu konuşmasında Yürüme Konseyini sert bir şekilde eleştirmesine tepki olarak, toplantıyı yöneten en popüler işçi liderlerinden Bağımsız-SPD üyesi Richard Müller (1880-1943), Yürütme Konseyini savundu ve 6 Aralık 1918 katliamından sorumlu olanlarla işbirliği yapan Ebert başta olmak üzere Halk Temsilcileri Konseyi üyelerini karşı-devrimcilikle suçladı. Ardından söz alan Bağımsız-SPD üyesi devrimci sol delegelerden Ernst Däuming (1866-1922) de konseylerin devrimin tamamına erdirilmesi için kaçınılmaz olduğunu ve kurucu meclis seçiminde sosyalistlerin yeterince başarılı olmaması ihtimalinden dolayı yeni anayasanın da geniş katılımla yapılacak bir konseyler kongresi tarafından hazırlanıp onaylanmasını savunan bir konuşma yaptı. Bağımsız-SPD üyesi solcu üyelerin çoğunluğu konsey/sovyet rejimini savunuyor, ama Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmek ve daha sonra korumak için kullandıkları şiddete karşı çıkıyor ve anti-demokratik yöntemlerini eleştiriyorlardı. Spartakistler başta olmak üzere, partinin solundaki bazı üyeler Bolşevizm’e sahip çıksalar da yakından takip edilen Rusya’daki devrim süreciyle ilgili (Rosa Luxemburg tarafından dile getirilen temkinli ve yapıcı olanlar da dahil olmak üzere) kaygılar ve eleştiriler bazı devrimci solcular arasında da mevcuttu. Genelde konsey üyelerinin kongreye gönderdikleri delegeler arasında yaygın olan konsey/sovyet rejimine karşı tavır da SPD-Çoğunluk yönetiminin açıkça katıldığı anti-Bolşevik kampanyadan etkileniyordu. Bolşevikler adına kongreye gözlemci olarak katılan Karl Radek (1885-1939) ve yaptığı konuşmaya özellikle yer ayıran Almanya basını, anti-Bolşevik kampanyada önemli rol oynuyordu. Kongrede konuşma yapan Yürütme Konseyi üyesi SPD-Çoğunluk üyesi Max Cohen, konsey üyeleri arasında ve genelde sol kamuoyunda hâkim olan bu olumsuz tavrı çok iyi sergiliyordu: Uyguladıkları şiddet/terör ve anti-demokratik yöntemlerle Bolşevikler, sonuçta sosyalizmi itibarsızlaştırmaktan başka bir şey yapmadılar… Böyle bir ortamda Däuming’in kongreye sunduğu, yeni anayasada konsey yönetimlerin temel alınması yönündeki önergesi, yapılan oylamada sadece 98 lehte oya karşı 344 oyla reddedildi. Konseyler/sovyetler tarafından gönderilen delegeler, konsey/sovyet rejiminin kurulması bir yana, sovyetlerin yeni rejimin temel yapısı olarak anayasada yer alması önerisini bile reddetmişlerdi! Kongredeki güç dağılımını açıkça gösteren bu oylama, konsey üyelerinin bile mevcut konseyler yönetimini, parlamenter temsili demokrasiye geçiş sürecinde geçici/arızi bir çözüm olarak gördüklerini gösteriyordu.

Daha sonra SPD-Çoğunluk tarafından verilen bir başka önerge daha sorunsuz bir şekilde onaylandı: Kurucu meclis toplanana kadar (Ebert yönetimindeki) Halk Temsilcileri Konseyi tüm yetkiyi elinde bulunduracak ve onu kontrol eden Yürütme Konseyi (Vollzugsrat) yerine Merkezi Konsey (Zentralrat) kurulacaktı. Solun, mevcut hükümeti denetlemek için geniş katılımlı bir üst-kurul oluşturulması yönündeki çabası ise bizzat Bağımsız-SPD lideri Haase’nin muhalefeti nedeniyle başarısız oldu: Merkezi Konseyin özel kanun çıkarma ve hükümetin kararlarını veto etme yetkisine sahip olması için verdiği mücadeleye karşın, Ebert yönetiminin istediği üzere, Merkezi Konseyin sadece danışma kurulu görevi görecek bir işleve sahip olması ve anlaşmazlık durumunda son sözün Halk Temsilcileri Konseyinde olması yönünde Haase tarafından verilen önerge - kendi partisinin çoğu üyesi de karşı oy verse de- SPD-Çoğunluk üyelerinin ezici çoğunluğu nedeniyle, 11’e karşı 290 oyla kabul edildi. Böylece SPD-Çoğunluk tarafından istenen önemli bir adım atılmış oluyor ve seçimlere kadar geçici hükümetin olağanüstü yetkiyle, gerçek denetim olmadan göreve devam etmesi sağlanıyordu.

Kolayca elde edilen bu başarılardan cesaret alan SPD-Çoğunluk yönetimi, bunun üzerine kongredeki en önemli adımı attı: SPD-Çoğunluk’un sağ kanat üyelerinden Max Cohen, kurucu meclis (parlamento) seçimlerinin 19 Ocak 1919’a alınması yönünde önerge verdi ve sadece 50 aleyhte oya karşı 400 oyla kabul edildi. Oysa daha önce Halk Temsilcileri Hükümeti tarafından açıklanan karara göre, seçimlerin 16 Şubat’ta yapılması öngörülüyordu. Sol sosyal demokratlar yeni rejimin parlamenter burjuva demokrasisi olması yönündeki kongre kararını engelleyemedikleri gibi, özellikle Bağımsız-SPD liderlerinin süreci uzatarak sosyalistlerin daha da güçlenmesi için zaman kazanma çabası da sonuçsuz kalmıştı. Böylece hükümet, her gün güçlenen radikal solun en fazla ihtiyaç duyduğu şey olan zamanı ellerinden almış oluyordu. Bunun yarattığı hayal kırıklığıyla Bağımsız-SPD üyesi olan ve olmayan tüm solcu delegeler, kongrede yapılan Merkezi Konsey seçimlerini boykot etti, ama bu SPD-Çoğunluk yönetimin daha çok işine geldi, çünkü 27 konsey üyesinin hepsi SPD-Çoğunluk üyesi işçilerden veya onları destekleyen askerlerden oluştu.

İlk anda sosyal demokratların sağ ve sol kanatları arasında yaşanan bir mücadeleye sahne olduğu düşünülen kongrede çok daha karmaşık bir süreç yaşandı. En sağda Ebert ekibinin savunduğu parlamenter burjuva demokrasinin ve en solda proletarya diktatörlüğünü savunan Leninist gruplar arasında çok geniş bir yelpaze vardı. Bağımsız-SPD lideri Haase’nin başını çektiği sosyalizm ile demokrasinin sentezini savunanların orta yolcu politikası bu yelpazenin ortasında yer alırken aslında her iki grubun içinde de sosyalizmden, parlamenterizmden ve hatta proletarya diktatörlüğünden ne anlaşıldığı kişiden kişiye değişebiliyordu.

Kongrede solun iki önerisinin büyük bir çoğunlukla kabul edilmesi

Oldukça köklü bir konuyla ilgili olan birincisi, devrimin ilk gününden beri SPD-Çoğunluk’un da gündeminde bulunan, ama sürekli ertelenen ekonomide kamulaştırma konusunda hükümeti adım atmaya çağıran önerge, madencilik başta olmak üzere bu konuda en uygun (olgunlaşmış) endüstrilerde acilen kamulaştırmaya gidilmesini kapsıyordu. Bağımsız-SPD liderlerinden Emil Barth tarafından yapılan etkili konuşmanın ardından, kamulaştırma yönünde hükümeti görevlendirme kararı kongrede büyük destek gördü. SPD-Çoğunluk liderlerinin devrim sonrası süreçte kurulan kamulaştırma komisyonu çalışmalarını sürekli engellemesi ve süreci uzatmasının sosyal demokrat işçiler arasında yarattığı hayal kırıklığı önemli rol oynamıştı.

‘Hamburg Maddeleri’ olarak bilinen, daha hassas bir konudaki kongre kararı ise müesses nizamın askeri elitleri için büyük bir darbe anlamına geliyordu: Emil Eichhorn öncülüğünde devrimci asker konseyleri üyeleri tarafından verilen önerge, imparatorluk ordusunun kaldırılarak yerine halk ordusu kurulmasını, tüm rütbe ve nişanların kaldırılmasını, ortak yargı yetkisine sahip bir Yüksek Askeri Konsey kurulmasını, üniformasız silah taşımanın yasaklanmasını ve en önemlisi komutanların askerler tarafından seçilmesini kapsıyordu. Ayrıca, genel askeri komuta yetkisinin, Yürütme Konseyi veya Merkez Konseyinin kontrolündeki Halk Temsilcileri Konseyine devredilmesi öngörülüyordu. SPD-Çoğunluk yönetiminin önergenin oylanmasını engelleme veya erteleme çabasına karşı sert tepki gösteren devrimci askerlerin çabasıyla önerge çok büyük bir çoğunlukla kabul edildi. Aslında Ebert, ilk gün yaptığı konuşmada ordu reformu konusunda istediği havayı yaratmıştı ancak ertesi gün yani 17 Kasım’da devrimci asker konseyleri üyelerinin kongreyi basarak radikal askeri reformlar talep etmesi üzerine salonda sert tartışmalar doğuran çok gergin bir ortam oluşmuştu. Bunu bertaraf etmek için Bağımsız-SPD lideri Haase tarafından gündeme getirilen, konunun ertesi güne ertelenmesi önerisi kabul görmüş ve bu arada kurulan komisyonda konu detaylı olarak ele alınmıştı. Ebert’in tüm çabasına rağmen komisyonda solcu üyelerin baskısıyla, daha önce Hamburg Asker Konseyi tarafından (bir darbe girişimi sonrası 9 Aralık 1918’de kararlaştırılan) yedi maddelik devrimci programın tüm Almanya’da geçerli olması için kongrenin onayına sunulmasına karar verilmişti. 18 Kasım günü yapılan oylamada kabul edilen önerge, aslında komisyon kararından dolayı çok büyük destek görmüştü.

Ancak bu iki önemli konuda konseyler kongresi, sonuçta hükümeti görevlendirme veya göreve çağırma kararı almıştı sadece. Gerekli düzenlemeler ve uygulama hükümetin yetkisindeydi ve eski müesses nizamın asker ve elitleriyle işbirliği içinde hareket eden Ebert hükümetinin bu konuda istekli olması beklenemezdi. Ekonomide kamulaştırma konusunda eski müesses nizamın sivil elitlerinin, askerî düzenlemeler konusunda ise müesses nizamın askeri elitlerinin bu uygulamalara izin vermesi mümkün değildi.

Nitekim Hamburg Maddeleri’nin kongrede kabul edildiğini öğrenir öğrenmez Genelkurmay Başkanı Paul von Hindenburg, 19 Aralık günü ordudaki subaylara bu kararın dikkate alınmamasını gizli bir telgrafla bildirmiş ve daha önemlisi Savaş Bakanı ve Deniz Kuvvetleri üst kademesi ile görüşmelerini sürdüren resmi heyet de istifa tehdidinde bulunmuştu. Gizli görüşmeleri sırasında Groener’in sert itirazı üzerine Ebert, orduyu temsilen Groener’i durumu görüşmek üzere Berlin’e davet etmişti. Bunu fırsat bilen eski müesses nizamın askeri elitleri Binbaşı Kurt von Schleicher ve Groener başkanlığında bir heyeti hükümetle görüşmek üzere şatafatlı askeri kıyafetleri içinde 20 Aralık’ta Berlin’e gönderdi. Yaşanmış uzun savaş nedeniyle anti-militarizmin dorukta olduğu bu devrim günlerinde bu adım, ordu için önemli bir fırsattı. Artık sadece gizli görüşmeler ve anlaşmalar aracılığıyla Ebert yönetimi üzerinden sürece müdahale etmiyor, sürecin dolaysız önemli aktörleri olduklarını açıktan ve gösterişli bir şekilde sergiliyorlardı. Bir yandan devrimi bastırmaya yönelik düzenli ve düzensiz (paramiliter) askeri birlikler oluşturmak için devrim karşıtı ve hatta monarşi yanlısı muhafazakârlar arasında hummalı bir şekilde çalışırken, bir yandan da hükümetle açıktan resmi görüşmeler yapma fırsatını kullanarak önemli meşru aktör olarak ordunun imajını yeniden düzeltmiş oluyorlardı. Ancak imaj konusunda başarılı olsalar da Hamburg Maddeleri’ni iptal ettirme planlarını bozan, hükümet içindeki Bağımsız-SPD üyeleri oldu. Özellikle toplantı için gelen Schleicher ve Groener’in hemen tutuklanmasını öneren Barth’ın sert tavrı nedeniyle işler ordu için ters gitmeye başladı. Ancak Barth’ın askerin güç gösterisini geri püskürten ve bu nedenle ortamı geren tavrına karşı Ebert’in zekice ortamı yumuşatma çabaları sonucunda (Barth’ın protestolarına rağmen) hükümet ile ordu yönetimi arasında sinsice düşünülmüş bir ara çözümde karar kılındı: Hamburg Maddeleri sadece ‘cephe gerisinde/yurt içinde konuşlu birlikler’ (Heimatarmee) için geçerli olacak, ‘cephe birlikleri’ veya ‘muharip birlikler’ (Feldheer) bu uygulamanın dışında tutulacaktı. Hamburg Maddeleri’ni kesinlikle uygulatmama amacıyla Berlin’e gelen, ama amacına ulaşamayacağını anlayan Groener, istemeden den olsa Ebert’in bu önerisini kabul etti. Bunun asıl nedeni, ordunun hangi birliklerinin Heimatarmee, hangilerinin Feldheer olduğuna yine kendilerinin karar vereceğiydi ki ordu komutanlığı istediklerini Feldheer ilan ederek bu kararın getirdiği sınırlamaları aşabilecekti. Ayrıca hükümetin inisiyatifinde olan bu kararın uygulaması istenildiği kadar geciktirilebilecek veya karar sulandırılabilecekti. Ocak ayı ortasına kadar herhangi bir adım atılmadığı gibi, Prusya’da Savunma Bakanlığı tarafından (Ulusal Meclisin açıldığı) 19 Ocak 1919 tarihinde başlatılan askeri düzenlemeler, kongre kararlarında Hamburg Maddelerinin dikkate alınmadığını gösteriyordu. Nitekim 6 Mart 1919 tarihli bir kanunla alınan geçici bir ‘imparatorluk ordusu’ (Reichswehr) kurulması kararı, kongrenin en radikal kararının akıbetini gösterecekti.

Aslında SPD-Çoğunluk tabanına açıklaması zor olan bu uzlaşmaya, Barth sert bir şekilde karşı çıkmış ve kendi partisinden hükümet üyesi Dittmann ile birlikte, sağcı Ebert yönetiminin kongre kararına ve devrime ihanet ettiği propagandası yapmaya başlamıştı. Ancak Haase’nin desteği olmadan Bart, (bazı konularda Dittmann’ın desteğini alsa bile) hükümette azınlıkta kaldığı gibi, zaten Ebert yönetimin giderek kendilerinin onayına ihtiyaç duymadan ve hatta kendilerini kararlardan haberdar etmeden ülkeyi yönetmeye başladıklarını da bir hafta sonra, ordunun Ebert’in emriyle çoğu Bağımsız-SPD taraftarı olan devrimci askerlerin direnişini kanlı bir şekilde bastırdıkları Noel Katliamı sürecinde görecekti.

                                                                                       

Almanya İşçi ve Asker Konseyleri Kongresi'nin (Der Reichskongress der Arbeiter- und Soldatenräte) (16-21 Aralık 1918) ilk gününde kongrenin yapıldığı Prusya Parlamentosu önünde düzenlenen mitingde
Karl Liebknecht konuşma yaparken.

 

16-21 Aralık 1918 tarihleri arasında düzenlenen ve Almanya Devrimi tarihinde belirleyici olan, Almanya çapında bu ilk konseyler/sovyetler kongresinde, aslında sonuç olarak oldukça demokratik bir ortamda gerçekleşen rekabeti SPD-Çoğunluk büyük bir zaferle kazanmıştı. Konuyla yeni bir kitabın yazarı Bernd Langer’in ifadesiyle “bariz/spekülatif bir yenilgi” anlamına gelen bu durum (Deutschland 198/19. Die Flamme der Revolution, Münster, 2018), diğer yandan tuhaf bir çelişkiye işaret ediyordu: Katılımcı demokratik konseyler cumhuriyeti yerine temsili demokrasi yönünde ve hatta konseylerin gücünü artırmak yerine azaltmak yönünde çok radikal bir karar, bizzat konseylerin delegeleri tarafından verilmişti. Bağımsız-SPD’nin sol kanat liderlerinden Ernst Däuming tarafından “siyasi intihar” olarak yorumlanan bu sonuç, konuyla ilgili popüler çalışmalardan birinin yazarı olan Volker Ullrich’in belirttiği üzere, savaş yorgunu halk ve Kasım ayında yerden mantar biter gibi bir anda ortaya çıkıp yayılan Yurttaş Konseyleri gibi, radikallerin çatışmacı maksimalist söyleminden ürken sosyal demokrat işçi ve askerlerinin çoğu üyesi de acilen istikrar, düzen ve asayişin kurulmasını radikal devrimci dönüşümlere tercih ediyordu… (Die Revolution von 1918/19, München 2009)

Bu arada eski devlet kurumları neredeyse aynı kadroyla ve bildikleri yöntemle çalışmaya devam ediyor ve ordu içinde de subaylar büyük oranda konumlarını koruyorlardı. Onlar gibi düzen ve disiplin isteyen çoğu sokak göstericisinden önemli farkları, çoğunun monarşi yanlısı ve devrim karşıtı olmasıydı. Ancak halen sokağa hâkim olan devrimci dalgadan dolayı, bu aktörler şimdilik beklemedeydiler…

Almanya İşçi ve Asker Konseyleri Genel Kongresi'nin ikincisinin Nisan ayında yapılması kararlaştırılmıştı ve gerçekten ikinci kongre 8-14 Nisan 1919 tarihlerinde Berlin’de gerçekleştirildi. Ancak yasama ve denetleme görevini üstlenmesi için birinci kongrede kurulan Merkezi Konseyi, bu arada 19 Ocak 1919 seçimlerinde seçilen milletvekillerinin katılımıyla 6 Şubat 1919 tarihinde Weimar’da ilk toplantısını yapan anayasa-yapıcı (verfassunggebende) kurucu parlamentonun (Ulusal Meclisin) açılmasından sonra fiilen ortadan kalkacaktı: Almanya’da konseyler (sovyetler) rejimine, bizzat asker-işçi konseylerinin (sovyetlerin) gönderdikleri delegeler tarafından kısa bir ömür biçilmişti. Ebert önderliğindeki sağ sosyal-demokratlar, bir yandan konseyleri kontrolleri altına alırken, diğer yandan yeni kurulacak meclise kadar yaşayacak geçici kurumlar olarak kendilerini tasfiye etmeleri kararı aldırmıştı!

Savaşın hemen ardından, Bülent Tanör’ün “Türkiye'de Yerel Kongre İktidarları” adını verdiği 1918-1920 arası dönemde Osmanlı topraklarında da benzer bir şey yaşanacaktı: Genellikle eski İttihatçıların öncülüğünde oluşan farklı yapılanmaların ve toplanan kongrelerin, bir şekilde Mustafa Kemal önderliğindeki İttihatçı klik tarafından kontrol altına alınması ve nihayet 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi tarafından gönüllü tasfiyesi buna bir örnektir.

Tüm tutanakları (sonuncusu 2018’de olmak üzere) birkaç kez yayınlanmış olan (Allgemeiner Kongreß der Arbeiter- und Soldatenräte Deutschlands: vom 16. bis 21. Dezember 1918 im Abgeordnetenhause zu Berlin; stenographische Berichte) Berlin’de 16-21 Aralık 1919 tarihleri arasında toplanan Konseyler Genel Kongresi, Berlin’deki İmparatorluk meclisi ile Birinci Dünya Savaşı sonrası Weimer’da toplanan cumhuriyet meclisi arasında yetkili kılınmış bir ‘geçiş dönemi meclisi’ niteliğine sahipti ve aynı anda hem eskiyi hem de yeniyi içinde taşıyordu. Birinci Dünya Savaşı sonrasında İstanbul’daki Osmanlı meclisinin kapatılması sonrasında Ankara’da açılan meclis de o sırada Anadolu’da yerel ve bölgesel düzeyde yönetim yetkisini üstlenen kongreleri içine alarak merkezileştirmişti, ama 1923 seçimlerine kadar Ankara’daki Büyük Millet Meclisinin kendisi de hem eskiyi hem de yeniyi içinde taşıyan bir ‘geçiş dönemi meclisi’ niteliğindeydi. Nitekim Sivas Kongresi’nde başlayan bu süreç, Ankara’daki meclisle sonuçlanmamış, 1920 yılında kabul edilen ‘anayasa’ bile ancak dört yıl yürürlükte kalmıştı. Almanya’da ise süreç çok hızlı ilerlemiş, radikal devrimci güçlerin karşılaştırılmaz gücüne rağmen, büyük oranda gücünü koruyan eski müesses nizamın askeri ve sivilleriyle kurulan ittifak sonucunda dört ay gibi kısa bir sürede kalıcı anayasa yapacak bir meclis toplanmış ve ‘Weimar Cumhuriyeti’ olarak bilinen, on üç yıl yaşayacak bir rejim kurulmuştu. Ülkede yaşanan iç savaş ve büyük güçlerin dayatmaları nedeniyle kurulması ve tahkimi dört yıl süren ‘Ankara Cumhuriyeti’ ise daha kalıcı bir rejim olmuştur. Devamlılık-kopuş bağlamında sembolik çok önemli bir gösterge de her iki ülkede de yeni düzenin inşası için eski başkentin uzağında bir şehrin tercih edilmesidir. Her iki durumda da asıl neden, ülke içi iktidar mücadelesinden ve zorlu rakiplerden uzakta yeni süreci başlatma arzusu gibi görünmektedir: Osmanlı sonrası bölgede yaşanan süreçte (eski müesses nizamın/devletin egemenliğinden çıktığı/çıkacağı bariz olan topraklardan geri kalan, sınırları muğlak bir coğrafyada) yeni merkez olarak seçilen Ankara, sonuçta kalıcı başkent olarak kalacaktır. Böylece bu topraklarda, ekonomi-politik anlamda olmasa da yönetici elitler arasındaki iktidar mücadelesi anlamında daha radikal bir kopuş söz konusu olacaktır. 9 Ekim 1918’de Berlin’de teatral bir şekilde iki Cumhuriyet’in ilan edilmesinden ve SPD geleneğinden gelen siyasetçilerin önderliğinde geçici hükümetin (devrim hükümetinin) kurulmasından sadece iki ay sonra, Aralık ayının ortasında Berlin’de toplanan geçici meclis niteliğindeki Konseyler Genel Kurulu, aslen yeni yönetici adaylarının hakimiyetinde toplanmıştı ve radikal solun taleplerine ve sokaktaki gücüne bakılırsa daha radikal bir kopuş yaşanacağı beklentisi yaratıyordu. Ancak siyasi arenanın en güçlü aktörleri olan Ebert önderliğindeki SPD-Çoğunluk kadroları, ekonomi-politik devamlılığın asıl aktörleri olan hâkim sınıfların temsilcileri olan askeri ve sivil elitlerle kurdukları ittifak aracılığıyla kopuştan çok devamlılığın garantörü rolünü oynamışlardı.

Osmanlı sonrasında kurulacak yeni (ulus) devletlerden biri olan Türkiye Cumhuriyeti yeni merkez olarak seçilen Ankara’yı sonuçta başkent olarak seçerken, Almanya örneğinde ise Weimer’da toplanan meclis tarafından yeni anayasanın kabulü aracılığıyla ‘istikrar’ sağlandıktan sonra, meclis başkent Berlin’e taşınmıştır. Her ne kadar yeni kurulan cumhuriyete bu nedenle tarih yazımında Weimer Cumhuriyeti ismi verilse de aslen İmparatorluk ve Cumhuriyet arasındaki geçişte Berlin’in başkentliği/ merkeziliği hep devam etmiştir ki bu aynı zamanda Almanya örneğinde asıl devamlılığın geçerli olduğunun da göstergesi olarak kabul edilebilir. Osmanlı-Türkiye için de büyük oranda geçerli olan bu devamlılık, Almanya’da baskın olacağını 1918 Aralık ayı ortasında yapılan konseyler Genel Kongresi sırasında açık şekilde ortaya koymuştur. Osmanlı-Türkiye örneğinde ise geçiş sürecinde asla söz konusu olmayan ekonomi-politik dönüşümü kapsayan gerçek ve radikal bir kopuş anlamına gelecek konseyler/sovyetler rejiminin savunuculuğu, Almanya’da İşçi ve Asker Konseyleri Genel Kurulunun toplandığı günlerde özellikle sokağa hâkim durumdaydı. Bir sonraki bölümde görüleceği üzere, legal demokratik yöntemler ve çoğunluk aracılığıyla ulaşılamayan sovyetler rejiminin inşası için giderek daha fazla dar ve öncü kadro hareketine ve askerî yöntemlere başvuran devrimci solun, belki SPD-Çoğunluk karşısında bir şansı olabilirdi, ama bunu bilen SPD-Çoğunluk elitlerinin buna karşı en çok eski nizamın askeri elitlerine güvendikleri, Aralık ayının son haftasında yaşanan meşhur Noel Çatışmaları sırasında iyice ortaya çıkacaktı. Devrimcilerin zaferiyle sonuçlanan bu olayın ardından, Aralık ayının sonunda Bağımsız-SPD üyelerinin hükümetten çekilmeleri ve Spartakistlerin de Bağımsız-SPD’den ayrılarak Almanya Komünist partisini kurmak üzere kongre toplamaları ise, devrim sürecinde sondan bir önceki aşamanın önemli olayları olarak gelecek yazıda ele alınacak…


Yazı dizisinin önceki bölümleri için bkz.:

Yüzüncü yılında Almanya Devrimi (1918-19) – I

Yüzüncü yılında Almanya devrimi (1918-19) – II

Yüzüncü yılında Almanya Devrimi (1918-19) – III

Yüzüncü yılında Almanya Devrimi (1918-19) – IV

Yüzüncü yılında Almanya Devrimi (1918-19) – V

Yüzüncü yılında Almanya Devrimi (1918-19) – VI

Yüzüncü yılında Almanya Devrimi (1918-19) – VII

*2005 yılından bugüne İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmakta olan Prof. Dr. Bülent Bilmez, doktorasını 1998 yılında Berlin Humboldt Üniversitesi Modern Önasya Araştırmaları Bölümünde tamamlamıştır. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden önce Bilmez, Almanya’da Berlin Freie Universitaet’te, Arnavutluk’ta Elbasan Alexander Xhuvani Üniversitesi’nde ve Türkiye’de İstanbul Yeditepe Üniversitesi’nde çalışmıştır. 2018-19 Güz Döneminde Frankfurt (Oder) Europa-Universität Viadrina’da Aziz Nesin Misafir Profesörü olarak ders veren Bilmez, halihazırda Berlin Humboldt Üniversitesi Tarih bölümünde misafir öğretim görevlisi olarak ders vermektedir.